FilmArası Dergisi

“Büyüdün mü Geri Dönemezsin”

Yeni bir haftadan herkese merhaba. Söz Kısa Filmcilerde serisinde bir başka ismi tanıyacağımız yeni bir röportajla karşınızdayım.Serinin bu haftasında üzerine konuşacağımız kısa film, Engin Erden’in bizleri sıcak bir yaz günü, sahilde oyun oynarlarken tanıştığımız Ece ve Efe isimli iki arkadaşın hikayesine ortak eden Ahtapot olacak. 

Röportajda sesini duyuracak isim ise 39. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Kısa Film Yarışması’nda yarışan ve “Mansiyon Ödülü”ne layık görülen Ahtapot filminin yönetmeni ve aynı zamanda senaristi olan Engin Erden olacak. Televizyonda izlediğimiz birçok reklam filminin altında imzası bulunan Erden ile gerçekleştirdiğim röportaja hep birlikte göz atalım. Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Engin Erden?

İstanbul’da yaşıyorum, yönetmenlik yaparak hayatımı kazanıyorum. Çoğunlukla reklam filmleri çekiyorum.Fırsat bulduğum zamanlarda da Ahtapot gibi kendi yazdığım filmleri hayata geçirmeye çalışıyorum.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyon süreci ne kadar sürede tamamlandı?

Filmin hikayesi 2018 yazında, ailemin bana çocukluğumda yaşadığım bir olayı hatırlatmasıyla ortaya çıktı. Yazma, fon bulma, çekim vs. süreçleri toplam bir yıl sürdü. Film her şeyiyle 2019 Ağustos sonu tamamlanmış oldu.

Filmin hikayesinin çıkış noktası yaşadığınız bir olaya mı dayalı yoksa tamamen kurgusal mı?

Bir önceki soruda da aslında bahsettiğim gibi hikayenin çıkış noktası küçükken yaşadığım benzer bir olaya dayanıyor. Ama senaryoyu yazmaya girişince bu anı yalnızca çıkış noktası olarak kaldı, hikayeleştirme sürecinde birçok ekleme ve çıkarma yaptım.

Televizyonlarda izlediğimiz farklı markalara ait birçok reklam filminin de yönetmenliğini yapmış birisiniz. Reklamlar da tıpkı kısa filmlerde olduğu gibi vermek istediği mesajı kısıtlı bir süre içinde anlatmalı. Bu noktada kısa filminizi çekerken reklam yönetmenliği yapmış olmanızın da getirdiği avantajlar oldu mu?

Hem avantajları hem de dezavantajları oldu. 30 saniye gibi sürelerde hikaye anlatmaya alışık olduğum için 12 dakikada hikaye anlatmak oldukça konforlu geldi. Birçok projede beraber çalıştığım, iyi tanıdığım ekiplerle çalışmak ayrı bir avantaj oldu. Dezavantajı bütçe kontrolü oldu sanırım. Düşük bütçeli film yapma pratiğim en son öğrencilik yıllarımda kaldığı için hedeflediğim bütçeyi biraz aştım. Sonraki projelerim için güzel bir ders oldu bana. 

Bir yetişkin zihniyle çocukların dünyasını anlatan bir hikayeyi yazmak sizi zorlamadı mı?

Ben pek yetişkin zihnine sahip olduğumu düşünmüyorum. Şaka bir yana çocuklukla bağını koruyabilmiş biri olarak görüyorum kendimi. Sanırım bu sayede çocuk dünyasına girerek yazmak çok zor olmadı.

Filminizin iki başrolü de çocuk. Filmin çekimleri sırasında çocuk oyuncularla çalışmak nasıldı? “Şu noktada çekimler çok rahat geçti” veya “Çocuk oyuncularla çalışmak şu noktalarda zorladı” dediğiniz kısımlar oldu mu?

Yetişkin oyuncularda olduğu gibi burada da işin sırrı casting’de bitiyor. Gerçekten güveneceğim, hayalimdekine uygun iki oyuncu bulmam için çok fazla oyuncuyla deneme çekimi yaptım. Lidya ve Yusuf’u bulduğumda içim çok rahatladı. Çocuklarla çalışma deneyimlerimden gördüğüm, siz onlara nasıl yaklaşırsanız onlar da size öyle tepki veriyor. Bu nedenle yetişkin oyuncularla diyaloğum nasılsa onlarla da öyle oldu. Tüm ekip olarak yaklaşımımız onların işin ciddiyetini anlamaları, bize güvenmeleri ve kendilerini ekibin parçası hissetmeleriydi. Yusuf’un hayatındaki ikinci, Lidya’nın ise ilk set deneyimi olmasına rağmen bugüne kadar çalıştığım profesyonel oyunculardan farklı bir zorluk yaşamadım. Hatta birçok yetişkine göre daha profesyonel olduklarını söyleyebilirim.

Seyirciye iki çocuğun gözünden hikayeye dahil olma fırsatı veren film, bazı noktalarda çocuk-yetişkin çatışmasını da işliyor. Filmin senaryosunu yazarken zihninizde olan bu çatışmayı filminizde tam olarak elde ettiğinizi düşünüyor musunuz?

Aslında ilk senaryoda bu çatışma biraz daha fazlaydı. Daha sonra çocuk kafasına girdikçe, yetişkinlerin sahne süresinin azalması gerektiğini hissettim. Filmde bu çatışmanın iyi bir ayarda olduğunu düşünüyorum.

Yetişkinlerin dünyasına giremeyen iki çocuğun kendi çabalarıyla bir dünya yaratmaları, filmin son anlarında o toz pembe dünyayı bir anda karanlığa çeviriyor. Bu da filmin etkileyiciliğini artırıyor. Bu çatışma hakkında neler söylemek istersiniz?

Film, çocuklukla yetişkinlik arasında bocaladığımız dönemle ilgili. Özellikle Efe’nin karakterinde bu bocalamayı daha çok görüyoruz. Bir yanı Ece’yle çocuk olmak isterken diğer yanı artık ona büyümesi gerektiğini söylüyor. Filmin finalinde büyümenin toz pembe olmadığını acı bir deneyimle öğreniyorlar ve artık oradan sonra bir geri dönüş olmadığını biliyorlar. Çünkü bir kere büyüdün mü artık geri dönemezsin.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Özellikle formatların gittikçe önemsizleşmeye başladığı günümüzde kısa metrajı uzuna bir sıçrama tahtası olarak görmenin biraz anlamsız olduğunu düşünüyorum. Dijital platformlar, dizilerin yükselişi, YouTube TikTok gibi video paylaşım yerlerinin gittikçe önem kazanmasıyla artık iki saatlik uzun metraj formatının tek başına iktidar olmadığını düşünüyorum. Tabii benim de bir uzun metraj film hayalim var, üzerinde çalışıyorum ama her şey yolunda giderse uzun metrajın yanında kısa filmler, klip, reklam vs. gibi farklı formatlarda hikayeler anlatmaya devam etmek istiyorum.

İlerleyen yıllarda uzun metraj film çekme düşünceniz de var mı?

Uzun süredir üzerinde çalıştığım, hala senaryosuyla cebelleştiğim bir projem var. 2020 sonuna genel hatlarıyla senaryoyu bitirmeyi hedefliyorum.

Son olarak üzerinde çalıştığınız başka kısa film projeleri varsa ufak tüyolar alabilir miyiz?

Keşke çeksem dediğim projeler var ama kısa film yapmak özellikle benim çalışma biçimimle epey yorucu ve yoğun bir süreç oluyor. O yüzden o eforu sarf edeceğim bir proje bulmayı bekliyorum diyelim.

Halil Şimşek

Halil Şimşek

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Yorum Yap

Temmuz 2017