‘Çalışırken Filmin Meselesini Çok Düşünmüyorum’

Yeni bir haftadan herkese merhaba. Söz Kısa Filmcilerde röportaj serimin on dördüncü haftasında çok özel bir ismi ağırlıyorum. İlk uzun metrajı “Görülmüştür” ile birçok festivalde ödüller kazanan ve bu macerasının ardından yeniden kısa metraj serüvenine geri dönen Serhat Karaaslan bu haftaki konuğum olacak. Kısa süre önce 37. Sundance Film Festivali’nde Suçlular filmi ile yarışan ve buradaki Uluslararası Kısa Film Yarışması bölümünde Jüri Özel Senaryo Ödülü’nü kazanan yönetmen hepimizi gururlandırmıştı. Festivaldeki dünya prömiyerinin ardından sizler için değerlendirdiğim filme dair görüşlerimi ise henüz okumadıysanız buradan ulaşabilirsiniz.

Gelelim röportajımıza. Serinin bu haftasında Serhat Karaaslan ile üzerine konuşacağımız film, birlikte romantik bir gece geçirmek için otel arayan ancak evlilik cüzdanları olmadığı için şehirdeki otellerden geri çevrilen üniversite öğrencisi genç bir çiftin bir gece boyunca başlarına gelenleri konu alan Suçlular olacak. Başrollerinde Lorin Merhart, Deniz Altan, Erdem Şenocak ve Ercan Kesal’ın yer aldığı bu kısa film üzerine gerçekleştirdiğim röportaj için keyifli ve ilham veren okumalar dilerim.

Pek çok yönetmen gibi kariyerinize kısa filmlerle başladınız. Daha sonra da “Görülmüştür” ile ilk uzun metrajınıza imza attınız. Şimdi ise sizi “Suçlular” filminiz ile tekrardan kısa metrajda görüyoruz. Ülkemizde uzun metraj dünyasına adım atan çoğu yönetmen kısa metraja bir daha geri dönüş yapmıyor istisnalar haricinde. Sizi tekrardan bu dünyaya iten neden ya da nedenler neler oldu?

Birkaç nedeni var. Birincisi ve en önemli nedeni bu hikâyeyi anlatmak istemem ve bunun kısa film formatına daha uygun olmasıydı. Görülmüştür’ün finansman arayışı çok uzun sürmüştü. O yüzden Görülmüştür bittikten sonra yine uzun yıllar bir film yapmak için beklemek yerine daha kısa bir sürede yapabileceğim bir film yapmak istedim. Zaten ikinci bir uzun metraj film yapmak isteseydim de yapamazdım çünkü Kültür Bakanlığı fonundan destek alamıyordum. Kültür Bakanlığı fonundan destek alamayınca Türkiye’de işler katbekat zorlaşıyor. Belki bakanlıktan destek alabilseydim Suçlular yerine ikinci bir uzun filme çalışırdım.

Filminiz dünya prömiyerini ABD’nin en prestijli festivallerinden biri olan Sundance Film Festivali’nde 28 Ocak tarihinde gerçekleştirdi. Filminizin Sundance seçkisine seçilme süreci nasıl işledi?

Biz filmin post prodüksiyonunu yaparken salgın patladı ve kısa bir süre içinde dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Fransa’da da hayat tamamen durdu. Mecburen film durdu. Yazın biraz normalleşince kaldığımız yerden devam edip, filmi bitirdik. Zaten sinema için çok kötü bir yıldı. Festivallerin çoğu iptal edildi, bazıları online yapıldı. Başvurduğumuz festivallerden biri de Sundance’ti. Kasım ayında başka bir iki festivalle görüşüyorduk.Filmin short list olduğunu ve bize haber vereceklerini söylemişlerdi. O festivallerden birinden haber beklerken, Sundance’ten mail geldi ve bütün ekip olarak filmi çok beğendiklerini, davetlerini kabul edip etmeyeceğimizi sordular. “Biraz düşünmemiz lazım” dedim. Şaka bir yana hemen kabul ettik, diğer festivalleri beklemedik.

Fransa-Romanya-Türkiye ortak yapımı olan film Fransa Ulusal Sinema Merkezi CNC’nin yapım desteği ve Arte televizyonu ortaklığıyla yapıldı. Kısaca bu ortak yapım sürecinden de bahsedebilir misiniz?

Önce diğer kısa filmlerim gibi kendim Türkiye’de yapmaya çalıştım Suçlular’ı. Kültür Bakanlığı fonuna başvurdum. Desteklenmeye uygun bulunmadı. Bir süre rafa kaldırdım. Fransa’da daha önce tanıdığım bir yapımcı üzerinde çalıştığım bir şey olup olmadığını sordu. Ben de o an bu hikâyeyi anlattım. Çok sevdi ve hemen çalışmaya başlamayı teklif etti. Başta çok ciddiye almadım ama ertesi gün altı aylık bir programla çıkıp gelince çalışmaya başladık. İki hafta gibi kısa bir süre içinde CNC’ye başvurduk. CNC olunca Arte televizyonu bizimle irtibata geçti ve senaryoyu okumak istedi. Arte de olunca bütçe hemen hemen tamamlanmış oldu. Oyuncu ve ekip arayışına başladık. Romen görüntü yönetmeni Tudor Mircea aklımda olan görüntü yönetmenlerinden biriydi. Corneliu Porumboiu’nun filmlerinden takip ediyordum. Tudor dahil olunca Romanya’dan bir ortak yapımcı da bulduk.

Filminizin hikayesi tamamen kurgusal mı yoksa gerçeklerden esinlendiğiniz noktalar da var mı?

Filmin hikayesi gerçek. Erzurum’da yaşanan bir olay. Ama gerçek hikâye filme göre çok daha basit. Güvenlik görevlisi karakteri tamamen kurmaca. Zaten uzun süre kafamda çevirip durmamın nedeni gerçek hikâyenin anlatmak için yeterince heyecan verici olmamasıydı. Güçlü bir hikâye olsa da o haliyle bir olayı anlatmak gibi olacaktı. Türleri karıştırmak işin içine girince, bu hikâyeyi anlatmak için heyecan duymaya başladım.

Film bizlere birlikte romantik bir gece geçirmek için otel arayan ancak evlilik cüzdanları olmadığı için şehirdeki otellerden geri çevrilen üniversite öğrencisi genç bir çiftin bir gece boyunca başlarına gelenleri sunuyor. Modern dünyanın özgür gençliği ile toplumun geneline sirayet etmiş muhafazakar anlayış arasındaki çatışmaya odaklanan film, bu yönüyle de tamamen zıtlıklar üzerine kurulu. Senaryo yazım sürecinde bu zıtlığın tamamını filme yaymak ve diri tutmak adına nasıl bir yol izlediniz?

Önce gerçek olayı olduğu gibi yazdım. Sonra senaryolaştırmaya başlayınca Nazlı ve Emre karakterleri ve ilişkileri ortaya çıkmaya başladı. Güvenlik görevlisi karakteri işin içine girince film daha karanlık ve korkutucu bir yere doğru evrilmeye başladı. Çalışırken filmin meselesini çok düşünmüyorum doğrusu. Alttan alta aklımda oluyor tabii ki ama daha çok karakterler, karakterlerin içinde bulundukları durum ve sahneleri düşünüyorum. Filmin meselesini, anlattıklarını, sorguladıklarını düşünerek yazmayı biraz tehlikeli buluyorum açıkçası. Farkında olmadan didaktik ve ders veren bir film yapabilirsiniz. Bu yazdığınız filmin bir meselesi olmadan yazmaya başladığınız anlamına gelmiyor tabii ki. Çalışırken filmin meselesi alttan alta kendini sürekli size hatırlatıyor zaten.

Film cinsel özgürlük, mahremiyet ve bunu sınırlayan, engelleyen baskılar üzerine olunca devlet, toplum, aile kısacası her yerden gelen baskı filmin içine girdi. Mesela ailelerini görmüyoruz ama varlıklarını ve gençlerin üstündeki baskılarını bir telefon aramasıyla hissediyoruz. Aynı şekilde devleti ya da devleti temsil eden bir şeyi de direkt görmüyoruz ama varlığını ve ağırlığını hissediyoruz.

Normal seyrinde başlayan, ilerleyen dakikalarda ise tansiyonu ve gerilimi artarak devam eden başarılı bir kısa film izliyoruz. Özellikle zaman kısıtlamasının olduğu kısa filmlerde gerilim unsurunu seyirciye aktarmak yönetmenler açısından hiç de kolay olmayan bir durum. Siz bu durumu lehinize nasıl çevirdiniz?

Cevabını gerçekten bilmediğim bir soru. Her aşamasında elimden geldiğince ve inandığım şekilde iyi yapmaya çalıştım. Yazarken, mekân ve oyuncu ararken aynı şekilde çekimde de acele etmeden içime sinene kadar aradım. Senaryoda bir gerilim vardı. Ancak kurguda ilk senaryo cut’ını yaptığımızda bu gerilimden eser yoktu. Kurgu sürecinde bu gerilimi tekrar ortaya çıkarmak, meraklandırıcı bir hale getirmek ve hikâyenin doğru ritmini yakalamak için uzun süre çalıştık. O yüzden bir kısa filme göre oldukça uzun denebilecek bir sürede üç haftadan fazla sürede yaptık kurgusunu.

Bütün insanların en temel hakkı olan ve ülkemizde tabu haline getirilip hor görülen doğal bir sürecin yani aşkın “fiziksel haline” verilen tepkisine tüm çıplaklığıyla ayna tutuyor. Toplumumuz açısından böylesine hassas bir konuyu filminize konu etme anlamında tereddütler yaşadınız mı?

Hiç tereddüt yaşamadım. Korktum mu anlamında soruyorsanız, korkmadım. En çok sevişme sahnelerinden dolayı sansürlenir diye konuştuk kendi aramızda. Senaryonun ilk versiyonunu yazdıktan sonra fikirlerine güvendiğim bir arkadaşıma okuttum ve arkadaşım ‘‘Bu insanlar kötü, kötülük yapmalarında sınır yok, neden bu kötülüğü anlatıyorsun’’ gibi bir şeyler söylemişti. “Bunu değiştiremiyorsak da en azından görünür kılabiliriz” gibi bir şeyler demiştim ben de. Ama arkadaşımın bu yorumu, senaryoyu yeniden, daha farklı bir gözle ele almama ve özellikle sonunu değiştirmeme neden olacak bir soru işareti bırakmıştı kafamda. Bu gençlerin bu kötülük karşısında yenilgi duygusuyla değil, buruk da olsa bir zafer duygusuyla bu geceden çıkmasını izleyene hissettirecek bir hale getirmeye çalıştım.

Filmde iki genç de oldukça masum ve saf duygularla yaklaşıyorlar esasında bu geceye fakat sosyal ve çevresel koşullardan dolayı sevgileri dizginleniyor, kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Filminiz ise bu anlamda toplumumuz adına bir öz eleştiri niteliği de taşıyor. Filminizi izlediğinizde bu öz eleştirinin ne kadarını gerçekleştirdiğinizi düşünüyorsunuz?

Bu benim değil izleyenlerin cevaplayabileceği bir soru. Kendi filmim için niyet ettiklerimi ne kadar gerçekleştirdiğimi söylemem doğru olmaz. Genel olarak her şeyiyle içime sinen bir film olduğunu söyleyebilirim.

Üniversite öğrencisi Emre, hem aşkı hem de cinselliği yeni yeni keşfeden bir genç. Karşılaştıkları baskıcı ve ürkütücü durum karşısında sevgilisini dışarıya karşı korumacı bir tavır sergileyen ve bu yönüyle erkeklik egosu öne çıkan Emre’nin bu zorlu gecede zayıf yönlerine de şahit oluyoruz. Bir erkek olarak bu durumu senaryoya tam layıkıyla yedirmek sizin için zor oldu mu?

Bu duruma hem senaryoda hem oyuncu seçerken de çok dikkat ettim. Nazlı karakterinin ilişkilerinde biraz daha dominant olmasını istedim. İlk başlarda diğer insanların yanında Emre’nin daha çok konuşan, durumu idare eden karakter olmasını ama sona doğru bu durumu tersine çevirecek bir şekilde yazdım ve çektim. Gerçek hikâyede Emre daha çok öne çıkan ve etkili bir karakter iken hatta Nazlı neredeyse bu durum karşısında tamamen sessiz kalmışken filmde daha çok Nazlı karakteri üzerinden anlatmayı tercih ettim. Nazlı karakterinin bu kısa zaman dilimindeki dönüşümünü, onun bu duruma karşı çıkmasını, sessiz kalmak yerine en etkili şekilde itiraz etmesini istedim. O yüzden her ne kadar çiftin hikayesi olsa da Nazlı birazcık daha önce çıkmış oldu.

Filminizde yer alan Erdem Şenocak ile ilk uzun metrajınız Görülmüştür’de de çalışmıştınız. Aynı oyuncuyla hem uzun hem de kısa metraj bir filmde çalışmak oyuncu yönetimi anlamında ne gibi farklılıklar barındırıyor.

Çekim esnasında oyuncuyla çalışmak açısından uzun ya da kısa film olması fark ettirmiyor. Belki uzun filmde çekim öncesi karakterin hikayesi, diğer karakterlerle ilişkisi üzerine daha uzun konuşmalar yapıyorsunuz oyuncuyla. Bu kısa filmi yazarken güvenlik görevlisi karakteri ortaya çıkınca Erdem hemen aklıma geldi ve onu düşünerek yazdım. İkimizin de en çok dikkat ettiği ve istediği şey Görülmüştür‘deki Kenan’a benzememesiydi. Güvenlik görevlisi çok karikatürize bir tipleme olma tehlikesi de barındırıyordu. Erdem’den dolayı hemen komik biri çıkıyordu ortaya zaten, biz ise bundan uzaklaşıp, komik biri yerine daha korkutucu, tedirgin edici biri olması için çaba gösterdik. Komik biri olduğunda filmin tonunu da hemen değiştiriyordu. Erdem’le diğer oyunculara kıyasla çok daha az konuşarak iyi anlaşıyoruz artık.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Türkiye’de kısa film öğrenci işi ve amatör filmler olarak görülüyor. Maalesef bunu sektördekiler de öyle görüyor ama bunun birçok nedeni var. Kısa film için finansman bulmak zor. Sadece bakanlık desteği var, o da bir kısa filmin hazırlığına yetmeyecek bir miktar. Yine kısa filmlerin gösterim mecraları yok. Son bir iki yıldır BluTV kısa filmler yayınlamaya başladı. Eğer Avrupa ülkelerindeki gibi bir endüstri olsaydı eminim çok daha fazla deneyimli yönetmen kısa film çekerdi. Kısa filme dair çok ahkam kesiyorum ama bir yandan da kısa filmleri takip eden biri değilim dürüst olmak gerekirse. Denk geldikçe izliyorum.

Son olarak da ilerleyen süreç için üzerinde çalıştığınız başka projeleriniz varsa onlar hakkında da ufak tüyolar alabilir miyiz?

Geçen yıl bir süre üzerinde çalışıp yarıda bıraktığım bir senaryo ve aklımda yazmayı düşündüğüm bir iki fikir var. Zamanla hangisi öne geçerse ve hangisi için şartlar yapmaya uygun olursa onlardan birini yapmak istiyorum. Ancak somut bir şey yok henüz ortada.

Röportajımızı Sundance’te kazandığınız “Jüri Özel Senaryo Ödülü” ile kapatalım istersiniz. Bu başarı ve ödül sonrası neler hissediyorsunuz?

Bu kötü günlerde filmin parçası olan herkese iyi gelen güzel bir haber oldu. Filmin görünürlüğünü artırdı.

Halil Şimşek

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir