‘Filmleri Sinemada İzleyenler Hep Var Olacak’

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serimde bugün sizlere on yedinci kez merhaba diyorum. Bir yılı aşkın süredir devam eden pandemi, sinema sanatında büyük değişimlere neden oldu. Bu değişimlerden biri de hiç kuşku yok ki filmlerde işlenen bireyse konular ve pandemiyi odak noktasına alan anlatılar oldu. Bugün de tam anlamıyla bir pandemi filmi diyebileceğimiz ve tamamen bu süreçten beslenerek oluşup çekilen bir filmi yönetmeniyle konuşacağım. Serinin bu haftasında üzerine konuşacağımız kısa film, salgın süresi boyunca vaktini tek başına evde geçirmek zorunda olan genç bir kadının varoluş sancılarına yer verdiği Kendini Yalnızca Kendinde Yok Et olacak

Bu haftanın röportajında daha yakından tanıyacağımız isim, Kendini Yalnızca Kendinde Yok Et filminin yönetmeni, senaristi, kurgucusu ve başrol oyuncusu Nihan Belgin olacak. Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyon süreci tahmin edileceği üzere pandemi süreciyle birlikte çok kısa bir süreç içinde olgunlaşmış gibi duruyor. Tüm bu süreçlerin toplam süresi ne kadar sürdü?

Bir film için hızlı sayılabilecek iki aylık bir süreçti. Fikir oluştuktan sonra senaryoyu yazarken zaman zaman üzerimde baskı hissettim çünkü sokakların o bomboş halini mutlaka yakalamak istiyordum. Yasaklar bittiğinde aynı atmosferi sağlamak pek mümkün olmayacaktı.  Bir yandan tam da o an yaşananlardan hareketle senaryoyu yazdığım için sürekli yeni detaylar, fikirler beliriyordu. Çekerken ve çektikten sonra bile senaryoda ufak değişiklikler yapmaya devam ediyordum. Dış çekimlerde spontane yakaladığımız planlar da filme dahil oldu. Yani çok devinimli ve enteresan bir yaratım süreciydi benim için.

Filmi izledikten sonra diyebileceğimiz şeylerden ilki, korona virüsün bu filmin oluşmasında temel faktör olduğu. Filmin hikayesinin nasıl şekillendiğini daha ayrıntılı şekilde sizden de dinleyebilir miyiz?

Hep birlikte bir pandemi deneyimliyoruz. Elbette tarihte birçok örneği var fakat şu an yaşayan jenerasyonlar olarak bu bizim için bir ilk. O yüzden Mart ayında tüm dünya kapandığında hayatımızda ilk defa eve kapandık; iş hayatımız ve sosyal hayatımız bambaşka yerlere evrildi. Bu süreçte herkes ortak bir isyan içindeyken ben biraz farklı duygular hissettim. Sessizlik bana iyi gelmişti. O günlerde çokça duyduğumuz normalleşme kavramı beni birçok şeyi sorgulamaya itti. Şehrin kaosu, sosyal hayatımız ve kendimizle ilişkimiz acaba ne kadar normaldi? İşte bu soruların ekseninde filmin hikayesi ortaya çıktı.

Film, ismiyle de oldukça dikkat çekiyor. “Kendini Yalnızca Kendinle Var Et” gibi bir alternatif de varken ismi neden “Kendini Yalnızca Kendinde Yok Et” oldu?

Filmin ismi beni çok etkileyen bir şairin dizelerinden… “Başkaları cehennemdir, Dikkat et! Ve kendini yalnızca kendinde yok et.” Jean Paul Sartre. Ve bence insan önce kendini yok etmeli, var olabilmek adına…

Filmin teknik ayrıntılarına yakından baktığımızda ise siyah beyaz formatı, hafif karıncalı görüntüleri ve hafif cızırtılı sesleri nostaljik bir film hissiyatı bırakıyor seyircide. Bu tercihinizin nedenini öğrenebilir miyiz?

Film bir yanıyla karşıtlıklar üzerine kurulu. Ve siyah-beyaz kontrast bir ifade biçimi olduğu için filmin hissiyatıyla bütünleşeceğini düşündüm, öyle de oldu. Hem görüntüde hem de seste olan 35mm efekti de yine bu hissiyata ve filmin atmosferine katkı sağladı. Tabi benim analog düşkünlüğümün de bu seçimde ufak bir payı vardır.

Salgın boyunca vaktini evde geçirmek zorunda olan genç bir kadının varoluş sancılarına odaklanan ve bunları tamamı boyunca bir iç ses olarak seyirciye veren film, bu yönüyle de bir farklılık yaratıyor. Böylesine bir tercihin senaryo yazım sürecinde sizi zorladığı noktalar oldu mu?

Sanırım hikayenin otobiyografik bir tarafı olduğu için beni çok fazla zorlamadı. Evet, bir yandan yazar ve yönetmen olarak bu genç kadının hikayesine dışardan bakıyordum ama diğer taraftan da -belki- hayatta her zaman benimle olan iç sesime kulak verip onun üzerinden kurgusal bir hikaye yaratıyordum. Zorlu diyebileceğim kısım hem çekmek hem oynamaktı, o yüzden her set gününün gecesinde çekilen sahneleri kurgulayıp içime sinmeyen planları tekrar çekiyordum.

Filmin yönetmeni, senaristi, kurgucusu, başrol oyuncusu olup müziklerini de siz yaptınız. Bu durum size ne gibi avantajlar veya dezavantajlar sundu?

Bugüne kadarki birçok projede yine bu şekilde yazdım, yönettim, oynadım ve kurguladım. Belki çocukluğumdan beri sinemanın içinde olduğumdan tüm bunları bir arada yapmak bana çok doğal geliyor. Filmi oluşturmak fikirden başlayıp perdeye kadar uzanan bütünlüklü bir süreç benim için. Yazmak, yönetmek, oynamak ve kurgulamak ekseninde çok daha içsel bir dünya yaratabiliyorum. Ayrıca yönetmenlik birçok farklı alandan besleniyor. İlgilendiğim ve bildiğim her şey; neyi-nasıl çekeceğim konusunda bana ilham veriyor. Mesela kurgu bilmek bana çok şey katıyor. Tabii ki bazı durumlarda kurgucularla da çalışıyorum ama çektiklerimi tamamen birinin eline bırakmak düşüncesi benim için korkutucu. Müdahale edebileceğimi bilmek bile rahatlatıcı. Çekeceğim filmin ne kadar, neresinde olmam gerektiğini de projenin kendisi bana hissettiriyor. Ben de mümkün olduğunca o yoldan ilerliyorum.

Pandemiyle birlikte her birimiz adeta kendi yalnızlığımızda varoluşumuzu sorgulamaya başladık. Siz bu süreçte kendi varoluşunuz ve hayattaki amacınız hakkında nasıl bir sonuca ulaştınız?

Bana göre varoluş ve hayat amacıyla ilgili kesin bir sonuca ulaşmak pek mümkün değil. Ben ancak bunu sorgulayan filmler yaparak bu konu üzerine birtakım düşünceler geliştirebilir, sorular sorabilirim. Zaten çok belirgin bir şekilde dayatmalı/mesajlı olan bir anlatımı da benimsemiş değilim. Ben işin biraz daha soru sorma tarafındayım. Yaşadığımız bu süreçle ilgili belki şunu söyleyebilirim; kendimle daha fazla yakınlaşmış hissettiğimden, hayat biraz daha çekilebilir bir yer oldu benim için. Üretmek istediklerimin peşinden koşabildiğim sürece de huzurluyum.

Pandemi sürecinde sinema sanatı da değişime açık bir konuma geldi diyebiliriz. Mevcut koşullarda uzun metrajlı film çekmek çok zorlu bir süreç olduğu için yönetmenler kısa film çekmeye biraz daha odaklanabilir ve önümüzdeki birkaç yıl içinde bunun sonuçlarını daha net görebiliriz. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

Evde film izleme, ilk olarak 1970’li yıllarda Betamax kasetlerle hayatımıza girip sonrasında VHS’ler, DVD’ler ve en kötüsü olan korsan sitelerle varlığını sürdürdü. Son yıllarda da bu alışkanlık gitgide arttı. İşin içine dijital platformların da girmesiyle aslında sinema salonları için kaçınılmaz olan durum pandemiyle birlikte hızlanmış oldu. Şimdi hepimizin endişesi; “normalleşme” yaşandığında seyirci salonlara dönecek mi? Yoksa artık yeni film izleme alışkanlığından mı devam edecek? Bunu süreçte göreceğiz. Ben kendi adıma sinema salonlarının tamamen kapanacağına inanmıyorum. Fakat dünyanın geldiği bu noktada “film sinemada izlenir” görüşü kadar sert bir yerde de durmuyorum çünkü bu bizi kısıtlar. Önemli olan anlatılan hikayenin insanlara ulaşması. Filmi sinemada izlemek çok özel bir deneyim. Perde için film yapmak da bambaşka bir yaratım süreci. Perdede her şey çok büyük ve en ufak detay bile göz önünde, o yüzden bir sinema filmini ekrandan izlediğinizde kaçırdığınız birçok şey olabilir. Resmin köşesindeki bir ayrıntı ya da arkadan gelen bir ses gibi. Yani evet, teknolojinin getirdikleriyle birtakım şeyler kılık değiştirse de bugün nasıl ki müziği hala plaktan dinleyenler var, filmleri de sinemada izleyenler her zaman var olacak. Burada kısa metraj – uzun metraj mevzusuna gelirsek, dünyada kısa filmin algısı bizdekinden çok farklı. O nedenle pandeminin kısa metraja yönelmede direkt bir etkisi olur mu bilemiyorum. Uzun metrajlı bağımsız sinema yapmak başlı başına her zaman zorlu bir süreç. Kısa filme bir yönelme söz konusu olacaksa bu büyük ihtimalle gösterim alanlarının genişlemesiyle doğru orantılı olacaktır ki dijital platformlar bu anlamda önemli bir mecra.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Evet, yıllardır tartıştığımız bir konu bu. Bizde genellikle, kısa filmin bir tür olduğu es geçiliyor. Dediğiniz gibi sanki uzun metraja geçmek adına kısa film çekiliyor gibi bir algı var. Halbuki kısa metraj ve uzun metraj; edebiyatın türleri öykü ve roman gibi. Ancak sinema çok maliyetli bir sanat olduğu için uzun metraj çekmeden önce, bir yönetmenin kısa metraj deneyimlemesinin iyi bir fikir olduğunu göz ardı etmiyorum ben. Yanlış olan salt böyle bakmak kısa filme. Yani bir yönetmen hayatı boyunca yalnızca kısa metraj filmler çekebilir.

Son olarak üzerinde çalıştığınız başka kısa veya uzun metraj projeleriniz varsa ufak tüyolar alabilir miyiz?

Senaryosu üzerine çalıştığım bir dokü-drama projem var. Proje için T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan destek aldım ve 2021’in ilk yarısında çekmeyi planlıyorum. Fransa’da fotoğrafın icat edilmesinden hemen sonra bizim topraklarımıza gelmesiyle gelişen olayları sinematik sahnelerin de olduğu bir anlatımla kurguluyorum. Onun dışında şu an için kafamın içinde dönen bir uzun metraj fikri var.

Halil Şimşek

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir