‘Sinema İçin Dayanışmaya İhtiyacınız Var’

Kısa film türündeki yolculuğumuzda her hafta bir yönetmeni tanıdığımız Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin yeni haftasından merhaba.Bu hafta üzerine konuşacağımız kısa film,siyahilere saat sattıran bir adamla çalışan Serhad’ın ülkeye yasadışı yollardan gelen siyahi bir kadına aşık olması sonucu yaşadıklarını konu alan Madun olacak.

Bu haftanın röportajında daha yakından tanıyacağımız isim,Madun filminin yönetmeni ve senaristi Ali Cabbar olacak.Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Ali Cabbar?

1988 yılında Manisa’nın Sarıgöl ilçesinde doğdum. 2013 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Dramatik Yazarlık Bölümü’nden mezun oldum ve İstanbul’a geldim. O zamandan beri sevdiğim, anlatmak istediğim hikayeleri yazarak ya da çekerek perdeye taşımak için uğraşıyorum. Artakalan zamanda da edebiyatla ilgileniyorum.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyon süreci ne kadar sürede tamamlandı?

Madun’u yazma fikri sokakta saat satan siyahi bir kadınla tanıştıktan sonra kafamda şekillenmeye başladı. Daha önce saat satan birçok yasadışı siyahi göçmen erkek görmüştüm ama bir kadınla karşılaşmamıştım. Kadın daha iyiye ulaşmak için bir yolculuğa çıkmıştı ama yaşadıkları hiç iyi şeyler değildi ve daha da kötüsü biz “buralıların” onlara ne yaşattığımız hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Mültecilerin sokakta yaşadıkları travmalar, biz “buralıların”onlara yaşattıklarımız, bunlarla nasıl başa çıkabileceğimiz gibi sorular bir araya geldiğinde ortaya bir film çıkmıştı zaten. Sonrasında da oturup yapımcım Emine İzmir ve görüntü yönetmenimiz Evren Gündoğdu ile konuşmaya başladık “Bu filmi nasıl yapabiliriz?” diye. Elimizde bir fon ya da para olmadığı için dayanışma çağrısı yapmaya başladık. Sektörden tanıdığımız, birlikte iş yaptığımız insanların desteklerini almaya çalıştık. Bütün prodüksiyon ve post prodüksiyon çalışmamızı bu dayanışma çağrısının etrafında ördük ve nitekim altı ay gibi bir sürecin sonunda filmi tamamlayabilmiştik.

Film özelinde ilk dikkat çeken unsurlardan biri de ismi. Arapça kökenli olan “madun” kelimenin sözlük anlamına baktığımızda da “alt” ve “alt aşamada bulunan” gibi tanımlamalar görülmekte. Bu durum filmdeki karakterlerle de bir hayli uyuşmakta. Filmin ismine karar verme sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?

Benim için filmin ismine karar vermek, “Bu film ne anlatıyor?” sorusuna cevap vermekle eşdeğer gibi bir şey. Nihayetinde ben “Madun”da yasadışı göçmenlerin yaşadıklarının yanı sıra İstanbul’un hor görülen, yok sayılan, aşağılanan, koca koca gökdelenlerin altında var olmaya çalışan ayaktakımının hikayesini de anlatmaya çalışıyorum. Aida (filmdeki siyahi kadının ismi) daha iyi bir hayat için yola çıkıyor ama nihayetinde geldiği yer Serhad’ın içinde yaşadığı boşluk. Biz burada yaşayanlar her gün tecrübe ediyoruz bu boşluğu. Yüksek sesle konuşmasak da içten içe hepimizin gördüğü bir şey var: Buralı ama kendini buraya ait hissetmeyen, her şeye yabancı, kendini tanımlayamayan ve ne yaşadığının farkında bile olmayan, sistemin dışına itilmiş hiçbir etki gücü bulunmaya büyük bir yığın var bu şehirde. Kim bu insanlar? Ne yaparlar? Kuşkusuz hepimizin buna verecek farklı cevapları var. Bana göre de şehrin kenar mahallelerine hapsedilmiş bu insanlar, ekonomik, sosyal, politik ve kültürel anlamda iktidar hegemonyasının yapısal olarak dışında kalmış insanlar ve sistem üzerinde hiçbir etkileri yok. Tıpkı Gramsci’nin “Madun” tanımında olduğu gibi… Hiçbir zaman özne olma şansı olmayan bir grup insanın hikayesini anlattığınızda, inanın isim bulmak sandığınız kadar zor olmuyor.

Film, mekansal anlamda kentsel dönüşümle beraber birçok zıtlığı bünyesinde barındıran Fikirtepe’de geçiyor. Filmin mekan seçimi için Fikirtepe öncelikli tercihiniz miydi?

Fikirtepe’yi film mekanı olarak seçmemdeki temel neden, sınıfsal ayrımları bir sokağın iki tarafında görebildiğiniz kaotik yapısı oldu. Öyle ki sokağın bir yanında gecekondular varken, diğer tarafında olimpik havuzlu rezidanslar yükseliyor. Durmadan devam eden inşaatlar ve gece gündüz kulağınızdan gitmeyen yıkım sesleri…  Böyle bir toplam varken başka bir yerde film çekmek aklıma bile gelmedi.

Filmde dikkate değer bir başka konu da yasadışı şekilde çalışan ve sahte saat satan Afrikalı’ların durumu. İstanbul’da sıklıkla karşılaştığımız ve kendi hallerinde olup büyük bir metropolde var olmaya çalışan bu insanların filmde yer alması onların karşılaştığı gerçek zorlukları anlatma anlamında size ne gibi sorumluluklar yükledi?

Düşünün bir tane siyahi kadınla tanışıyorsunuz, size diyor ki “Benim ilk öğrendiğim Türkçe sözcük kaç para”… Çünkü siyahi kadınlar direk seks işçisi olarak kodlanmış. Bir diğeri “Gecenin ikisinde kapıma geldiler aç kapıyı kaç paraysa veririz dediler” diyor. Yasadışı kaldıkları için polise de gidemiyorlar. Gittiklerinde muhatap bulamıyorlar. Kadını erkeği ucuz iş gücünden, asgari ücretin altında maaş almaya, uzun mesai saatlerinden sigortasız kaçak çalıştırılmaya kadar bir sürü zorluğu atlatarak hayatta kalmaya çalışıyor bu insanlar. Böyle bir hikayeyi anlatmak nasıl kolay olabilir ki? İlk başladığım günden beri neresinden tutsam hep eksik kalan bir şeyler varmış gibi hissediyorum. Daha da kötüsü Festus Okey davasında olduğu gibi 13 yılda bir arpa boyu yol alınamayan örnekleri gördükçe daha çok odağını vermeye çalışıyorsun. Maalesef hassas yerleri acımadıkça adalet mekanizmasının çalışmadığı bir toplumda yaşıyoruz.

Serhad’ın aşık olmasından sonra ilerleyen dakikaların adeta habercisi niteliğinde bir sembolik anlatımla gömleğinin çiviye takılıp yırtıldığını görüyoruz. Bu bilinçli bir tercih miydi yoksa bir anlık küçük bir kaza sonucu mu o sahne oluştu?

Yok kaza değil, bilinçli bir tercihle kurduk o sahneyi. Aslında bütün filmi böyle bir sembolik anlatım dili üzerine kurmaya çalıştım. Bu yüzden karakteri ve yaşayacaklarını ifa etmeye çalıştığım benzer sembolik anlatımların olduğu sahnelere çokça yer verdim. Serhad’ın film evreninde ilk kez Aida ile konuşması, onun numarasını alınca gülümsemesi gibi, üzerine giydiği gömleğin yırtılması da hikayenin gideceği yeri belirlemek açısından oldukça önemliydi.

Filmde iki Afrikalı oyuncu da yer alıyor. Oyuncu yönetimi anlamında bu isimlerle çalışmak size ne gibi kolaylık, zorluk veya tecrübeler sundu?

Afrika kökenli oyuncularımız açısından beni düşündüren tek şey oyuncu olmamalarıydı. Amnik(siyahi kadın oyuncu) filmde anlattığımız kadın karakterin yaşadıklarına tamamen uzak, modellik yaparak ve reklam filmlerinde oynayarak hayatını kazanıyordu. Saat satıcısını oynayan Mustafa ise gerçekten bir saat satıcısı. Kendisiyle sokakta saat satarken tanışmıştık. Her iki oyuncumuzda oldukça farklı kültürlerden geliyordu. Bir anlatmak istediğimiz hikayenin tam içinde, diğeri de tam dışındaydı. Bu yüzden ikisiyle de uzun uzun karakterler ve ne yapmak istediğim hakkında konuştuk. Onlar da ellerinden geleni yaptı. Nitekim sonunda gördük ki ikisinin de doğal bir oyunculuk yeteneği var.

Özellikle son yıllarda insanların uzun süre bir şeylere odaklanıp izleme tahammülü daha düşük seviyelerde. Bu noktada kısa filmler de eskiye nazaran daha çok ilgi görüyor. Bu durum hakkında düşünceleriniz neler?

Piyasaya dönük yapılan işleri bir kenara bırakırsak, uzun süre bir şeylere odaklanıp izleyememe durumumuzun tüketim toplumu alışkanlıkları ve bizim tüketme hızımızla ilgili bir şey olduğunu düşünüyorum. Her şeyi hemen hızlıca tüketmeye odaklanmış zayıf bir tahammül nereye yönelmiş olursa olsun sinemaya bir faydası olacağını sanmıyorum. Bu ilginin yöneldiği yere göre sinema yapmak, bence zamanla yapılan şeyi bir tüketim malzemesi haline getirir ve bir şekilde yapılan işin içini boşaltmaya başlar. Bu anlamda genelde sanatı, özelde sinemayı basitçe bir arz talep meselesi olarak görmememiz gerektiği kanısındayım. Hep aynı şeyi almak zorunda kalmış olan insanlar başka bir şeyi gerçekten isteyip istemediklerini bilebilirler mi? Böyle bir ikilemde kaldığımda ben bir film üreticisi olarak benden ne beklendiğinden ziyade, gerçekten ne yapmak istediğimi sorarım kendime.  Bu sorunun cevabı bence sinema yapma biçiminizi belirliyor. Kişisel olarak yaptığım filmlerin anlaşılmasını çok istiyorum ama onay beklemiyorum. Gerçekten sanatsal değeri olan işlerin herkesin baktığı yerden değil de gözümüzü kaçırdığımız, bakmadığımız yerlerden çıktığına inanıyorum. Bu anlamda film yaparken istedikleri gibi film yaparak beğenisi kazanacağım büyük ve mutlu bir kalabalığa seslenmektense, huzursuz bir azınlıkla oturup dertleşmeyi tercih ederim.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Burada konuştuğumuz kısa metraj film yapmakla uzun metraj yapmanın arasındaki zorluklarsa, kısa filmle başlayıp uzun metrajla devam etmeyi anlaşılır buluyorum çünkü sinema yapmak gerçekten zor bir süreç. Sanatın diğer dallarına benzemiyor. Mesela edebiyat hala onu yapan için en özgür alan. Kendi romanımı yazarken de hissetmiştim bu özgürlüğü çünkü sadece kendinize ihtiyacınız var ama sinema yapmak için çok yetenekli bir sürü insana, ilişkilere, desteklere ve en önemlisi dayanışmaya ihtiyacınız var. Bu yüzden daha uygulanabilir, kısa film gibi daha gerçekleştirilebilir bir yerden başlamak mantıklı ama bu demek değil ki biri diğerinden daha önemli. Kişisel olarak bir filmin süresinin ne kadar olması gerekiyorsa o kadar olması gerektiğine inanıyorum. Bu süre bazen uzun olur, bazen kısa… Buna biraz da hikayenin ilerleyişi yön verir gibi geliyor bana. Buna bir zaman biçmek, uzun olunca değerli, kısa olunca bir sıçrama tahtası gibi görmek çok sevdiğim bir yaklaşım değil.

Son olarak üzerinde çalıştığınız başka kısa metraj projeniz varsa ufak tüyolar alabilir miyiz?

Yeni kısa filmim Bahçeler Put Kesildi’nin çekimlerini henüz bitirdik. Önümüzdeki süreçte post prodüksiyonunu tamamlayıp festivallere katılmayı planlıyoruz.  Umarım salgın fırsat verir ve festivallerde hep birlikte izleme şansımız olur.

 

Halil Şimşek

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir