‘Engel Sizsiniz, Toplum Değil’

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin 50. haftasından herkese merhaba. Kısa film türünde, toplumun hassas olduğu konulara yaptıkları cesurca yaklaşımlarla fark yaratan yönetmenler, sonraki filmleri için de seyirciyi meraklandırır. Üstelik bu riski henüz ilk kısa metrajında alan yönetmenler ise ayrı bir alkışı hak eder. Bu haftaki konuğum Can Merdan Doğan, ilk kısa metrajı Stiletto ile tam da bu yolda ilerleyen ve gelecek adına umutlandıran genç bir yönetmen. 32. Ankara Film Festivali’nin Ulusal Kısa Film Yarışması’nda En İyi Kısa Film ödülünü kazanan yönetmenin ilk kısa metrajında Murat Kılıç ve Nihal Yalçın başrolde yer alıyor. Stiletto; geceleri taksicilik yapan Hasan’ın sabah eve dönerken stiletto giymiş genç bir kadını görmesinden sonra uyanan arzuları ve sonrasında evde ailesiyle sürüklendiği felaketin eşiğine odaklanıyor.

İlk kısa metrajı Stiletto ile kuir ihtimallerin, neşenin ve hoşgörünün peşinde ters köşelerle dolu bir hikaye sunan Can Merdan Doğan ile gerçekleştirdiğim bu röportajda filmi, hikayesi, çekimleri, gelecek hedefleri ve merak ettiğim başka noktaları da konuşma fırsatı buldum.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Can Merdan Doğan?

Zor bir soru. Sinema tutkusunu keşfetmiş, bu sebeple bu tutkusunu gerçekleştirmek için olanakları çoğaltmaya çalışan, öğrenmeyi seven, dünyayı değiştirmek isteyen, sınırları sevmeyen, soru sormayı cevaplardan daha önemli bulan, zaafları olan, zaaflarından da öğrenen birisi diyebilirim. Biyografik olarak tarif edeceksem de; 1987 yılında Ankara’da doğmuş, DTCF Tiyatro bölümünden sonra, Kadir Has Sinema ve TV Bölümü’nde yüksek lisans yapmış, şimdi de Almanya’da Hildesheim Üniversitesi Medya, Tiyatro ve Popüler Kültür Bölümü’nde burslu olarak doktora yapan, senarist-yönetmen ve oyun yazarıdır.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyonu ne kadar sürede tamamlandı?

Ön hazırlık süreci pandemi koşullarından ve benim yurt dışında olmam sebebiyle yaklaşık dört ay kadar sürdü. Ön hazırlık benim için çok önemli, bu konuda oldukça titizim. Çekimlerimiz iki gün sürdü ve post süreci yaklaşık bir ayda tamamlandı. Ön hazırlığın uzun sürmesi, çekimleri ve post sürecini hızlıca tamamlamamı sağladı.

Filmin ortaya çıkış hikayesi nasıl gerçekleşti? Kurgusal yönü mü daha ağır yoksa gerçek hayattan esinlenerek mi oluştu?

Hayattan esinlenmeyen film yoktur sanırım ama elbette Stiletto’nun doğuşunu sağlayan pek çok şey var: Toplumsal cinsiyetin “inşa” olduğu gerçeği, insanların bu sınırlara bu kadar inanarak, hayatlarını bir anlamda yaşanmaz kılmaları, birbirlerine toplumsal cinsiyet sınırları ve kodları aracılığıyla önyargılar geliştirmeleri, doktora çalışmalarımda sürdürdüğüm kuir okumalar… Hepsi bu filmin ortaya çıkmasını sağladı. Kurgunun gerçek olandan daha güçlü olduğunu düşünüyorum, daha doğrusu gerçeğin kendisinin de kurgu olduğunu… O sınırlarda dolaşan bir film Stiletto. Seyirciye şunu söylüyor: Sizin “Kadın şöyle olmalıdır, erkek böyle olmalıdır” diye kodlandığınız gerçekler aslında birer kurgu diyen bir kurgu.

İlk kısa metrajınız Stiletto’da kuir ihtimallerin, neşenin ve hoşgörünün peşinde ters köşelerle dolu bir hikâye sunuyorsunuz. Bu yüzden de oldukça cesur bir yaklaşım sergiliyorsunuz. Toplumun genelinin hassasiyetleri düşünüldüğünde üzerinizde baskı hissettiğiniz durumlar oldu mu?

Bir hikâyeyi yazarken, o hikâyenin benim kaygılarımdan, toplumda rahatsız olduğum durumlardan, yaşanmışlıklarımdan oluşmasına dikkat ediyorum. Bir mülteci hikayesini salt gazete haberlerinden okuyarak yazamam, bunu deneyimlemediysem ortaya çıkacak şeyin gerçekliğinden şüphe duyarım. Ama bir yandan da kişisel olanı herkese, yani seyirciye açmanız gerekiyor. İşte bu nokta benim için uzun sürüyor bazen. Kendimi bazen gereksiz yere ciddiye alıp, detaylarda boğulabiliyorum. Yaşamı, insanları ve yaptığınız işi çok ciddiye almamak gerekiyor. Bu filmi de kendimle ilgili olan meselelerimi bitirdikten, yani kendimle dalga geçebilmeye başladıktan sonra çekebildim. Bu sebeple toplumun hassasiyetleri, önyargıları üzerimde baskı oluşturmuyor artık. Üretmek için kendinize toplumun gözünden bakmayı bir kenara bırakıp, kendinizi sevmeyi öğrenmeniz gerekiyor. O zaman önünüzdeki en büyük engel kalkıyor, o engel sizsiniz çünkü, toplum değil.

Filminizin başrollerinde Murat Kılıç ve Nihal Yalçın yer alıyor. Her iki ismin de tecrübeleri düşünüldüğünde çekim sürecinde oyuncularınızdan maksimum verim almanız hiç de zor olmamıştır diye tahmin ediyorum. Oyuncu yönetimini nasıl gerçekleştirdiniz ve bu iki isimle çalışmak size nasıl bir tecrübe kazandırdı?

Bu karşılıklı bir öğrenme süreci. Oyuncu yönetmenden yönetmen oyuncudan besleniyor üretim sürecinde. Nihal ve Murat hikâyeden etkilendiler, ön hazırlık sürecinde işimi ne kadar ciddiye aldığımı da gördüler. Sektörün içinde uzun yıllardır çalışan iki başarılı oyuncuyu başka türlü ikna edemezsiniz. İkisi de cin gibi. En ufak korkuyu ve kararsızlığı sezebilecek insanlar. Biz birbirimizi anladık. Hem ne anlatmak istediğimi çok iyi biliyorlardı hem de iletişimimiz çok iyiydi ki, çok ufak yönelimlerle oyuncu yönetimini tercih ettim sette. Onlar bana alan açtı, ben de onlara alan açtım. En önemlisi, birbirimizi severek çalıştık. Ortaya çıkan da herkesin sahiplendiği bir iş oldu.

Arzuları ve toplum değerleri arasında seçim yapmaya zorlanan taksi şoförü Hasan’ın yaşadıklarına tanıklık ediyoruz filminizde. Toplumsal değerler ve normlar işin içine girince de böylesine bir hikaye anlatmak için toplumun genlerine işleyen kodları da yıkmak gerekiyor değil mi?

Kodları yıkmaktan öte o kodlara dair sorular sormanın daha doğru bir yöntem olabileceğine inanıyorum çünkü herkesin toplumda farklı değer yargıları var ve rahatsız olduğu farklı kodlar tabii. Ama soru sorarsınız, o zaman insanlar öğretilmiş, ezberlenmiş değerlere dair düşünmeye, o kodları sorgulamaya başlar. O zaman kodlar da kendiliğinden yıkılır. Ben bu hikâye aracılığıyla bir soru sormaya çalıştım. O da “Bir nesne bizim kim olduğumuzu tarif edebilir mi?” oldu.

Aile kavramı denince belli kalıpları aşmakta zorlanan bir milletiz. Çekirdek aile kavramının toplum nezdinde normal karşılanması dahi yıllar aldı. Böyle bir yapı içinde Hasan’ın hikayesini oldukça soğukkanlı bir şekilde işlemişsiniz. Bu başarının altında yatan püf noktalar neler oldu?

Soru sormak, mizah, ironi ve kuir teori.

Toplum içinde Hasan’ın durumuyla özdeş bir erkek veya tam tersini yaşayan bir kadın olabilir. Uyanan arzularımız toplumsal baskıları aşabilecek mi sizce bir gün?

Umuyorum. Birbirimizi merak ederek, yargılamadan önce dinlemeyi öğrenerek, anlamaya çalışarak, evet umarım bir gün… Kendi değerlerimizle dünyayı tarif edemeyiz, dünya bizim sahip olduğumuz değerlerden daha büyük ve sistemi farklı. O yüzden her şeyin sebebinin ve sonucunun “ben” olmadığını anlamaya başlayarak dünyayı değiştirebiliriz. Zaten dünya biz istesek de istemesek de değişiyor, o da ayrı mesele. Belki bizim bir dakika durup onu duymamız gerekiyor. Uyanan arzularımız baskıları hep aşıyor aslında… Baskıcı rejimlere bakın, bir de orada halkın o baskıcı rejimlere rağmen nasıl yaşadıklarına. Arzular nasıl bir tehdit kaynağı olabilir ki? Bunu anlamak çok güç.

Filmin bir sahnesinde Sam Mendes imzalı American Beauty filmine ciddi bir gönderme var. Bu bilinçli bir tercih miydi?

Hayır, hem de hiç. Bu yorumu çok sık duyuyorum ama o sahnede benim bağlamım çok farklıydı.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Karşılıklı bir durum var burada. Sinema çok kapitalle ilgili bir sanat. Film çekmek için para gerekiyor ve genç yönetmenler bu baskıyla başlıyorlar sinemaya. Ve hiçbir şey çekmeden size kimse güvenmiyor ve para vermek istemiyor. Saydığınız yönetmenler o anlamda rüştünü ispatladıkları için onların ürettikleri işlere kimse kısa ve uzun metraj olarak bakmıyor. Aslında herkes bir hikâye anlatıyor günün sonunda, uzun ya da kısa. Belki bizim kısaya olan bakışımızı değiştirmemiz gerekiyor.

İlerleyen süreç için üzerinde çalıştığınız başka bir kısa ve uzun metraj projesi mevcut mu?

İki projem var. Birisini 2022 sonbaharında İstanbul’da çekmek istiyorum. İki projem de Türkiye-Almanya ortak yapımı olacak. İlk çekeceğim proje neredeyse tek mekân ve yine ters köşelerle dolu “kuir” bir hikâye. Belli mi olur bir oyun da gelebilir her an. Aralık sonuna kadar senaryomun ilk versiyonunu bitireceğim. Türkiye’deki bazı yapımcılarla görüşmelerimiz başladı.

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir