FilmArası Dergisi

Yarım Tamdan Ne Kadar Eksik?

Çağıl Nurhak Aydoğdu’nun ilk uzun metraj filmi Yarım, doğuda çocuk denecek yaştaki bir kızın İzmir’li bir ailenin zeka geriliği olan oğlu ile evlendirilmesini konu alıyor. Filmin çıkış noktası yönetmenin anneannesinden dinlediği bu ve buna benzer yaşanmış hikayelere dayanıyor. Fidan köyde babası ve kardeşleri ile çobanlık yaparak yaşamaktadır; kendisine hiç sorulmadan uzun bir yolculuğa çıkar. Tanımadığı bir ailenin yanına yerleşir ve yine hiçbir şey sorulmadan evliliğe doğru adım adım gidecektir.

Doğuda başlayıp batıda devam eden ve orada nihayete eren hikaye genç bir kız üzerinden birçok meseleyi de gün yüzüne çıkarıyor. Film başta doğu batı arasındaki hiyerarşinin altını çizerken öbür yandan da ötekileştirilen insanların nelere mahkum edildiği doğrultusunda hikayesini genişletir. Aileler arası yapılan pazarlık ve anlaşmanın neticesinde söz sahibi olamayan çocuklar kendilerine diretilen hayatın içinde bulurlar kendilerini. Fidan doğulu olmanın “kusuru”nu taşırken Salih zihinsel engeli sebebiyle başka bir “kusur”ludur. İkisi de birbirleri dışında başka insanları haketmiyorlardır. Fidan daha olaylara vakıf olamadan, ne olup bittiğini anlayamadan içine atıldığı eş statüsü ile ilgili hiçbir veriye sahip değildir. Ailenin engelli oğullarını ısrarla evlendirme telaşlarının sebebi anlaşılamasa da oğlanda Fidan kadar yetersizdir. Aralarındaki yaş farkına rağmen bir şekilde aynı yaş belirtilerini göstermeleri filmin içide bir çok sahnede verilir. Salih küçücük çocuklarla oyun oynama peşindeyken Fidan’ın da gözü hep oyunlarda takılı kalır. Hatta bir sahnede bahçedeki yiyecekleri mahvetme pahasına oynadıkları su oyunu her iki karakterinde hangi düzeyde olduğunun en iyi belirtisidir. Uzun bir süre eş gibi değilde arkadaş gibi gezdikleri ve oynadıkları halde ailenin gözünde karı kocadırlar ve onlardan beklenilen bazı davranışlar vardır.

Fidan ve Salih’in birer temsil görevi gördükleri, yansıttıkları gerçekliğin ise ne kadar acımasız olduğu hikayenin dışına çıkınca daha net anlaşılıyor. Benzeri hikayelerin aralıksız yaşandığını bilmek ama hem gerçek hayatta hem de seyirci koltuğunda izleyici olmaktan öteye geçememek de işin başka bir trajik tarafı. Bu hayatlar yanı başımızdan akıp geçerken- ailelerin hem müsebbibi olup hem de figüran kalmaları gibi- tüm insanlar da göz yumarak hem suçlu hem de kıyıda izleyici konumundalar. Fidan ait olduğu yerden koparılmanın şaşkınlığı ile beraber evliliğini de hazmetmeye çalışırken Salih ait olduğu yuva içinde başka bir ayrıksı olarak göze batar. Evin diğer fertlerinin nezdinde ikisini tek bir insan gibi görme eğilimi onların birey olma vasıflarına halel getirir. Salih adeta Fidan’ın omuzlarına yıkılmak istenen bir yük gibidir; peki Fidan neden haketmiştir bunu? Cevabının çok net ama anlamanın da bir o kadar güç olduğu meselenin  günahını çeken insanlar birilerinin zihin haritalarında çizilen şablonun eseridir.

Kendinden menkul bir trajedisi olan filme ağır gelen son yönetmenin sözleriyle makul karşılanabilir; dikkat çekmek istediği mesele ya da meselelerin insanlarda bir türlü istenilen etkiyi bırakmamasını eleştiren ve bile isteye bu sonu yazan Çağıl Nurhak Aydoğdu mutsuz ve kötü sonlarla ancak izleyicinin dikkatinin çekilebildiği, akışında gittiğinde ise normalize edildiğini belirtir. Kendi içinde tutarlı ve dengeli bir dil tuturan film ajitasyona yer vermeden ve yolundan sapmadan derdini anlatıyor.

Zehra Ayçiçek

Zehra Ayçiçek: 1980 İstanbul doğumluyum. Sarıyer İmam-Hatip lisesinden 1996’da mezun oldum. Şu an İstanbul Üniversitesi Felsefe (Açıköğretim) son sınıftayım. 2010’da Tarih Kültür derneğinde düzenlenen fotoğrafçılık kursuna, İsmek ve BİSAV’da da Osmanlıca kurslarına katıldım. Bir dönem BİSAV’ın sanat, edebiyat ve sinema seminerlerini takip ettim. Film Arası Dergisi’nin Mart 2014’de Beyoğlu Gençlik Merkezi’nde düzenlediği Sinema okuluna katıldım. Şu an Film Arası Dergisi bünyesinde aktif olarak görev alıyorum.

Yorum Yap

Temmuz 2017