FilmArası Dergisi

Coğrafya Kaderdir

İkinci Dünya Savaşı sonrasının Polonya’sında hakim olan umutsuz ve karamsar ortamı çatışmalı bir aşk hikâyesi ile beyazperdeye aktaran Pawel Pawlikowski’nin son filmi “Soğuk Savaş” (Cold War), halk dansları ekibi kurmak için köyleri dolaşan Wiktor ve dans topluluğunun üyesi Zula arasında geçiyor. Komünist hükümet dans topluluğunu, Moskova’nın da beğenisini kazanacak hale büründürüp Demirperde ülkelerini kapsayacak bir turneye çıkartır. Dönemin siyasi ikliminden hoşnut olmayan Wiktor, Zula ile birlikte Paris’e kaçmak istese de Zula topluluk ile kalır ve Wiktor Paris’e tek başına gider. Filmin zıtlıklarla dolu ana karakterleri esasen Polonya’nin kendisinin bir yansıması. Alman işgalinin hemen ardından Sovyetler Birliği’nin etkisine giren ve kendi öz kültürlerini ağır ideolojik baskılardan korumaya çalışan bir halkın uzun süre döngüler içerisine hapsolan çabaları gibi Wiktor ve Zula da hayat boyu sürecek sevgilerini bu döngüden kurtaramıyor.

Zula, dans topluluğuna katılmadan önceki çalkantılı hayatının, otorite kabul etmeyen kişiliği ile birleştiğinde her an sanatının önüne geçtiğini gördükçe sürekli bir savunma halini teyakkuzda tutuyor. Haliyle, kendi kuralları ile hareket etme konusunda tavizkar olmayan Wiktor’un kendi içindeki kararlı duruşu ile yan yana geldiğinde, filme adını veren durum ortaya çıkmış oluyor; soğuk savaş. Fakat bu savaş, aslında aralarındaki aşkı diri tutan zıt kutuplar tadında. Bulundukları farklı ülkelerde hayatlarına kısmen başka insanlar girip çıkmış olsa da coğrafyadan ari bir şekilde bir araya gelebilme başarısını gösterebiliyorlar. Doğu Bloku ile kapitalist dünya arasında gidip gelen bu çalkantılı yolculuğun eve dönüşten önceki son noktası olan Paris’te iki karakterin çatışmaları doruk noktasına ulaşıyor. Zamanın, mekanın hatta müziğin tınısının dahi değiştiği bir akış içerisinde değişmeyen tek şey, Wiktor ile Zula’nın aşkları. Nihai noktada maddi alemden vazgeçerek, sevdalarını sonsuzlukla birleştirmek adına hikâyenin başladığı noktada, yıkık bir köy kilisesinde diğer tüm insanların ötesine uzanan yolculukları başlıyor.

Yirmi yılı aşkın sanat hayatında oldukça kısıtlı sayıda sinema filmine imza atan Pawlikowski’nin sinematografik dili hikâye ile neredeyse tamamen örtüşmüş. Soğuk Savaş’ın bitiş noktasında başlayan Ida filminde olduğu gibi siyah beyazın dokunaklı dili mevcut. Hüznün ve kayıp öznelerin fazlaca hissedildiği kadrajlarda hiç de tekin olmayan belirsizlikler sadece dans esnasında geçici bir mutlulukla örülüyor. Coğrafyanın kasveti ve psikolojik arayışlar, sınır ötesinde dahi yakalara yapışan bir karabasan olarak mevcudiyetini sürdürürken dış dünya ile sınırlı ilişkileri olan Polonya’nın kendi içine gömülü ağır tahribatını sindire sindire yansıtıyor film. Notalara konumlanan hüznün ağıtları “iki kalp dört göz, gece gündüz ağlıyordu” mısraları ile her an dillendiriliyor.

Çok yönlü senaryosu, gösterişten uzak lakin etki gücü bir o kadar yüksek kurgu dili ve Pawlikowski’nin yetenekli ellerinde başarı ile koordine edilen oyuncu kadrosu ile Polonya sinemasının güçlü çıkışlarından biri olan Soğuk Savaş, Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’ne sahip olmuştu. Belirli bir dönemi, günümüzün koşullarını bir kenara koyarak kendi koşulları içerisinde ele alıp tarihten kısa ama vurucu bir kesit aktarabilme becerisi ise izleyici adına en kıymetli ödül.

Avatar

Ahmet Deydin

1986 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden 2008 yılında mezun oldu. Öğrencilik yıllarından itibaren çeşitli film atölyeleri ve akademi çalışmalarına katıldı. Çeşitli kurumsal firmalarda sürdürdüğü profesyonel iş yaşantısı ile birlikte 2012 yılından bu yana Film Arası Dergisi’nde film kritikleri ve çeşitli sinemasal araştırmalar yazmaktadır. Aralık 2013 döneminden itibaren derginin Yayın Kurulu Üyesi’dir. İngilizce bilmektedir.

Yorum Yap

Temmuz 2017