Beklentiyi yüksek tutmamak ne mümkün bir Nolan filmi için. Günümüzün filmleri açık ara en merakla beklenen yönetmenlerinden olan Nolan’ın son filmi The Odyssey ile çıkılan destansı yolculuk için yönetmen adına “en iyi” olmadığını baştan söylemek gerek. Büyük yönetmenlerden hep daha iyisi beklenirken çıtanın Interstellar ile, Inception ile muazzam seviyeye yükseltilmesi yönetmenin bizatihi kendisini aşmasını beraberinde getiriyor öncesinde. Homeros’un Antik Yunan dönemi destanı Odysseia’nın Nolan yorumu olan The Odyssey’in metnin özgünlüğünü tümden ya da tüme yakın halde yansıtmasını bekleyenler sinema sanatının çerçevesi dahilinde senkronik ve ölçülebilir uyumun mükemmelliğini hissedebileceklerdir. Filmin teknik gücüne henüz girmeden yapılabilecek bu ön yorumun devasa bir destanın ne derece tatminkar bir seviyede uyarlandığını hayal edebilmek için sınırları zorlayacak bir kapı araladığını da ifade etmek gerekir.
Odysseus’un, o büyük mitolojik figürün savaş meydanlarında pişen maharetlerinin ruhsal mükemmelleşme ile eş zamanlı ilerlemediğini fark edişini ve böylesi bir farkındalık ile cezbedici hale gelen yolculuğun malumun ilamı şeklinde yansıtılmasından çok, Nolan’ın neyi nereye ne şekilde ve ne düzeyde yansıtmasını bilen usta elleri ile izlemenin yaşattığı hazzı süsleyen teknik kurgunun harikulade oluşu başlı başına ele alınması gereken bir husus. Yönetmenin tamamını IMAX kameralarla çektiği filmin ekserisi Fordist bant mantığı ile üretilen dijital yorgunluğun aksine her karesi ilmek ilmek örülmüş ince bir işçiliğe sahip olduğu aşikar. Hades’in ürkütücülüğü ya da tek gözlü canavarın yanında mahsur kalınan mağara yolculuğu olsun, Odysseus’un kibrinin yavaşça kırılıp kendi doğal sınırlarına anbean çekildiği her ortam aşırılıktan uzak ama görkemi ile büyüleyen etkileyici grafiklere sahip. Truva Savaşı filmin merkezinde yer almasa da (ki zaten Odysseus’un öyküsü olduğu için yer almamalı da) Odysseus’un baştaki karakterini yansıtması bakımından hayli önemli bir mevcudiyet oluşturuyor.
Destandaki her bir fiziksel öğe aslında insanı insan olmaktan uzaklaştırıp kendi kibrinde tükenmeye götüren kötülüklerin birer temsili. Nolan’ın insanın düşebileceği çeşitli tuzakların esiri olan Odysseus’a kattığı özgün yorumu tek bir karakter özelinde değil de, bütünsel bir insani olgunlaşma serüveni olarak görmek gerekir. Destanın özünü yakalayarak ve sinematografik öğeleri harikulade şekilde bezeyerek ustaca iş çıkartan yönetmenin akıştaki en zayıf karnı final anları. Tam da bu noktada destanın finaline çok daha güçlü bir dokunuşta bulunulabilirdi. Odysseus’un, atlattığı tüm badirelerden sonra kendi şehrine görkemli bir giriş yapması umulurdu. Yaklaşık üç saatlik film süresinin tatmini en düşük anlarını oluşturan final anının en azından filmin ortalama düzeyine erişebilmiş olması, hatrı sayılır ölçekte Nolan hayranı için filmi “en iyi” kategorisine sokabilirdi.
Bir destanı beyazperdeye taşıyan filmin akışla uyumlu yürüyen önden gelen unsurlarından bir tanesi de müzik. Gerilimin görünmeyen bileşeni haline gelen müzikler filmin vazgeçilmez tetikleyicisi halinde. Matt Damon’ın abartısız oyunculuğu Odysseus’un ağır ağır olgunlaşmasının içtenliğini ve geri dönülmezliğini başarı ile yansıtıyor. Tom Holland da Odysseus’un oğlu Telemachus karakterine babası kadar ihtişamlı olmasa da genç yaşında onun izinden ve eş zamanlı bir yolculuğun derinleştirici etkisini başarı ile yansıttığı söylenebilir.
Kurgunun izleyiciyi her an tetikte tuttuğu ve konsantrasyon kaybına izin vermediği bir film olan The Odyssey kendinden uzun süre bahsettirecek bir yapım. Göz kamaştırıcılığını bahsedilen kusurların fazlaca gölgelemediği filmi ülkemizde IMAX formatında izleyebilme imkanı bulabilecek olan izleyicilerin hissedeceği haz büyüleyici olacaktır. Bir sonraki Nolan filmine erişene dek The Odyssey filmini Nolan sinematografisinin en iyisi olmasa da üst sıralarda rahatlıkla yer alacak bir film olarak görmek gerekecek.


Bir yanıt yazın