FilmArası Dergisi

Yepyeni Ahit

“Ondan yemeyin ve ona dokunmayın ki ölmeyesiniz’ dedi. Ve yılan, kadına ‘Katiyen ölmezsiniz’ dedi. Çünkü Allah bilir ki, ondan yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak ve iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız’(Tevrat, Tekvin 3-5)

Hristiyan inancının temel dayanağı olan İlk Günah’ın cezası ölümdür. Böylece ölüm; yasak meyve, ilk günah kavramlarıyla ilişkilendirildi. Tanrı’nın otoritesinin yerleşmesi açısından ölüm en temel olgu olarak ele alındı. Meşruiyetini Tanrı’dan alan, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak görülen, geleneksel düzenin üzerine kurgulanacağı iktidar olgusu da Tanrı’ya özgü öldürme cezasını, kendi iktidarının en önemli mekanizması olarak elinde bulundurdu. Dolayısıyla ceza verme yetkisi ve öldürme hakkının gerek teolojik anlamda, gerekse de siyasal anlamda en temel iktidar dayanağı ve göstergesi olduğunu vurgulamalıyız. Jean Baudrillard, “Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm” kitabında ölüm ve iktidar ilişkisini şöyle ele alacaktır:

“…son aşamada iktidar denilen şey ölümün güdümlenmesi ve yönetilmesi üzerine kurulmuştur.(…)Tarihsel açıdan kilise (dine dayalı) iktidarının: ölüm tekeli ve ölülerle olan ilişkileri denetleme ayrıcalığına sahip olma üzerine kurulduğu bilinmektedir. Ölülerin oluşturduğu alan: birileri tarafından ele geçirildikten sonra, zorunlu bir aracı kurum vasıtasıyla, kendisine yeniden değiş tokuş edilebilme özelliği kazandırılan ilk alandır. İktidar, bu ölüm denilen engel üzerine oturtulmaktadır.”(Baudrillard, 2002: 203-204)

25954611732_1a1a80a14a_o

İktidarın kurulmasının en önemli aracı korkudur. Korku ve endişe her türlü sistemin üzerine dayandığı en başat araçlardır. Ölümse insanoğlu için hiç kuşkusuz en büyük korku kaynağıdır. İktidarın ölüm korkusu üzerine kurgulanması gibi, ölümün kendisi de başlı başına en büyük otorite olarak çıkar karşımıza. Çünkü ıskalama ihtimali olmayan bir seri katil gibidir ölümün kendisi. Franz Kafka, bir aforizmasında intihar olgusunu anlatırken, aslında ölüme gönderme yapar. Kaçınılmazlığına ve ceza özelliğine vurgu yaptığı ölümü, darağacı metaforuyla karşılar: “İntihar eden kişi, hapishanenin avlusunda darağacı kurulduğunu gören, bu darağacının kendisi için kurulduğu kuruntusuna kapılıp, geceleyin hücresinden kaçarak kendini asan bir tutukludur.” Yaşamı hapishane, darağacını da ölümle ilişkilendiren Kafka için insan, bu hapishanede tutukludan başka bir şey değildir. Kafka’nın düşünce dünyasını şekillendiren kaçınılmazlık olgusu, en temelinde ölümle ve iktidarla ilişkilidir. Her türlü mutlak iktidar, tebasına kaçış alanı bırakmaz. Tek girişi olan, çıkışı bulunmayan sürekli tehditler altında yaşanması gereken bir ‘Yuva’dan ibarettir hayat.

Fakat Tanrı’nın iktidarını belirleyen salt ölümün kendisi değildir. Aynı zamanda ölümün kendine has özelliğidir de. Tek başına ölüm, Tanrı’nın iktidarına yol açmaz. Zaten öleceğini bilen insanoğlu için asıl mesele zamanla ilgilidir. Ölüm zamanının bilinmemesi, o zamanın ‘sadece Tanrı tarafından biliniyor olması’ o mutlak iktidarın asıl temel özelliğidir. “Ölümlü insanlar, zamanın elinde rehindir hep” diyen Yusuf Has Hacib, işte tam da bu duruma vurgu yapar. Dolayısıyla Tanrısal iktidarın sorgulanmasına iki temel neden etki edecektir. Birincisi ölümsüzlük, ikincisi ise ölüm zamanının bilinmesi. Birincisinde ilk günahın neden olduğu ceza durumu ortadan kalkmıştır. Bu nedenle Tanrı’ya ve dinlere gerek kalmaz. İkinci durumdaysa insanın öleceği zamanı bilmesi ile yaşamın temel bilinmezliği ortadan kalkacak ve kişinin yaşama bakışı değişecektir. Öleceği anı bilen kişi artık ne zamanın elinde esirdir, ne de hücresinde o anı bekleyen bir tutuklu. Bu durum da Tanrı ve dinin otoritesini ortadan kaldırır.

25444584863_dfa5563bca_o

 

İşte az film yapmasıyla tanınan Jaco Van Dormael de 2015 yapımı “Yepyeni Ahit” filminde bu temadan hareket ederek dinleri, Tanrı’yı ve ölüm olgusu üzerine kurulu sistemi sorguluyor. Filmde acımasız bir Baba (Tanrı), onun şiddetine boyun eğen karısı (Meryem Ana), yıllar evvel çarmıha gerilmiş oğulları (Bir ikon olarak İsa) ve bu otoriter düzene başkaldıran kızları Ea, klastrofobik bir evde yaşamaktadırlar. Dünya ise, şiddet yanlısı Baba’nın bir bilgisayar simülasyonundan başka bir şey değildir. Dünyaya dair tüm düzen bu bilgisayar aracılığıyla bizzat Baba tarafından kurgulanmaktadır. İnsanoğlunun esiri olduğu yazgı, bir bilgisayar yazılımıdır. Ancak Ea, ağabeyinden aldığı cesaretle Baba’sının düzenine çomak sokmaya niyetlidir. Bunun için de yeryüzünde ağabeyinin 12 havarisine ilaveten 6 havari daha bulması ve onlarla Yepyeni Ahit’i yazması gerekmektedir. Baba’sının gizli odasına girer ve o simülasyon evrenini ele geçirir. Tüm insanların cep telefonlarına ölecekleri tarihi gönderir. İşte o andan itibaren yeryüzündeki insanların yaşama dair algıları değişecektir. Böylece, dünyada kız çocuk temelli ve iktidara dayanmayan bir yaşam oluşur. Bu otoritesizliğe dayalı yeni düzen, ta ki annenin bilgisayarı yeniden başlatmasına kadar sürecektir.

Kötülüğün egemen olduğu bu dünyayı “Tanrı var mıdır bilmiyorum. Ancak varsa umarım iyi bir mazereti de vardır.” diyen Woody Allen’ın sorgulaması gibi Ea da, babasının kurduğu düzeni, “İnsanlara yaptığın mide bulandırıcı. Kendini eğlendirmek için onlara eziyet ediyorsun(…) Herhangi birisi daha iyisini yapar.”diyerek sorgular. Ea yazacağı Yepyeni Ahit için de ‘Havarilerin benim hakkımda konuşmalarını istemiyorum.’ der. Bunun üzerine ağabeyi İsa, ‘Kendileri hakkında yazsınlar. Havarilerin kendilerinden bahsettiği yepyeni bir ahit’ diyerek insanı merkez alan iktidarı olmayan, anarşist bir düzeni işaret eder. Zaten ölümün bilinmezliği nasıl insanlar üzerindeki iktidarların nedeni olmuşsa, bu bilinmezliğin çözülmesi de insana dayanan otoritesiz bir sistemin habercisi olacaktır. Ölüm tarihi bilgisinin insanlara gönderildiğini duyan Baba,  iktidarının elden gidişini şu cümlelerle anlatır: “Önceden ipler elimdeydi. Ne zaman öleceklerini bilmiyorlardı. Kontrol bendeydi. Şimdiyse biliyorlar. Tezgaha gelmeyecekler. Hayatlarıyla ne yapacaklarını seçebilirler (…) Ya kardeşi (İsa) gibi kendine fanatikler bulursa? Kendilerini bataktan kurtulmayı öğrettiğini düşün.

Yazgının işleyişi, ölüm zamanının bilinmezliği üzerine kurgulanır. Ölüm tarihi bilgisi, yazgı konusundaki en temel sorunsalı ortadan kaldırır. Kader, yaşamın belirleyici yazılımı olmaktan çıkar. Kaderin elinden ‘ölüm sürprizi’ alınınca yaşam, riski olmadan tamamlanması gereken bir sürece dönüşür.

Yaşamı, ilk günahın sonucu; ölümü de bu yaşamın bir cezası olarak gören Hıristiyan geleneği için kader, ölüm zamanının bilinmezliğine dayanan ve infaz anının beklendiği bir süreçtir. İnsanlık tarihi boyunca bu bilinmezlik çıkmazı insanoğlunun yakasını bırakmaz. Fakat insanın ölüme bakışını yaşadığı çağın yaşam algısı da belirler. Yaşama bakış ile ölümün algılanması arasında bir koşutluk vardır. Ölüm fikrinin verdiği acı, yaşamın sunduğu olanakların fazlalığıyla doğru orantılıdır. Gelişim ve ilerlemenin hızı ölüm acısını da arttırıcı bir unsur olur. Max Weber, “Bilgin ve Politika” eserinde modern dünyanın dayandığı ilerleme olgusu ile ölüm algısı arasındaki bağıntıyı şöyle kurar:

Ölen insanların hiçbiri gelişmenin en son aşamasına tanık olamamaktadır çünkü gelişmenin bir sonu yoktur. Eski çağlarda İbrahim (Abraham) ya da köylüler doya doya yaşadıkları bir yaşam sonunda yaşlanmakta ve ölmekteydiler çünkü yaşamlarını organik bir yaşam döngüsü belirmekteydi. Bu yaşam biçimiyse ölme zamanı gelene kadar onlara sahip olmaları gereken tüm bilgileri sunan ve gitmeden önce çözmek isteyebilecekleri hiçbir muamma bırakmayan bir yaşam biçimiydi. Yaşamış oldukları yaşamdan hoşnut olduklarını söyleyebilirlerdi. Oysa düşünce, bilgi ve sorunlar açısından giderek zenginleşen uygar insan gitmeden önce kendini yorgun hissedebilmekte ve yaşamış olduğu yaşamdan hoşnut olmadığını söyleyebilmektedir… İşte bu yüzden onlar için ölüm anlamsız bir şeydir. Zaten uygar insanın sürdürdüğü bu yaşantı da anlamsızdır çünkü anlamdan yoksun bir sürekli gelişme olgusu üzerine oturtulmuş bir yaşam da anlamsız bir olaydır.

Modern dönem öncesi insan için yaşam, tamamlanmış bir hikayeydi ve ölüm, o hikayenin son bölümüydü. İlerleme döngüsü içinde yaşayan modern insan için ölüm, olanaklar dünyasından yoksun kalmaktır ve bu nedenle hep bir yarım kalmışlık duygusu yaratacaktır. Ölüm, insanoğlunun geride bıraktıkları kadar acı verecektir insana. Sahip olduğu veya sahip olma olasılığı bulunan nesneler dünyasının ayartıcılığına kapılmış modern insan için ölüm, yenilmesi veya sürekli ötelenmesi gereken ya da tümüyle bastırılması gereken bir durumdur. Diyet, sağlıklı yaşam reçeteleri, ‘tıp sanayii’, tüketim ve eğlence sektörleri, hız tutkusu vs. her biri modern insanın ölümle mücadele araçlarıdır. Sistem böylece, ölüm korkusu üzerinden kendi varlığını meşrulaştırır. Dolayısıyla ölüm tarihi bilgisine ulaşılması Tanrı’nın da, sistemin de en temel dayanak noktasını ortadan kaldıracaktır.

Mr.Nobody filmiyle ölümsüzlüğün dünyasındaki son ölümlü insan üzerinden yazgı konusunu ele alan Dormael, Yepyeni Ahit filminde ölüm tarihinin bilinmezliği sorunu çözülürse yazgının ve Tanrı algısındaki olası değişim üzerine eğilir. Dormael’e göre bu sır, Tanrı’nın(veya sistemin) elinden alınırsa Tanrı’nın (sistemin) otoritesi tümüyle ortadan kalkar. Yepyeni Ahit filminde Ea’nın anarşizme dayalı sisteminin dayandığı nosyonu Dostoyevski Ecinniler adlı eserinde yıllar önce kahramanları aracılığıyla tartışacaktır: “Taşta acı yok ama taştan duyulan korkuda var acı. Tanrı, ölüm korkusunun acısıdır. Acı ile korkuyu yenen kişi, Tanrı olacaktır. O zaman yepyeni bir yaşam, yepyeni bir insan, her şey yepyeni… O zaman iki bölümde incelenecek tarih. Gorillerden Tanrı’nın yok edilmesine dek olan çağ. Tanrı’nın yok edilmesinden yeryüzünün insan bedeninin değişmesine dek olan çağ İnsan Tanrı olacak, bedenen değişecek. Dünya da, işler de, düşünceler de, tüm duygular da değişecek.”

Friedrich Nietzsche, 20. Yüzyılın eşiğinde ilan eder “tanrının ölümünü”. Fakat o, bunu söylerken asıl göndermede bulunduğu modern insanın tanrıyı öldürmesi ve tanrının yerine kurulmasıdır. Yeryüzünde egemen olan modern iktidar odakları, artık Tanrı’nın da sahip olamadığı bir iktidarın aktörlerine dönüşmüşlerdir. Hükümranlıkların sonuyla birlikte geleneksel iktidar modelleri ortadan kalkarken iktidar, tüm toplum katmanları içinde paylaşılır hale gelir. Her birey sistemin dişlisi haline dönüşürken modern iktidar olgusunun da tipik savunucusu ve uygulayıcıları haline dönüşürler. Michel Foucault’ya göre bu dönüşüm içinde ölüm de, hükümranın öldürme hakkı’yla olan bağını koparıp sistemin ‘yaşatma hakkı’yla bağ kurar.

Foucault’un bu saptaması, Nietzsche’nin “Tanrı’nın ölümü”nü ilan etmesinin gerekçelendirilmesi gibidir adeta. Modern insan Tanrı’yı; ölüm duygusunu bastırarak, ölümü hatırlatan her şeyi toplumsal görünürlüğün dışına iterek, mezarlıkları şehirlerin dışına atarak, cenaze törenlerini  tiyatral bir ritüele çevirerek,  bizatihi ölümün kendisini ‘öteki’leştirerek öldürmüştür. Modern toplum günümüzde ölümsüzlüğe, bir anlamda ölene değin, ölümle tüm bağını kopararak ulaşmış görünmektedir. Uygarlık, ölüm korkusunu yenmek adına yaşama ve yaşamın hızına daha bağımlı hale gelir. Ancak yine de, tezat gibi görünse bile, sistemin otoritesi yine ölüm korkusu üzerine temellenmiş olur.

Dormael’in ‘Yepyeni Ahit’inde de Baba önce kadının, iktidarın dizginlerini ele aldığı bir düzende kendi yarattığı cezayla, yani ölüm korkusuyla (uçağın düşme sahnesi) yüzleşir. Sonrasında da kendisinden, Batı geleneğinden uzak bir toplum içinde (Özbekistan) işçileştirilerek intikam alınır. Böylece insanlaşan Baba için ölüm korkusu, sistemin kölesi olmanın en önemli aracı olacaktır. Kadının iktidarı da, insanların cep telefonlarına gönderilen ölüm tarihleri ile ilgili yeni güncelleştirme bilgisiyle kurulur. Bu bilgiyle birlikte Ea’nın otoritesizliğe dayalı anarşist toplumu da anaerkil Tanrı iktidarının kurulmasıyla sona erer. Her ne kadar filmde kadının iktidarı olumlayıcı bir biçimde ele alınsa da, hem Tanrısal hem de toplumsal iktidar, yine ölüm korkusu ve ölüm tarihinin bilinmezliği ile birlikte yaratılır. Ne de olsa yaradılışın başında o “yasak meyve” bir kez yenilmiştir ve cezasız bir geri dönüşü de mümkün değildir.

Altuğ Arkan yazdı.

Film Arası Dergisi

Temmuz 2010’da yayın hayatına ‘merhaba’ diyen Film Arası Sinema Dergisi, beşinci yılına doğru, yoluna daha emin adımlarla devam ediyor. Kapak dosyaları ve röportajlarıyla her ay sinema gündemine damgasını vuran Film Arası, artan okuyucu kitlesi ile sinema heyecanının paylaşıldığı büyük bir aileye dönüştü.

Yorum Yap

Temmuz 2017