FilmArası Dergisi

Naif Bir Taşlama Hikâyesi: Piano Piano Bacaksız

Bir yanda savaştan yeni çıkmış; sefalet ile boğuşan bir ülke, bir yanda dünyanın o dönemki en büyük tehdidi Adolf Hitler, diğer yanda ise tüm bu olaylara masumiyetiyle tanıklık eden Kemal. Film bize umut ile masumiyet arasındaki gizemli ve bir o kadar da naif bir ilişkiyi servis ediyor. 1991 yapımı Piano Piano Bacaksız; Kemal Demirel’in aynı adlı romanından Tunç Başaran tarafından beyazperdeye uyarlanırken film başta Rutkay Aziz, Meral Çetinkaya, Yalçın Güzelce ve Emin Sivas olmak üzere kalabalık oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyor.

Kemal Demirel’in çocukluk maceralarından yola çıkarak yazdığı, senaryolaştırmasını Ümit Ünal’ın yaptığı Piano Piano Bacaksız, Tunç Başaran’ın bir çocuk gözünden, karmaşık dünyayı anlattığı bir diğer başarılı filmi. 1989’da Feride Çiçekoğlu’nun Uçurtmayı Vurmasınlar adlı kitabından yola çıkarak masumiyet duygusunu ağdasız bir şekilde bizlere sunan Başaran, bu kez Kemal Demirel’in aynı adlı romanından bizleri 1940’ların buhran içindeki İstanbul’una götürüyor… İkinci Dünya Savaşı’nın henüz başlarındaki eski bir konakta; kişilik olarak birbirlerinden oldukça farklı ancak tek gayeleri yatağa tok girmek olan insanlarla tanışıyoruz. Onların yer yer trajikomik bir hale bürünen hikâyesini de küçük Kemal’den dinliyoruz. Kemal bizi hem kendi küçük umutları hem de masum dünyasıyla tanıştırırken bir yandan da dönemin sosyo-ekonomik yapısına, zorlu hayat şartlarına ve o karanlık ruh haline ortak ediyor.

piano piano bacaksızHikâye; konakta yaşayan her bir farklı insan üzerinden dönem tahlili yaparken, bir yandan da bunu şişirilmemiş bir masumiyet duygusuyla veriyor. Anlatıcı olarak seçilen Kemal’in her bir adımı bize savaş yıllarının İstanbul’unun farklı bir köşesine, farklı bir hayatına götürüyor. Daha henüz filmin başında; gizli kahraman olarak lanse edilen Kerim Dayı (Rutkay Aziz) İtalya’ya gitmek için illegal yollar arayan, belki de konağın umutlarını simgeleyen gizemli bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Senai (Taner Barlas) ile Feriha (Ayşegül Ünsal) ise birbirlerine duydukları sevgi ile adeta parmak ısıttırıyor. Onlar bu güçlü aşkı yaşarken zaman zaman Berlin’de okulunu yarım bırakıp Türkiye’ye dönen Senai ilgi odağı haline geliyor ve Hitler üzerinden savaş eleştirisi yapmaktan da geri kalmıyor. Yer yer oklar Kemal’in kumarbaz babasına çevriliyor, her ne kadar Kamile’ye (Serap Aksoy) göre işe yaramaz bir adam olsa da, Hasan(Yalçın Güzelce) babalık içgüdüsüyle her daim Kemal’i hayata hazırlamaya çalışan bir figür olarak beliriyor. Asiye(Sabriye Kara) açlığın hırsızlık ile olan ilişkisini sonuna kadar sorgulattırıyor. Meral Çetinkaya cefakâr bir kadın olan Münevver karakterini yer yer güldürerek aktarıyor bize.  Tevfik (Menderes Samancılar) ve annesinin sımsıcak ana oğul ilişkisine misafir oluyoruz kimi zaman. Tüm bu karakter zenginliği içerisinde, hikâye izleyenleri hiç yormadan tek bir ortak nokta etrafında herkesi kenetlemeyi başarıyor; birlik olma.. Hiçbir çıkar ilişkisi gözetmeden, sadece karınlarını doyurmak için birbirlerine sırtlarını yaslayan bu insanlar, böylesine ekonomik şartlar altında zor görünen şeyleri sıradanlaştırıp, trajikomik bir hikâyenin kahramanları olarak ön plana çıkıyorlar.

Filmi, bir umut arayışı olarak da nitelendirebiliriz. Bu noktada odak noktasına yerleştirilen Kemal’in hayalleri, hayata karşı masumane bakış açısı filmi ağır bir dram yerine naif bir hikâyeye çeviriyor. En büyük hayali; hayranı olduğu Kerim Dayı’sının İtalya haritasının tıpkısı bir lastik çizme sahibi olmak olan Kemal’i, bu hayalinin peşinden giderken tüm konak ahalisine umut dağıtan bir neşe kaynağı olarak görüyoruz. Her ne kadar Kerim Dayı tüm film boyunca sürekli koşuşturan Kemal’i İtalyanca da, “Yavaş yavaş” anlamına gelen “Piano Piano” söylemi ile yavaşlatmaya çalışsa da bu gri hikâyenin parlayan yanı olarak Kemal hep odak noktasında kalabilmeyi başarıyor.

Film ile ilgili değinilmesi gereken bir başka konu ise sanat yönetimi. 1940’lı yılların sefalet içindeki durumunun hikaye ile uyum gösteren bir şekilde yansıtılması, filmin masalsılığına olumlu bir şekilde etki ediyor. Kullanılan kıyafetlerden, konağın dizaynına kadar yoksulluk temasının başarılı bir şekilde işlenmesi tek derdi karınlarını doyurmak olan konak ahalisinin halet-i ruhiyesini daha rahat ortaya çıkarması konusunda yardımcı oluyor.

Hikâye; Kemal’in üzerine kurulmuş olsa da tüm film boyunca başrol diyebileceğimiz bir karakterin ön plana çıkmaması filmi kolektif bir iş haline getiriyor. Ancak Rutkay Aziz’in özellikle filmin sonunda attığı tirad; onu bir anda gizlenmekten çıkarıp adeta hikâyenin kahramanı hürriyetine büründürüyor. Filmde göze çarpan bir başka oyunculuk ise tabi ki de Kemal rolüyle Emin Sivas’a ait. Özellikle Uçurtmayı Vurmasınlar filminde de odak noktasına yerleştirdiği çocuk oyuncudan en iyi şekilde yararlanan Tunç Başaran; burada da Emin Sivas’tan maksimum düzeyde verim almayi başarıyor ve bu da filmin kendi içindeki matematiğine olumlu bir şekilde etki ediyor. Burada Tunç Başaran’ın bir başka artısına daha parantez açmak gerekiyor. Yönetmen, umudu simgeleyen Kerim Dayı ve Kemal dışında hiçbir karakterin bir diğerinden rol çalmasına izin vermeyerek filmin içindeki birliktelik duygusunun doruk noktasına ulaşmasını sağlıyor. Filmin bir başka başarılı noktası ise şüphesiz diyalogları. Hikâyeyi senaryolaştıran Ümit Ünal’ın kitabı doğru şekilde referans alması; filmin bazı sahnelerinde izleyenlerde adeta bir kitap okuyormuş hissiyatı uyandırıyor

Son kerteye geldiğimizde; aynı Kemal’in dediği gibi “İnsanın yoksulu, hele çocuksa bir de benim gibi; barıştan yanadır, umuttan yana.” Umudun, hayatta kalmanın; yüzlerde tebessüm bırakan hikâyesi olan Piano Piano Bacaksız, hem dönemin sosyo-ekonomik yapısı hakkında taşlamalarını yapıyor, hem de bir çocuk gözünden her şeye rağmen hayatın umut etmeye değer olduğunu anlatıyor. Film; etkileyici diyalogları, sıcaklığı ve masalsı havası ile Tunç Başaran’ın Türk Sineması’na bıraktığı en naif armağanlardan biri olarak ön plana çıkmayı başarıyor…

Yazar: Polat Öziş

 

 

Film Arası Dergisi

Temmuz 2010’da yayın hayatına ‘merhaba’ diyen Film Arası Sinema Dergisi, beşinci yılına doğru, yoluna daha emin adımlarla devam ediyor. Kapak dosyaları ve röportajlarıyla her ay sinema gündemine damgasını vuran Film Arası, artan okuyucu kitlesi ile sinema heyecanının paylaşıldığı büyük bir aileye dönüştü.

Yorum Yap

Temmuz 2017