FilmArası Dergisi

İstanbul Film Festivali İzlenimleri – Sonsuz Hüzün

Festivalin seyirci açısından en temkinli adım atılması gereken bölümü hiç şüphesiz Mayınlı Bölge. Bu sene programımın bir türlü uymaması nedeniyle çok az filmini görebildiğim bölümün merak ettiğim yapımlarından birisiydi Jorge Pérez Solano’nun yönettiği Meksika yapımı Sonsuz Hüzün. Filmi izledikten sonra da tam anlamıyla bir Mayınlı Bölge filmi olduğu tespitini yapmak yanlış olmayacaktır.

Sonsuz Hüzün’ü izlerken çoğu sahnede aklıma Carlos Reygadas’ın gelmesi iki yönetmenin de Meksikalı olmasından öte dert anlatma yöntemlerinin ve doğayı kullanma biçimlerinin benzerlikler taşımasından kaynaklanıyor. Olabildiğince saf ve durağan bir minimalizmi benimseyen yönetmen Solano, hikâyesine sinematografik açıdan mükemmel bir kozmos sunan ‘doğa’nın da nimetlerinden bolca yararlanıyor. Filmin adının çıkış noktalarından olan ve filmin çekildiği bölgeye has olduğu belirtilen tirisia (ebedi hüzün) hastalığından/ruhsal bunalımından mustarip karakterlerini iki dağ arasına sıkışıp kalmış, dev fallik simgeler olan kaktüslerle kaplı, hayatla ve insanlıkla bağını kopartmış, vahşi doğa kurallarının hakim olduğu bir dünyaya hapsederek çok güçlü bir görsel etkiye ulaşabiliyor. Özellikle açılışta dev kaktüsler arasında yapayalnız yürüyen kadın görüntüsü filmin de temel meramına seyirciyi hazırlamak için sembolik bir kullanım oluyor. Kameranın gerek uzak planlarda seyirciye doğal güzellikten öte karamsarlık ve yılgınlık salgılayan tablovari görüntülerde gerekse de karakterlerinin acıyla, kararsızlıkla, imkansızlıkla boğuşan ifadelerini yansıtan yakın planlarda görüntü yönetiminin başarısı gözünüzü perdeden alamamanıza yol açıyor. Bu denli estetik görüntüler ve doğal güzellikler nasıl olabilir de seyirciye böylesi bir hüznü hissettirebilir sorusunun karşılığını her dakika cevaplıyor yönetmen. Fakat film elindeki böylesi etkileyici bir hazine bulundurmasına karşın doğru kurulamamış bir minimalizmin ve bir dolu boşluklarla kaplı senaryonun kurbanı olarak büyük bir fırsatı da kaçırıyor.

Bir film sessiz izlendiğinde seyirciye meramını ne kadar anlatabiliyor sorusu genellikle filmin evrenselliği, senaryo başarısı ve seyirciyle iletişimi önündeki engelleri nasıl aştığıyla ilgili bir sağlama yöntemidir. Sonsuz Hüzün’ü sessiz değil sesli bile seyrettiğimizde konusunu seyirciye tam olarak geçirebilme noktasında sıkıntılar yaşayabileceği tespitini yapabiliriz. Filmin konusunu okumadan salonda yerini alan seyirci için zaten sınırlı diyalog-yoğun görüntü tarzını benimseyen Sonsuz Hüzün, olayların akışı ve karakterler arası ilişkilerin netliği konusunda ketum bir dilin sıkıntılarını taşıyor. Bunun yanında yönetmenin hem filmin ritmini kontrol etmesi için hem de karakterlerin ruh hallerine koşut bir etki yaratması için benimsediği ‘rutin akış’ belki filmin genel atmosferinin rengini belli ediyor, fakat hem karakterlerin kendi iç hesaplaşmaları hem de aralarındaki ilişkilerin hikayeye güçlü katkılar yapabilirliği noktalarında senaryonun zengin bir destek vermesinden öte rutine fazlaca saplanması yüzünden sıkıcı ve kendini tekrar eden bir çıkmaza dönüşüyor/saplanıyor.
la-tirisia-3
Filmin hepi topu beş karakter arasında geçen hikâyesinde karakterler ve aralarındaki ilişkiler üzerinden toplumsal zeminde önemli sözler sarf etmeye çalışıyor yönetmen. Medeniyetten ve kanundan elini eteğini çekmiş bir coğrafya izlenimini tek bir planından dahi çıkarsayabileceğimiz Sonsuz Hüzün, kadın ve erkek temsilleri üzerinden kimi toplumsal çıkarımlarda bulunuyor. Filmin kadınlar cephesini aynı adam tarafından hamile bırakılan iki kadın ve ikinci eşi (kadınları da hamile bırakan erkek) tarafından öz kızına tecavüz edilen, olaya şahit olup ses çıkarmayan anne/eş oluşturuyor. Erkekler tarafında ise biri üvey kızı diğeri sevgilisi olan (filmde kadın ve erkeğin sevgili olduğunu anlayabilmek çok mümkün değil) ve kocası uzak diyarlara çalışmaya giden evli bir kadını hamile bırakan bir eş/üvey baba/sevgili; ailesinden uzakta çalışan ve eve kesin dönüş yapan koca/baba ve ailenin komşusu gay bir karakter yer alıyor. Sadece karakterlerin birbirleriyle kurdukları ilişkilerden dahi toplumsal yara olarak kodlanan ensest, tecavüz, aldatma, şiddete ses çıkaramama gibi olgular yanında gayrimeşru çocuklarla kurulan arızalı ve sahipsiz ailelere işaret edilmesi filmde yapılan önemli sosyolojik tespitler/gelecek öngörüleri oluyor.

‘Doğum’ gibi bereketi, yeni bir yaşamı ve hayat döngüsünü işaret eden bir kavrama hikaye içerisinde yüklenen tam tezat anlam toplumsal bir çürümenin ve belirsizliğin de metaforik bir anlatımı oluyor. Kadın; mutluluğu yakalaması imkansızlaşan, belki belirsiz bir geleceğe doğru yapacağı devrimsel bir yolculukla bu kötülükle bezeli çemberi kırabilme umudu yüklenen bir temsille/gelecekle baş başa bırakılırken; erkek ise kanunun olmadığı bir dünyada kanunları koyan, kadınların hayatına istediği ölçüde müdahil olabilen ve herhangi bir sorumluluk duygusunu üstlenmeyen, bir bakıma gücün tek temsilcisi olarak tanımlanıyor. Filmin üç erkek karakterinden tek olumlu çizileni ise her daim kadınların yardımına koşan, onlarla karşılıksız bir ilişki kuran gay karakter oluyor. Yönetmen bir anlamda heteroseksist erkek bakışını kızağa çekiyor bu karakter yapılandırma tercihiyle. Ayrıca sıkıntılardan kurtulma yolu olarak gerçeklikten koparak batıl inançlardan mucizeler beklemenin kimi sahnelerde oldukça şiirsel bir tonda gösterilmesi insanların içine düştüğü umutsuzluğunun boyutlarını vurgulaması açısından da önemli bir ayrıntıya dönüşüyor. Coğrafi olarak kıtlığın timsali olan çöl içerisindeki sayılı su (yaşam) kaynağına bırakılan göz yaşlarının ıslattığı çiçek yapraklarının ruhu zapt eden hüzünden kurtuluş ümidi olarak sunulması sinematografik olarak şiirsel olduğu kadar hikayedeki kederi de seyirciye hissettirebiliyor.
filmarasi-la-tirisia-2
Filmin rutin ve sınırlı karakter arasında geçen anlatımını biraz zenginleştirmek için devreye soktuğu palyaçolar ise seyirci üzerinde hikayenin geçtiği coğrafya benzeri bir etki yaratıyor. Gezici palyaço ekibi belki çocukları etrafında toplayıp onları eğlendiriyor ama hikayede yetişkinlerin ruhlarına sinmiş hüzünle çok garip bir tezat yaratıyor. Sonsuzluk, yalnızlık ve terk edilmiş hissiyatı salgılayan coğrafya içerisinde bir bakıma yalnızlığı da temsil eden palyaçolar apayrı bir hüzün tablosu oluşturuyorlar. Okumayı biraz daha geliştirdiğimizde; doğacak veya yeni doğan çocukların içinde bulunduğu dünyada palyaçoların geçici de olsa ne kadar mutluluk verebileceği sorusunu gündeme getirmek mümkün.

Yönetmenin epizodik bir şekilde zamansal değişimler üzerinden bir anlatı geliştirmeye çalıştığı her geçen ay öncesi perdede beliren bilgilendirmelerden anlaşılabiliyor. Yaşam döngüsü içerisindeki değişimlerin karakterlerin ruh hallerine yaptığı etkileri vurgulamaya çalışan yönetmenin, bu bağlamda çok başarılı olduğu söylenemez. Doğadaki değişimle karakterlerin ilişkileri arasında kurulmaya çalışılan bağın seyirci tarafından istenilen ölçüde anlaşılamamasında filmin bu noktada ağırlıklı olarak yerel unsurlar üzerinden metaforik bir anlam yaratma çabası etkili oluyor. Yönetmenin bu handikabı aşmak adına yeterli çabayı en azından giriş ve gelişme bölümlerinde sergilemediği söylenebilir.

Yönetmen giriş ve gelişme bölümünde dizginlerini sıkı sıkıya tuttuğu ketum anlatımını finale doğru serbest bırakınca film de ardında bıraktığı boşlukları zamanı yettiğince doldurmaya çalışıyor. Ne kadar başarılı oluyor sorusu ise -kaçan büyük fırsat düşünülünce- biraz sinemasever kızgınlığı ve burukluğu eşliğinde çok olumlu cevaplanamıyor maalesef.

Murat ATA

Sinema her şeyim. Hayallerim, bir şekilde hangi alanı olursa olsun temas halinde olmak istediğim, hayatımın vazgeçilmezi..

Woody Allen, Dardenne Kardeşler ve Reha Erdem'in sinema dünyalarından tarifsiz bir şekilde etkilenirken; sinema tarihinin en iyi filminin Yurttaş Kane olduğu üzerine düşüncem, seyrettiğim her filmle biraz daha pekişiyor.

Yorum Yap

Temmuz 2017