Esinlenme sanatın tüm dallarında olduğu gibi sinemada da vazgeçilmez bir kavramdır. Birbirine benzeyen veya başka bir filmden doğan yapımlar yönetmenin ustalıklı bakış açısı, teknik düzey, senaryo gibi unsurlarla ön plana çıkabilir ya da alelade bir taklit damgası yer. Ryan Coogler’ın Sinners filmini diğer vampir filmlerinden farklı kılmaya çalışan en önemli husus, karakterlerin neredeyse her birinin dönemin toplumsal kavramları ile ilintili olması. Surette vampire dönüşen insanlar, vampire dönüştürenlerin kendi hayal kırıklıklarının kaçınılmaz hedefi. Fakat tutunamamışlara anbean büyüyen çaresizlikleri için sığınabilecekleri tek kaçış noktasını sunan da yine bu vampir topluluğu. Smokestack Twins (ikiz kardeşler), 1930’lu yılların bunalımlı ve yasaklı günlerinde Mississippi’de mekan açmak için geri dönüşlerdir. Kendi kirli geçmişlerini geride bırakan kardeşler, yeni mekanlarının ilk gecesinde ummadıkları olayların ortasında kalacaklardır.
Smoke ve Stack kardeşlerin Chicago’daki karanlık geçmişlerini bırakıp doğdukları yere, Mississippi’ye dönmeleri ile başlıyor hikaye. Kardeşlerin travmatik geçmişleri aile şiddeti ile beraber ırkçı saldırılarla şekillenen acı bir dönem. Hayatın soğuk yüzüne karşı vahşi kuralları kendilerine şiar edinmek durumunda kalan kardeşler arada kalmışlığın kötüye meyleden temsilleri. Kuzenleri Sammie ise rahip bir babanın oğlu olarak hikayenin iyiyi temsil eden tarafı. Fakat tüm bunları birleştiren ortak mit, ölüm ile yaşam arasındaki ince perdeyi sadece geleneksel müziğin hakkı ile icracısı olanların sıyırabileceği. Bu da, yıllarca köleliğe maruz kalan insanların kendi köklerine karşı saygı duruşu. Sammie’nin, o ince perdeyi sıyırabilecek yetenekte olması sebebiyle hedef haline gelişi de iyi ile kötü arasındaki ezelden ebede sürecek mücadelenin fitilini ateşliyor.
Vampirlerin klan üyesi saldırganlarca organize edilen yapısına köleliğin çaresizliğinden usanmış olanların da dahil edilmesine karşı verilen mücadelede blues müzik topyekun bir savunma aracına dönüşüyor. Kimsesizliğin köklere sıkı sıkıya yapışmayı kamçılaması ile beraber topluluk tüm imkanları ile seferber oluyor vampir sürüsüne karşı. Filmde fantastik bir unsur olarak var olan vampirlerin gerçek birer kan emici olarak klan üyelerini temsil etmeleri tutarlı. Fakat bu haliyle sıkı bir aksiyon, korku ve fantastik öğelerin ortalamanın üstü bir şekilde kurgulanması ile sunduğu seyir zevki dışında geniş katılımlı ve uluslararası ölçekli festivallerde büyük ödüllere aday olabilmesi biraz sıkıntılı bir durum. Anlatının merkezine sadece köleliğin ceremesini çekmiş insanları alıp özgün bir olay örgüsü içinde sunulamaması, filmi aynı omurgaya oturtulmuş benzer filmlerin ötesine taşıma konusunda yeterli olmuyor. Filmi izlerken Tarantino’nun Gün Batımından Şafağa filmini kim izleyici anımsamadı ki? Türler arasında gidip gelen filmin bir vampir hikayesi olarak şekillenmesi tüm büyüyü sekteye uğratıyor ne yazık ki.
Filmde iki ayrı karaktere hayat veren Michael B. Jordan’ın yüksek performansı filme enerji katıyor. Miles Caton’ın Sammie karakterine kattığı ise beklenen düzeyde olmanın ötesine geçemiyor. Kurgusu seyir zevkini bir an dahi olsa düşürmüyor filmin. Teknik düzeyin yüksekliğine kararında ve yerli yerinde müzik kullanımı da eklendiğinde izleyicinin arzu ettiği devamlılık baştan sona kusursuz bir şekilde ilerliyor. İlk yarıda karakterlerin tanıtılması ile beraber aksiyonun meydana geleceği ortamın şekillenmesi ile beraber ikinci yarıda korku türüne tam manasıyla eklemlenen bir film çıkıyor ortaya.
Sinners, sinemaya özgün bir hikaye sunmuyor. Fakat gişedeki başarısından da görüleceği üzere izleyicisini tatmin etmeyi layıkıyla başarıyor. Yönetmenin dünya görüşü filmin sayısız anında hissedilebilse de ikinci yarıya baskın gelen türün karakteristik özellikleri karşısında silikleşiyor ve yakın döneme zıplayan final sahnesinde en net şeklini alabiliyor. Mesajını sislerin ardında kaybetse de izlenesi bir film Sinners.

Bir yanıt yazın