“Bilmediğimi Deneyerek Öğrendiğimi Düşünüyorum”

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin 99. haftasından herkese merhaba. Kısa veya uzun metraj fark etmeksizin tek mekan hikayeleri çoğu zaman ilgi çekici olup hakkı verilerek yazılıp çekildiği takdirde inanılmaz işlerin ortaya çıktığı türlerden biri olabiliyor. Bunun riskini alan Buse Halaçoğlu da bu haftaki konuğum olacak. 35 yaşlarında yalnız, başarısız ve umutsuz bir adamın, kadınla sorunlarını konuşmak için organize ettiği bir oyunu izlediğimiz ve başrollerinde Özer Arslan ile Burcu Halaçoğlu’nun yer aldığı Ben ve O, üzerine konuşacağımız film olacak.

Filmin yönetmeni Buse Halaçoğu ile gerçekleştirdiğim bu röportajda filmi, hikayesi, çekimleri, gelecek hedefleri ve merak ettiğim başka noktaları da konuşma fırsatı buldum.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Buse Halaçoğlu’nu bize nasıl anlatırsınız?

Anne baba öğretmen bir memur ailenin ikinci çocuğuyum. Bizimle birlikte değişen, fikirlere açık ve çok destekleyici anne ve babam, bana her zaman cesaret ve ilham veren bir ablam var. Malum memur sınıfı olmanın getirdiği; geleceğini kendin inşa etme ve kendi ayakları üzerinde durma sorumluluğun da etkisiyle kendimi sıklıkla ders çalışırken hatırladığım bir okul çağım oldu. O zamanlar iyi bir üniversitede okumak geleceğimi garantilemek gibi görünse de bunu en merak ettiğim alanda yapmak, hayatı öğreten bir yerde ve en merak ettiğim şehir, İstanbul’da olmak istedim. 2008 yılında Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanarak Aydın’dan İstanbul’a geldim. İstanbul’da yaşamaya başlamak ve Boğaziçi Üniversitesi’nde okumak benim için tam anlamıyla merakla büyümekti diyebilirim. Mezun olduktan sonra sinema alanında deneyim kazanmak için yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya, kendimi akademik olarak da desteklemek için Kadir Has Üniversitesi Sinema ve Televizyon Programı’nda yüksek lisans yapmaya başladım. 2016 yılında üniversiteden beri üzerinde çalıştığım ilk kısa filmim Gecenin Ardından’ı bitirme projem olarak çektim. Yaklaşık 10 yıldır da sinema filmleri, dijital platform dizileri ve reklam projelerinde yönetmen yardımcısı olarak çalışıyorum. Herkesin hemfikir olduğu ve benim de zamanla kabul edip inandığım üzere tipik bir oğlak burcuyum. Odaklandıysam bir şeye, onun için çok çalışmayı ve emek harcamayı severim. Nietzsche’nin sözlerinden etkilenir ve esinlenirim. İnsan psikolojisini merak ederim. Hikayeler düşleyip film yapmak da şimdilik hayat amacım diyebilirim.

2013 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldunuz fakat daha sonra tercihiniz sinemaya yöneldi. Bu noktada sizi sinemaya daha da yaklaştıran bir kırılma noktası ne oldu?

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü, tercih etmeden önce takip ettiğim ve meraklı olduğum bir bölümdü. Her ne kadar sonrasında bambaşka gibi görünen bir alana yönelmiş olsam da bana sorsalar yine aynı bölümü, aynı üniversitede okumak isterim derim. Hem okuduğum bölümün bana kattıkları hem de Boğaziçi Üniversitesi’nin bana açtığı vizyon ve yollar beni her anlamda, her zaman besledi. Senaryo yazma ve film yapma hayalleriyle de yine orada tanıştım. Mithat Alam Film Merkezi, kısa film grupları, Sinema Sertifika Programı içindeki film dersleri bu anlamda fitili ateşledi. Hatta ilk kısa filmimin senaryosunu da bu derslerden birinde yazmıştım. Ancak asıl kırılma; dördüncü sınıfta Erasmus Programı için Danimarka’da bulunduğum ilk günlerde bir kısa film grubu ile karşılaşmamla başladı. Orada hayallerim büyüdü, serpildi. Geri döndüğümde film çekmek istediğime çoktan karar vermiştim. Kararımdan pek pişman olmamakla birlikle bazen okuduğum bölümün hakkını da veremediğimi düşünürüm. Böyle bölümleri keşke şimdiki yaşımızda tekrar okuma şansımız olsa.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyonu ne kadar sürede tamamlandı?

Ben ve O, ilk filmime göre daha hızlı karar verdiğim ve harekete geçtiğim bir filmdi. Yine de senaryonun ilk versiyonuyla filmin çekimi arasında neredeyse bir yıl olduğunu söyleyebilirim. Senaryonun ilk versiyonunu yazdıktan sonra biraz ara vermek ve uzaklaşmak bana kişisel olarak iyi hissettiriyor. Biraz zaman geçtikten sonra senaryonun başına tekrar oturduğumda bambaşka detaylar ve derinlikler keşfediyorum. Bu noktada bir not olarak belirtmeliyim ki uzun süredir devam ettiğim yönetmen yardımcılığı mesleği, kendi filmlerimin de prodüksiyon detaylarını yazım sürecinde hayal ve tasvir etmeme ve bu sayede de prodüksiyon sürecini kısaltmama çokça yardımcı oluyor. Filmin kurgu süresine gelince; yine senaryo sürecine benzer motivasyonla, versiyonlar arası birkaç gün ya da haftalık molalar vermeyi tercih ettim. Sonuç olarak iki günde çektiğimiz filmi beş ay sonra tamamen finalize ederek bir buçuk yılda tamamlamış olduk.

Filmi ayrıntılı konuşmadan önce hikayenin nasıl oluştuğundan bahsedelim dilerseniz.

İlk kısa filmimin sonrası deneyimsizlik ve maddi sıkıntılar nedeniyle yaşadığım hayal kırıklığı çok uzun süre film çekmekten korkmama ve uzak durmama neden olmuştu. Ben ve O da tam da bu noktada öncelikle kendime ve hayallerinin peşinden gitmeye bir nedenle korkan çoğumuza bir paylaşım ya da motivasyon olarak belirdi aklımda. Sorular sormakla başladı. “Sen kendine ne kadar inanıyorsun?”, “Sen kendini mutlu etmek için ne yapıyorsun?”, “Peki sen kendini ne kadar sevdin?”… Bu sorulara doğru cevabı ancak kendimizin verebilecek olması düşüncesi beni kendi kendimizle yaşadığımız bir tartışmaya, insan zihnine davet etti. Ben ve O, bir insanın, gözlerini bir anlığına kapatıp açtığı zaman diliminde kafasının içinde kendi kendine yaptığı tartışmayı tasvir etme fikriyle ortaya çıktı.

35 yaşlarında yalnız, başarısız ve umutsuz bir adamın, kadınla sorunlarını konuşmak için organize ettiği bir oyunu izliyoruz filmde. Esasında izlemek ifadesinden ziyade seyircisini de o odanın içinde bir köşeye hapsediyor Ben ve O. Bu anlatım tercihi projenin başından belli miydi yoksa farklı alternatifler içinden en doğrusu olarak bunu mu seçtiniz?

Bu tarz hikayeleri işlerken birçok farklı anlatım şekli denenebilir. Bir ev, bir orman, denizin altı gibi birçok mekan insan zihnini tasvir edebilir ve canlandırabilir. Benim için ise en başından beri ana karakterimin zihninin içi; kapısı kilitli bir bodrum katıydı. Bu anlamda mahsur kalmak, saklanmak, kaçmak bu tasarımın alt anlamlarıdır benim için. Burada bulunmalarının sebebini bir oyun gibi göstererek, sonradan fark edileceği üzere karakterlerin konuşmaya mecbur kaldıkları bir alan yaratmak istedim. Bu kilitli bodrum katının içi zamanla doldu ve yeşillendi. Çekim açılarımızda da bilinçli bir tercihle sadece tek tarafa doğru çalıştık ve odanın bir tarafını hiç görmemeye özen gösterdik. Aslında dediğiniz gibi orayı seyirciye yani ortak hisler paylaşan herkese bırakmaktı amacımız. Bu tasarım; seyirciye, sadece izleyici değil de aslında benzer duygular ve sorular içindeki kendisinin de oyunun bir parçası olduğunu hatırlatmak açısından benim için önemliydi.

Hikayede karakterlerin ismini hiçbir şekilde duymuyoruz. Bunun yanı sıra zaman ve mekanın neresi olduğu hakkında da en ufak bir bilgimiz mevcut değil. Zaman, mekan ve kişilikten soyutlanmış bu tercihin özel bir sebebi var mı?

Bu noktada biraz adam ve kadından bahsetmek gerekiyor sanırım. Filmin Adam’ı hayatta tutunmak için mücadele eden, çabalayan ama başaramadığını, yeterince iyi olmadığını düşünen biri. Yapamadığı, yetemediği her şey onun üzerinde yük. Ama en derinden hiç sevgi görmediğine ve yapayalnız olduğuna inanıyor. Ben ona hepimiz diyorum. Zaman zaman yalnızlık, başarısızlık ve yetememe hissinden mustarip olup onunla mücadele etmeye çalışan her birimiz. Kadını ise konumlandırabileceğimiz birçok yer var. Ona iç ses diyebiliriz, üst benlik ya da yüksek benlik. Aslında adamla değişen, dönüşen, onun ritmine ayak uyduran bir karakter. Yüzleşmenin dinamiği, en dürüst hali. Adam ve kadın, ying ve yang. Onların kadın-erkek olarak başlayan ilişkisi bu anlamda zamanla çokça değişiyor ve dönüşüyor. Amaç, seyirciyi zaman ve mekan algısının kaybolduğu tekrar eden bir döngünün içine çekmek.

Uzun metraj filmlerde dahi tek mekan kullanımı hiç kolay değilken siz belirli bir sürede anlatmak istediğinizi en etkili şekilde sunmak zorunda olduğunuz kısa film türünde bunu tercih etmişsiniz. Bu durumun sizi senaryo yazımı ve filmin çekim sürecinde zorladığı noktalar oldu mu?

Özellikle tek mekân üzerine çalışmak bilinçli bir tercihti. İlk filmimde yaşadığım zorlukları bu sefer bir nebze de olsa azaltmak istedim. Tek mekan, iki oyuncu. Prodüksiyonunun daha kolay ve ucuz olacağını düşünmüştüm. Pek öyle olmadı tabii. Bunda hem senaryoyu yazarken hem de tasarımı düşlerken biraz fazla detaycı olmamın da etkisi olmuştur. Genelde sınırları zorlayarak, bilmediğimi deneyerek öğrendiğimi düşünüyorum. Her yeni çalıştığım filme de kendim için öğrenme alanı olarak bakmayı seviyorum. Tek mekanda çalışma deneyimi de bu noktada bana çok şey öğretti. Mekanın da dar olması bizi tasarıma odaklanmaya ve detaylı dekupaj çalışmasıyla planları çeşitlendirmeye yönlendirdi. Limitler bizi kısıtlıyor gibi görünse de aslında renklendiriyor bence.

Filmin akışı her ne kadar tek mekana sıkışmış olsa da kadın ve erkek arasındaki diyaloglar hikayenin temposunu diri tutarken anlatımı da monotonluktan kurtarıyor. 23 dakika gibi hiç de azımsanmayacak bir süreyi de göz önüne aldığımızda diyalog yazımında nelere dikkat ettiniz?

İtiraf ediyorum filmin ilk kurgusu 28 dakika civarıydı. 23 dakikaya düşürmek bile benim için çok üzücüydü. Kısaltma sürecinde ilk gidenler de özellikle kullanmak istediğim cümle tekrarları oldu. Diyalog yazmayı ne kadar sevsem de bir yandan da hep şüpheli olurum ve korktuğumu da belirtmeliyim. Bence zor bir şey gerçek ve doğal diyalog yazmak. Bir şeyi anlatamadığında diyaloga başvurursun gibi genel bir algı ve inanış var. Ait olmadığı yerde her şeyin ayrık durması, sırıtması gibi sanırım. O yüzden ilk hedefim her zaman doğal bir akış yakalamaktı. Ve bu akışı birinci bölüm ve ikinci bölüm arasındaki geçiş ve motivasyon dönüşümünü her zaman aklımın bir köşesinde tutarak yapmalıydım. Senaryonun ilk versiyonlarından itibaren arka arkaya gelen cümlelerin anlamları benim için çok önemli oldu. Her bir cümle en az üç farklı şekilde yazılmıştır belki de. İlerleyen versiyonlarda da kodlara göre pasajları yer değiştirdim. İnişler, çıkışlar, duygusal anlar. Bu noktada da hem senaryolarımı okuttuğum değerli arkadaşlarımın hem de oyuncularımın yorum ve görüşlerinin son versiyonda önemli katkıları olduğunu belirtmeliyim. Diyalogların bir noktada benden çıkıp son revizesinin sette, oyuncular tarafından, onların sesleriyle gerçekleştiğine inanıyorum. Karakterlere son halini onlar veriyor.

Adamın organize ettiği oyun, her ikisinin de dakikalar geçtikçe kendi kırgınlık ve korkularıyla yüzleşmelerine yol açıyor. Kendimizle, yaptıklarımızla, yaşadıklarımızla ve tercihlerimizle yüz yüze gelmek, istenen sonuca ulaşmak için tek başına yeterli mi sizce?

Tek başına yeterli ya da değil bunu elbette bilemem ama bence bir adım ve başlangıç olabilir. Kendimizi daha çok tanımak, kabul etmek, yaptıklarımızın ve tercihlerimizin sorumluğunu almak. Bize göre kötü bir tercih yaptığımızda ya da hata yaptığımızda mesela, ilk eğilimimiz genelde kendimizi suçlamak, kendimize kızmak oluyor. Ne zaman ki sebebini düşünmeye başladık -korkularımız, kırgınlıklarımız vs.- o zaman öğrenmeye başlıyoruz gibi geliyor bana. Düşünmeye, anlamaya başlıyoruz kendimizi. İstenilen sonuca ulaştırır mı bu bizi bilmem ama yolu değiştirir belki. İstenen sonuç bile değişebilir kim bilir.

Filmdeki karakterler her ne kadar birbirlerine karşı bir hesaplaşmanın içinde olsalar da kendilerine karşı da bir ölçme-değerlendirmenin içindeler. Siz de kişisel olarak kendi hayatınıza dair hesaplaşmaları çok sık yaşar mısınız?

Bilinçli ya da bilinçsiz bence herkes zaman zaman yaşıyor. Hele biraz büyüyüp yaş aldıkça. Sanırım kendimizle daha çok yalnız kalma şansı buluyoruz. Düşüncelere dalıyoruz. İyi ya da kötü, ölçüp biçip kararlar veriyoruz.

Oyuncularınızın performansı ve uyumuna da ayrı bir parantez açmak gerekiyor hiç kuşku yok ki. Özer Arslan ve Burcu Halaçoğlu ile çalışmanızdan bahseder misiniz?

Ben de ikisiyle de çalışmaktan ne kadar mutlu olduğumu özellikle söylemeliyim. Onları filmin prova sürecinde ve çekiminde biraz fazlaca yormuş olabilirim. Birlikte bolca konuştuğumuz, bazen sadece durduğumuz provalar yaptık. Çekimde de monotonluğu kırmak adına bol hareketli bir akışımız ve kesmeden akıttığım uzun sahneler vardı. Adam karakteri benim için hüzün ve kırgınlığı temsil ediyordu. Özer sayesinde hem çok derin hem de hepimiz gibi, tanıdık bir yerden gördüm karakteri. Kadın karakteri ise bildiğimiz gördüğümüz kimse gibi değildi, yoktu aslında. Burcu da bu yepyeni karaktere can verirken Adam’ın ritmiyle değiştirdiği rollerini geçişlerle süsleyerek her an şaşırttı beni. İkisine de hayranım.

Filmin tek mekan yapısı ve hikayesi biraz daha zenginleştirilerek bir tiyatro oyununa da uyarlanabilir gibi. Böyle bir düşünceniz ve hayaliniz var mı?

Tasarımı yaparken de çokça konuştuğumuz bir konuydu bu. Elbette geliştirilip çalışılabilir. Ancak deneyimlemediğim bir alan olduğu için kendi adıma zaman ayırabilecek bir dönemimde olmak isterim. Hem iş yoğunluğum ve hem de yeni projeler nedeniyle benim için biraz ertelenecek bir plan gibi görünüyor. İleride gerçekleştirmek isteyen olursa da tekliflere açığım.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Maalesef bu bence öncelikle görünürlük ve maddi getirisinin olmamasıyla ilgili bir durum. Kısa filmlerin ülkemizde gösterim alanları çok kısıtlı ve harcanılan paranın geri dönüş oranı çok düşük. Film çekmenin bu kadar maliyetli olduğu bir sistemde hele bunu hiçbir destek almadan kendi bütçenizle devam ettirmeye çalışmak sürdürülebilir görünmüyor. Sıçramadan ziyade bazen de hayalini kurduğumuz şeyi sürdürmek için de farklı yollar aramaya yöneliyoruz. Devam edebilmek için destek bulabileceğimiz ve yatırım yapılacak alanlar arıyoruz. Ayrıca daha uzun hikayeler hayal etmek bana sadece sıçramak için değil, daha çoğunu deneyimleme isteği olarak da görünüyor. Bazen hikaye de kendiliğinden size o yolu açabiliyor. Uzun metraj çekmeye başlamanın kısa film çekmeye devam etmeye engel olduğunu düşünmüyorum.

İlerleyen süreç için üzerinde çalıştığınız başka projeler varsa ufak tüyolar alabilir miyiz?

Suç-gerilim türünde bir kısa film üzerine çalışıyorum. Şiddetin kişisel ve toplumsal etkisi üzerine bir süredir araştırmalar yapıyordum. Hemen hemen her gün karşılaştığımız ya da ekranlarda ters motivasyonla izlediğimiz bu davranış şeklinin asıl nedenleri ve sonrasındaki toplumsal etkilerini yok saymadan ve çarpıtmadan işlemenin önemli olduğunu düşünüyorum. Alternatif ve sert bir hikayesi olduğu için sanırım ülke içinde ana fonlardan destek alamadım. Ben de şansımı yurt dışında deniyorum. 2024 başında çekim sürecine girmeyi hedefliyoruz.

PAYLAŞ

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir