FilmArası Dergisi

İstanbul Film Festivali’nden Kısa Kısa – 2

İstanbul Film Festivali notlarımız arasında Yüzündeki Sır, Hitler’e Suikast, Ben Ölmeden Önce ve Meleğin Yüzü filmleri var.

YÜZÜNDEKİ SIR – Christian Petzold
Filmin Puanı: 6,3/10

filmarasi-phoenix
Festivalin yolunu en merakla beklediğim isimlerin başında geliyordu son dönem Alman sinemasının en önemli yönetmenlerinden Christian Petzold ve filmi Yüzündeki Sır, orijinal adıyla Phoenix. Hitler’e Suikast filmiyle beraber 2. Dünya Savaşı dönemini anlatan film Yahudi olduğu için Nazi kamplarında çok ağır işkenceler gören ve yüzündeki çok büyük tahribatlarla mucize eseri kamptan kurtulan Nelly isimli kadının geçirdiği operasyon sonrası yeni yüzüyle hem yeni hayatına alışmasını hem de kocasının izini sürmesini konu ediniyor. Filmin gayet manidar adı baş karakterinin de geçirdiği dönüşümü çok iyi simgeliyor; Phoenix yani bildiğimiz ismiyle Zümrüdüanka küllerinden doğuşu simgelediği için Phoenix adlı bir gece kulübü ve oradan start alan yeni bir hikaye çok anlamlı bir tercih oluyor.

Christian Petzold’un daimi oyuncusu Nina Hoss’un beyazperdeye çok yakışan yüzü ve hayran kalınası ölçülü oyunculuğuyla bir kez daha damgası vurduğu bir film olan Yüzündeki Sır, Nelly’nin Phoenix adlı gece klübünde temizlik işleri yapan bir çalışan olarak bulduğu kocasıyla (geçmişinde müzisyen olduğunu da belirtelim) arasında geçen gerilimi de içinde barındıran aşk ve dram yoğun ilişkiye odaklanıyor. Yardımcısı tarafından defalarca kocasının samimiyeti konusunda uyarılmasına rağmen aşık olduğu adamla kendi yüzleşmek isteyen Nelly, yeni yüzüyle beraber kocasıyla bir formalite ilişkiye başlıyor; öldüğü düşünülen Nelly’nin mirasını almak için kısa süreliğine anlaşmalı bir ilişki yaşıyorlar. İlişki sürecinde Johhny karşısındaki eşine çok benzeyen kadına Nelly’nin davranışlarını öğretmeye çalışırken, Nelly de kocasının davranışlarını teraziye koyarak değerlendiriyor. Nelly’nin yardımcısına Nazi kamplarının insanlık dışı şartlarında kocasına duyduğu aşk sayesinde dayanabildiğini söylemesi hikayenin gidişatı açısından da kilit bir noktada duruyor. Aşık olunan kişiyle tekrar bir ilişkiye başlamak, bir yandan da aşkı sorgulamak, aşık olanın hiç bilinmeyen yönlerini keşfetmenin verdiği tedirginliği yaşamak çok büyük ve yüreğin zor kaldıracağı bir duygusal sınava da işaret ediyor. Petzold her ne kadar Johhny karakterini film boyunca güven vermez bir etiketle donatsa da Nelly seyircinin baktığı gözle yaklaşmıyor aşık olduğu adama. Petzold sinemasında sıkça başvurduğu tereddütlü ve gizemli atmosferi burada da kurmaya çalışsa da ikili arasında çok güçlü bir ilişki kuramıyor, aradaki gerilime tavan yaptıracak bir çatışma seviyesine çıkamıyor senaryo. Film her kadar Hitler’e Suikast gibi dönemi görsel olarak yansıtma konusunda geniş bir malzemeyle hareket etmese de, mekânsal tasarımdan çok kostüme bir özenden ve çabadan bahsedebiliriz. Savaş sonrası atmosferini tam anlamıyla yansıtabilme ve karakterleri üzerinde savaşın etkisini gösterebilme bakımından çok güçlü bir noktaya ulaşabildiğini söylemek zor. Nelly ve Johhny arasında aşkı da, oyunbazlığı da, gerilimi de daha yüksek perdeden seyretmek isteyeceğimiz bir film Yüzündeki Sır. Özetle bir parça daha Petzold dokunuşuna ihtiyacı var dedirtiyor.

Seyirciyi hep bir patlama beklentisiyle tetikte tutan Petzold öyle bir finale imza atıyor ki, kocasının yer almadığı bir hayat düşüncesine sahip olmayan Nelly’yi kararlı olduğu kadar devrimsel bir yola doğru uğurluyor. Sahnenin müthiş dengeli ve soğukkanlı tasarımının ise şimdiden sinema tarihinde yerini aldığını söylemek hiç abartı olmayacaktır.

HİTLER’E SUİKAST – Oliver Hirschbiegel
Filmin Puanı: 4,5/10

Filmarasi-Elser-13-Minutes
Der Untergang ile dönem filmine hakimiyeti konusunda, Das Experiment ile de gerilim yaratabilme gücü hususunda başarılı sınavlar veren Oliver Hirschbiegel Alman tarihi olduğukadar dünya tarihi için de çok önemli bir karakteri ve olayı sinemaya aktarıyor. Sıradan bir müzisyenken Hitler’e suikast girişinde bulunan Georg Elser’in hikayesi var karşımızda. Almanya’nın dahi çok zor kabul ettiği bir isim Georg Elser, haliyle dış dünya tarafından da adı ilk kez duyuluyor olabilir. Peki, yönetmen Hirschbiegel bu ilginç ve merak edilesi karakteri ve giriştiği olayı perdeye nasıl yansıtıyor?

Filmin festival kitapçığındaki kısa özetini okunduğunda rahatlıkla suikast girişimini odağına yerleştirdiği düşünülebilir. Fakat yönetmen karakteri geçmişinden başlayarak olay ve sonrası döneme değin geniş zamana yayılan bir portre çizmeye çalışıyor. Kurguda lineer akışı kırarak ileri-geri atlayan bir anlatımı benimsiyor. Kurguda kimi uyum kesmeleri başarılı sonuçlar verse de özellikle karakterin geçmişini anlatan bölümlerde senaryonun sonraki süreçlere güçlü asistler yapabildiğini iddia etmek güç. Senaryonun seyirciyi en ikna edemediği nokta olarak karakterin basit ve apolitik bir müzisyenken suikast yapma noktasına gelecek bir ruh haline bürünebilme aşamasını güçlü ve inandırıcı bir altyapıyla donatamaması gösterilebilir. Georg Elser’e hayat veren Christian Friedel’in başarılı oyunculuğuna karşın birden fazla kola ayrılan hikâye hiçbirisinde yeterli etkiye ulaşamıyor. Filmin başında aklı bir karış havada Don Juan olarak çizilen Elser’in bir anda Elsa’ya tutulması ve bu büyük aşkın filmde çok önemli bir konuma yerleştirilmesi aşkın inandırıcı bir arka planı olmadığı için istenilen etkiyi yakalayamıyor. Aynı şekilde suikast sürecinin daha detaylı ve nedensellik bağları kurulmuş bir şekilde ele alınması filmin de vuruculuğunu bir kat daha arttırabilirdi. Ayrıca kimi geçmiş sahnelerinin hikâyenin gelişimine katkı sağlamaktan öte malumatfuruş bilgiden öte geçememesi de bazı tempo sorunları yaşanmasına neden oluyor.

Filmin anlattığı dönemi yansıtabilme gücü ise en başarılı olduğu hususların başında geliyor. Yüzündeki Sır filmi ile karşılaştırıldığında gerçekten özen gösterilmiş ve dönemini tam manasıyla yansıtan bir sanat yönetimiyle karşılaşıyoruz. Sorgu ve işkence sahneleri ise etkileyici olmasına karşın sinema tarihi boyunca karşılaştıklarımızın yanında herhangi ekstra bir yenilik içermiyor. Hitler’e Suikast daha derli toplu ve odak sorunu yaşamayan bir senaryoyla yola çıkabilse kesinlikle daha akılda kalıcı bir film olabilirmiş.

MELEĞİN YÜZÜ – Michael Winterbottom
Filmin Puanı: 4.1/10

Filmarasi - meleğin-yüzü
Britanya sinemasının ele avuca sığmaz, el attığı her türün hakkını veren özel yönetmeni Michael Winterbottom kariyerinde birçok kez attığı gizem öykülerinin bir yenisine imza atıyor Meleğin Yüz filmiyle. Amerikalı ve Romalı gazeteci yazar Barbie Latza Nadeau’nun “Melek Yüz” isimli kitabından uyarlanan film, 2007 yılında İtalya’nın Perugia kentinde Amerikalı Amanda Knox’un oda arkadaşı Meredith Kercher’i öldürmesini konu alıyor. Yönetmenin beyanda bulunduğu “Gerçek olaylarda kurgu karakterleri kullanmak bana kendimi kötü hissettirdi. Sanki gerçek bir olayla kurgusal gazeteciyi birleştirmek gibi. Böylece sadece isimleri değiştirdik” demecinde de belirttiği üzere gerçek karakterlerin isimlerini değiştirdiği gibi, hikayeyi de yaratıcı bir düzlemde ele almaya çalışıyor. Hala sonuçlanmamış olan olayla ilgili bir film çekmek üzere olay yerine gelen yönetmen karakterin olayın derinine, bilinmezlerine indikçe senaryosunun da başka bir yöne evrilmesi kesinlikle kayda değer bir etmen. Dante’nin İlahi Komedyası’ndan esinlenerek hikayeyi eserle bütünleştirme yoluyla anlatma çabası ilk bakışta özgün bir çıkış noktası olarak gözükmesine karşın özellikle filmin ikinci yarısıyla beraber tepetaklak gitmeye başlayan olaylar silsilesiyle etki gücünü yitirdiği gibi, seyircinin aklının da daha çok karışmasına neden oluyor. Winterbottom filmin ilk yarısında gerek seyirciyi bilgilendirmesi gerek mekânın gerilimi ve gizemi destekleyecek şekilde kullanımı gerekse de görüntü ve ışık yönetiminin başarısı ümit veren bir başlangıcın temel unsurları oluyor. Yönetmenin yapımcılarıyla filmi ana akım dışına taşımak istemesi üzerinden yaptıkları tartışmalar da yönetmen-yapımcı çatışmasını ve senaryonun biçimleniş şekillerini göstermesi açısından önemli sayılabilecek unsurlar oluyor. Fakat ikinci yarıyla beraber hikâyenin birçok kola dağılarak odağını yitirmesi ve tüm yollatın birbiri içine girmesiyle ortaya amiyane tabirle bir çorba çıkıyor. Bir yandan davanın seyir sürecindeki yeni gelişmeler ve medyanın davayı görmek istediği bakış açısına göre anlatma biçimi, bir yandan yönetmenin bir dedektif detaycılığında tehlikeleri de göze alarak olayın derinine inmeye çalışması, bu sırada hayal ve gerçek alem arasında gidip gelen kabusları, ailesiyle problemleri, senaryo-İlahi Komedya bütünleşmesinin gitgide olayı aktarmaktan öte felsefik bir düzleme kayması (hatta hikaye anlatımına zarar vermeye başlaması) gibi faktörlerle birbirinden apayrı iki yarı izliyoruz. Hatta uzunca bir süre hikaye anlatımı yaprak kıpırdamıyor diyebileceğimiz bir sıradanlığa, olayların akmamasına mahkum oluyor. Finale doğruysa ipleri iyice elinden kaçıran yönetmen (bir bakıma Winterbottom) öldürülen karakter üzerinden filmin geri kalanıyla bağlantı kurulamayacak duygusal ve kişisel bir yola saparak dağınıklığının ulaşabileceği son sınırı da seyirciye göstermiş oluyor.

BEN ÖLMEDEN ÖNCE – Shawn Christensen
Filmin Puanı: 3,5/10

filmarasi-BEFORE I DISAPPEAR
12 dakikalık Curfew adlı kısa filmi küçük çaplı bir fenomene dönüşen oyuncu-yönetmen Shawn Christensen’in moda bir uygulamayla kısayı uzun metraja çevirme projesi olan Ben Ölmeden Önce öncülü Curfew ile aynı şablon üzerinden hareket ediyor. Ailesinden kopmuş, uyuşturucu müptelası, mafyayla başı belada, intihar planları yapan Richie ve uzun süredir görmediği, bir gün ablasından gelen telefonda okuldan alınması gerektiği kendisine dikte edilen yeğeni Sophia hikayenin iki ana karakteri. Gerçi filmi izledikten sonra Richie’nin ana, Sophia’nın yardımcı karakter vasıflarıyla donatıldığını görebiliyoruz. Filmin hem yönetmeni hem de baş rolü olan Shawn Christensen’in rolü için yaratıldığını düşündüren performansı filmin saykodelik havasına büyük bir destek sağlıyor; ayrıca filmin mekan kullanımı ve müzikleriyle de yer altı kültüründen beslenen evrenine sinemasal katkılar yaptığını belirtmek gerek. Yönetmen,karakterinin bu hayatta düşebileceği son noktayı bir seyirci olarak rahatlıkla idrak edebilmemizi sağlayacak hamleleri başarıyla yaparken, karakterin geçmişini fazlasıyla flu bırakması bütün taşları yerli yerine oturtabilme konusunda sıkıntılar yaratabiliyor. Ama yine de filmin içinden Richie’nin hikâyesini çekip çıkarsak alanında iddialı bir yapım olabileceği kanaati getirebiliriz. Film asıl sıkıntısını dayı yeğen ilişkisinin ahengi noktasında yaşıyor. En başta dağınıklık-düzenlilik olmak üzere çeşitli karşıtlıklar üzerinden konumlandırılan dayı-yeğen ilişkisini hikâyenin neresine yerleştirebileceğimiz konusunda bir kafa karışıklığı yaşanması muhtemel. Fatima Ptacek’in can verdiği Sophia’nın fazlasıyla hesaplı ve köşeli çizilmiş karakteri yer yer gerçeklikten koparak karikatür bir hale dönüşebiliyor. İkili arasındaki ilişkiyi ve iletişimsizliği öne çıkartabilecek kullanımların zengin bir içerikle donatılmaması ikilinin uyumuna da olumsuz manada etki ediyor. Çok mesafeli başlayan ilişkide aradaki buzların yavaş yavaş erimesi güçlü bir zemine oturtulamıyor. Bahsetmeye çalıştığım gibi ilişkinin film içerisinde yerleşebileceği kesinleşen bir yer olmadığından ilişkinin gelişimine ne kadar önem vermemiz gerektiği konusunda da belirsizlikler yaşanabiliyor. Finale doğru ablanın da hikayeye eklenmesiyle gayet düz ve özet halinde geçmiş muhasebesi yapılmasının toplam içerisinde eğreti durduğuna ilişkin tespit yapmak mümkün.

Ben Ölmeden Önce Richie’yi merkezine yerleştirdiği anlarda ne kadar bağımsız ruhla saykodelik havayı birleştiren dumanlı ve kendine has bir dünyaya ait duruyorsa, denkleme Sophia dahil olduğunda -aklının büyük kısmı Richie’nin su gibi akan hikayesinde kaldığı için- derin odaklanma sorunları yaşayan, gelgitli ve popüler sinemanın sınırlarını ihlal eden bir filme dönüşüyor. Ve sinema tarihi bağımsızla popüler sinema arasında sıkışıp kalmış, nereye ait olacağını bilemeyen ve başarısızlığa mahkûm olmuş nice filmin mezarlığı olduğundan, Ben Ölmeden Önce’yi de dünyasına kabul etmekten geri durmuyor.

Avatar

Murat ATA

Sinema her şeyim. Hayallerim, bir şekilde hangi alanı olursa olsun temas halinde olmak istediğim, hayatımın vazgeçilmezi..

Woody Allen, Dardenne Kardeşler ve Reha Erdem'in sinema dünyalarından tarifsiz bir şekilde etkilenirken; sinema tarihinin en iyi filminin Yurttaş Kane olduğu üzerine düşüncem, seyrettiğim her filmle biraz daha pekişiyor.

Yorum Yap

Temmuz 2017