Tanrı’nın Eli: Geçmişe Yazılan Bir Mektup

Alfanso Cuaron’un Netflix yapımcılığında çektiği Roma filmi bir değişimin dönüşümün başlangıcı oldu. Sonrasında Martin Scorsese’nin The Irishman’i geldi. Netflix standart film ve dizi üretimlerinin yanı sıra film festivallerinde kendini gösterecek, derinliği olan, sanatsal anlamda iddialı filmlerin yapımcılığında da kendini gösterdi. Paolo Sorrentino’nun Tanrı’nın Eli (The Hand Of God) filmi de onlardan biri olarak geçtiğimiz günlerde Netflix’te yayınlandı. Sorrentino’nun kendi hayat hikayesinden bir kesiti anlattığı film 1980’lerin Napolisi’nde geçiyor. Futbol, Maradona,Napoli sokakları ve genç Fabietto filmin ana bileşenlerini oluşturuyor.

Sorrentino Napoli sokaklarında Maradona’nın Napoli’ye transfer olma süreci etrafından genç Fabietto’nun acılarla yoğrularak büyümesini anlatıyor. Her bir sahnesiyle sinemasal anlamda imzasını atan Sorrentino derinden yakıcı bir hikayeyi sakin, temposu yavaş olarak anlatmayı tercih ediyor. Gençlik, Muhteşem Güzellik filmlerinde ele aldığı kavramı en derine doğru sorgulamasını sert bir üslupla yaptığını biliyoruz. Aynı şekilde The Young Pope dizisinde Roma’yı, papalığı ve Tanrı inancını en sert ve absürt noktalarıyla ele aldı. Onun sinemasından derine inmek bir manada ‘acıyan yerini en acı bir şekilde kazımak’ olarak ifade edilebilir. Burada kazımak metafor anlamda kendini gösterir. Çünkü o sahnelerinin büyüleyiciliğini diyaloglarla sert hale getirir. Tanrı’nın Eli’nde ise genç Fabietto’nun büyüme hikayesinde, Sorrentino yaşanacak acılar karşısında Fabietto’ya yaşının gençliğini düşünerek insaflı davranıyor. Hayatın onu yorduğu, yorduğu noktalara ekstra dokunuşlar yapmıyor. 

Nedir Fabietto’yu büyüten diye sorarsanız, herkesi büyüten sevdiklerini kaybetmektir. Ama o acı büyüme kısmına gelmeden önce Sorrentino’nun bizi sevgi dolu ve mutlu bir aileye alıştırdığı filmin ilk 1 saatine bakalım. Fabietto ailesinin en küçüğüdür. Annesi ve babasının göz bebeğidir. Annesi ve babası birbirlerine aşıktır. Gülerler, eğlenirler ve geniş aileyle Maradona’nın Napoli’ye transfer olmasını beklerler. Annesi Maria şakacıdır. Eğlencelidir. Babası Saverio’da aynı şekildedir. Komşuluk devam eder, geniş aile olarak görüşülür, yemekler yenir. Her şey güzel ve Maradona’nın gelmesi ihtimali yaşama sebebidir. Hayallerdeki aileye sahip gibidir Fabietto. Ta ki o kırılma anın ilk tık sesi gelene kadar. Anne ve babası arasındaki başka bir kadının varlığını bir gece öğrenir. Herkesin bildiği ama onun bilmediği ilk sırdır. Yavaş yavaş Fabietto’nun hayata bakışı değişmeye başlar. Bir sırrın ortaya çıktığı gece Maradona’nın Napoli’ye transfer olduğu haberi gelir. Hayat şovunu yapar. 

“Yalnızlık çölüne kalbinde taşıdığı büyük bir yasla girer”

Maradona’nın merkezde yer aldığı bir hikayenin izindeyiz sanırken birden oklar Fabietto’yu gösterir. Sevgili anne ve babasının ölümüyle yeni bir dünyaya merhaba der. Geniş aile dağılır, çekirdek ailesinden abisi ve ablası kalır. Ama herkes yasıyla tek başınadır. Bu mücadele de yalnızdır. Yalnızlık çölüne kalbinde taşıdığı büyük bir yasla girer. Gelecek belirsiz, Napoli ve Maradona önemsizdir artık. Yüreğinde taşıdığı acıyla ne yapacağını bulması gerekir. Sorrentino’da bu noktada sinemayla yolunun kesişmesini devreye sokar. Hayatın gerçeklerinden kaçmak için yeni dünyalar yaratabileceği yeri bulur. Fabietto büyür. Büyüdükçe mutlu aile tablosunun gerisinde olanları görür. Sinema dünyasının büyüsünü, anlamını sorgular. Az film izlediği halde yönetmen olmak istediğini dile getirir. Yasını yöneltecek, hayatına devam edecek yeri bulmaya çalışır. Bu yolculukta artık aile evinin, abisinin ve ablasının yeri yoktur. Hayatın gerçekleriyle arasına giren mesafe herkesi ve her şeyi kapsar. Manidardır evi terk ettiği gün Napoli Maradona’nın golleriyle şampiyon olmuştur. Herkes sokaklarda sevinç çığlıkları atar. Ama Fabietto için Maradona’nın ve futbolun  bir anlamı yoktur artık. Her şeyi bırakarak Roma’ya doğru yolculuğa çıkar.

Birey olmak dünyanın içerisindeki yerini keşfetmekle başlar. O keşif genellikle acının yüreğe, akla girmesiyle ortaya çıkar. Fabietto’nun fark ettiği ve yüzleştiği de bu oluyor. Sorrentino filmin her bir sahnesinde  Oruç Aruoba’nın  “Yaşamında öteki kişilere ulaşabildiğin anlar, bir ormandaki kuş ötüşleri gibi olacak: uzaklardan gelip geçerken kısacık bir süre yankılanacaklar, o kadar… Orman, yine bütün sessizliğiyle, yine yalnız, duracak orada.” dediği ormanın sessizliğine ve yalnızlığına hazırlıyor. Hazırlığını yaptığı noktaya geldiğinde ise onu yeni bir adıma doğru yolculuğa çıkarıyor. Tanrı’nın Eli Sorrentino’nun kendi geçmişine, gençliğine yazdığı bir mektup. O mektupta geçmişin izlerini sanatıyla birleştiriyor. Onu geçmişte yasının acısını hafifleten yeri, acısını ve yasını tekrardan hatırlamak ve bize anlatmak için kullanıyor. Büyüdüğünü ve bir geleceği olduğunu söylüyor belki de Fabietto’ya bilemeyiz.

 

İstanbul doğumlu. Lisans eğitimini felsefe alanında tamamladı. Yüksek lisansını Medya ve Kültürel Çalışmalar alanında, "Sinemada Aşk ve Zaman: Sevmek Zamanı ve Masumiyet Filmlerinin İncelenmesi" başlıklı teziyle tamamladı. Lisansta aldığı sinema ve felsefe dersi kalemini sinema yazarlığına çevirmesine vesile oldu. Film Arası ile yolları kesişti. Haberler ve röportajlar yapıyor. Sinema yazıları yazıyor. Litros Sanat Dijital Kültür Sanat Gazetesi'nde editör olarak çalışıyor. Sinemanın gücüne inanıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.