FilmArası Dergisi

Ölüme Karşı Binlerce Kez İyi Geceler

“İnsanlarda tek zorlu kanun, savaşlara, yoksulluğa karşı
kendilerini ayakta tutmaları, ölüme karşı yaşamalarıdır.”
Paul Eluard

“Binlerce Kez İyi Geceler” Norveçli fotoğrafçı yönetmen Erik Poppe’nin “Hawai , Oslo” ve “Bulanık Sular “ filminden sonraki üçüncü uzun metrajlı filmi. Özellikle “Bulanık Sular” filmiyle Türk sinema izleyicisinin beğenisi kazanan Poppe, İskandinav sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olarak görülüyor. Son filmi “ Binlerce Kez İyi Geceler” ‘de kendinden yola çıkarak , hikayeyi kurgulamış. Poppe , uzun yıllar savaş fotoğrafçılığı yapmış ve bu dünyayı yakından tanıyan biri. Filmde ise savaş fotoğrafçısı Rebecca’ya Juliet Binoche hayat vermiş.

Juliet Binoche’un oyunculuk kariyerine baktığımızda art house filmlerden gişe filmlerine uzanan bir eksende her zaman kaliteli oyunculuklar çıkardığını görmekteyiz. Bu filmde ise kendinden bekleneni hakkıyla vermiş. Zaten Binoche , gündelik hayatta sürekli karşımıza çıkabilecek karakterleri deneyimlemeye bayılıyor. İçinden binlerce yeni kadın çıkarabilen Binoche “ Binlerce Kez İyi Geceler” ‘de de muhteşem bir kadına Rebecca’ya ev sahipliği yapıyor.

Rebecca , dünyaca ünlü bir savaş fotoğrafçısıdır. Ve dünyadaki kötülüklere duyduğu öfkeden dolayı savaş fotoğrafçısı olmayı seçmiştir. Görevi genelde az gelişmiş, savaşın ve yoksulluğun olduğu ülkelerde her tehlikeyi göze alarak fotoğraf çekip dünyaya yaşananları gösterebilmektir. Ancak bazı görevler diğerlerinden daha zor ve tehlikelidir. Rebecca Kabil’de bir intihar bombacısının eyleme hazırlık sürecini fotoğraflamaktadır. Ancak kaza sonucu bomba Rebecca’nın yakınında olduğu bir mekanda halka açık bir alanda patlar. Onlarca suçsuz insanın öldüğü bu dramda , Rebecca’da çok kötü yaralanır. Bu kadar tehlikeli bir mesleğe sahip olduğu halde Rebecca evli ve iki çocuk annesi bir kadındır. Yaralanması eşinin ve çocuklarının sabrını taşırmıştır. Rebecca artık işiyle ailesi arasında bir tercih yapmak zorundadır. Ama birini tercih etmek çok zordur.

Uçağa binip tanrının unuttuğu yerlere giden Rebecca, o coğrafyalarda yaşanan acıları dünyaya haykırmak isterken ne kadar masumdur. Rebecca’nın o coğrafyalarda yaptığı şey acıya tanıklık etmekten önce bir beyaz olarak beyazlığını siyahların yanında anlamlandırmaktan başka nedir ki? Elindeki dikdörtgen dışa doğru zoom yapan fotoğraf makinesi gerçekten göstermekten öte ne yapabilir ki, gerçek acıyı,kanı , isyanı ancak çerçevelenmemiş bir şekilde zihinlere kazıyabilir. 2001 yapımı “Savaş Fotoğrafçısı” filminde James Nachtwey isimli fotoğrafçının Kosova savaşında, Ruanda’da, Endonezya’da, Filistin’de yaptığı fotoğraf çekimlerini görmekteyiz. Aynen “ Binlerce Kez İyi Geceler” filminde olduğu gibi işlenen temel temalar; ölüm, sefalet, açlık, yoksulluk, sakatlıklar, savaşın sonuçlarının bir fotoğrafçının gözünden yansımalarıdır. Nachtwey’in filmde söylediği bir cümlesinden yola çıkarak, fotoğrafçıların en çok yaşadıkları çelişkilerden biri olan ‘Çektiğim fotoğrafta karşı tarafın yoksulluk ve zor durumunu kullanıyor muyum?’ ‘u Rebecca açısından da düşünmek gerekiyor.

Oryantalizm Tuzağı

Rebacca’nın dünyaya haykırmak istediği insanlık suçları sadece az gelişmiş ve fakir ülkelerde mi işleniyor? Amerika’da senede 17.000 kişi öldürülüyor, günlük suç oranı 1000’in üstünde. Dünyada kötü şeyler savaşlar, aşiret kavgaları sadece Orta Doğu’da ya da Latin Amerika’da işlenmiyor. Avrupa ve Amerika’da cehennem gibi. Hatta Avrupa’nın tam ortasında 90’ların ortasında Bosna – Hersek’te yaşanan dramı hangi batılıya hangi batılı anlatacak. O yüzden batıda “ barışcı” entelektüellerinde oryantalizm tuzağından kurtulması gerekiyor. Tüm dünya suçlu ve insanlık barbarken kime neyi gösterecek o fotoğraflar…

İnsanlarda Tek Zorunlu Kanun Ölüme Karşı Yaşamaktır…

Rebecca’nın mutlu bir ailesi vardır. Ve ailesi ile işi arasında tercih yapmak onu çok zorlamaktadır. Ama Rebecca için fotoğraf çekmek her şeyden öte ölüme karşı yaşamı savunmaktır. Wim Wenders’ın 2008 yapımı “Palermo’da Yüzleşme” filminde Rebecca gibi fotoğrafçı olan Finn ölümle ancak fotoğrafın varlığı ile yüzleşebilmektedir.Çünkü fotoğraf anı yakalayan , donduran , belgeleyen ölümle yaşam arasındaki diyalektiği sağlayan en önemli araçtır.

Gökşen Aydemir

Milenyuma 18 yıl kala güzel bir bahar gününde Dersaadet’te doğdum. Çocukluk yıllarım eski Nişantaşı’da meyve ağaçları ve çiçeklerin arasında geçti. İlkokul eğitimimi de burada tamamladım. Ortaokulla başlamamla birlikte Beyoğlu’nu keşfettim. Okulum Tünel’deydi. 1990’ların ilk yarısıydı, İstiklal caddesi trafiğe yeni kapatılmıştı, insanların İstiklal caddesine halen şık gelmeye çalıştığı zamanlardı.

Yorum Yap

Temmuz 2017