Üçüncü Bir Yol Yok mu?     

Geçtiğimiz Ramazan ayında, üstelik bayramda bile ara vermeksizin devam eden yeni bir İsrail saldırısı sonucu yetmişi çocuk, 254 Filistinli dünyanın gözü önünde katledildi. İsrail’in havadan ve karadan en ağır silahlarla gerçekleştirdiği ve kara propaganda konusunda uzmanlaşan İsrail basınının ‘savunma amaçlı’ dediği bu acımasız saldırı karşısında, Filistinlilerin borulardan bozma ilkel füzeleri hiçbir varlık gösteremedi. Gazze bir kere daha yerle bir edildi. Amerika ve Batılı ülkeler, İsrail’e olan sadakatlerini tazeledi, Filistin’in davasını gütmek ise Türkiye’nin diplomatik çabaları ve vicdan sahibi insanların sokağa dökülerek attıkları sloganlarla sınırlı kaldı.Siyasi ve ekonomik alanda varlık gösteremeyen Filistin’in sesini dünyaya duyurma konusundaki belki de tek güçlü ve etkili yol, hiç kuşkusuz sinema. Son derece kısıtlı imkanlar ve yoğun baskılara rağmen, Filistin’de yaşanan dramı dünyaya duyurmaya çalışan az sayıdaki Filistinli sinemacı arasında hiç kuşkusuz Hani Ebu Esad’ın önemli bir yeri var.

Ortak dert; Sıkışmışlık

Filistinli olmak bir yana, Filistin konulu film yapmak ve önyargıyla baskıların kol gezdiği bir dünyada bu filmleri festival ve organizasyonlarda gezdirmek olağanüstü bir çaba ve fedakârlık gerektiriyor. Uçak mühendisi olarak hayata atılan, bir süre sonra televizyoncu olarak başladığı medya alanındaki kariyerini bir süre sonra sinemacı olarak keskin biçimde değiştiren Hani Ebu Esad, çektiği Filistin konulu filmlerle sanatını icra ettiği kadar büyük bir kahramanlık örneği de sergiliyor aslında. Litros’un Kudüs’e ayırdığı bu özel sayı vesilesiyle, Hani Ebu Esad’ın Filistin temalı üç filmini bu filmlerdeki üç ayrı yaklaşım üzerinden ele almak istedim; Yapım tarihlerine göre sırasıyla Vaat Edilen Cennet (2005), Ömer (2013) ve Pop Star (2015).

Üç filmin ortak noktası Filistinlilerin dar bir alana kıstırılıp burada her şeyden yoksun biçimde yaşamaya zorlanması. Yeme içmekten seyahat özgürlüğüne, eğitimden sağlığa, en temel ihtiyaçlardan bile yoksun bırakılan Filistinlilerin bununla da kalınmayıp, öz vatanlarında horlanmaları, dışlanmaları. İşbirlikçilik, ülkesini bırakıp göç etmek ya da kalıp tüm bu sorunlarla başa çıkmaya çalışmak. İşte üç filmin altını çizerek seyirciye açık etmek istediği başat mesele bu; Hayatları zindana dönmüş, bir avuç kıstırılmış insan.

‘Biz de’ durup bir düşünelim!

Yönetmenin adını dünyaya duyuran ilk önemli filmi Vaat Edilen Cennet’in başrollerini Kais Nasif, Ali Süleyman ve Lubna Azabal paylaşıyor. Film, İsrail işgaline keskin bir biçimde sert eleştiriler yöneltirken, bir yandan da Filistin tarafının meseleye bakışına da “içerinden” bir özeleştiri getiriyor. Bu yönüyle işgalin fotoğrafını çekmesinin yanında bir yönetmen kritiği yapması bakımından da ayrı bir anlam ifade ediyor. Belli ki yönetmenin işgal kadar bu işgale gösterilen reaksiyonla da ciddi bir meselesi var. Zira gerek iki kafadarın kendi aralarındaki gelgitler ve gerekse diğer bazı karakterlerin dile getirilen cümleler, aslında direnişin de kendi içinde çeşitli zaaf ve çıkmazları olduğuna dair anlamlar taşıyor. İsrail işgalini zulüm ve sınırsız bir baskı aracı olarak sıklıkla tanımlayan film, Filistinli gençlerin üzerlerine bombalar kuşanıp, kontrol noktaları ve kalabalık yerlerde bombaları patlatarak İsraillilerle birlikte ölmeyi tercih etmelerini yöntem olarak da açık biçimde eleştiriyor. Yönetmene göre bu yöntem çözüm getirmediği gibi, İsrail’e karşı Filistin tarafını sayı ve imaj olarak da eksiltiyor. Nihayetinde kahramanlar üzerinden şu soruyu soruyor; “Direnmenin başka bir yolu yok mu?”

Öte yandan film, işgal edilen Filistin tarafındaki gündelik yaşamı tasvir ederken sıklıkla buradaki imkânsızlık hatta yer yer sefalete dikkat çekiyor. Yıkılan evler, yürünemez durumdaki yollar, sosyal yaşamın devamı için gerekli tüm temel ihtiyaçların azlığı ya da İsrail’e bağımlılık, yoksulluğun yol açtığı psikolojik çöküntü ve yaygın moralsizlik, Filistin’i adeta hayalet bir coğrafyaya dönüştürmüştür. Hemen her adımda İsrail’in varlığıyla yüzleşmek, işgale nefretin yaşattığı intikam duygusu ve her an yaşanabilecek saldırı ve ölüm tehlikesi, özellikle gençler ve çocuklar için hayatı yaşanılmaz kılmıştır. Filmin finaline doğru kameranın İsrail tarafına geçmesiyle birlikte Filistinlilerin aksine Batıyı aratmayan kusursuz bir konfor ve rutin bir sosyal yaşamın burada hâkim olduğu görülür. Bu kıyas bile başlı başına ciddi bir eleştiri olarak kabul edilebilir.

Vaat Edilen Cennet, oyunculuk ve senaryosundaki kimi zaaflara rağmen, işgalin sosyo-politik ve sosyokültürel taraflarını yansıtması kadar belirli bir alana sıkışmış Filistin halkının kıstırılmış, bastırılmış hayatlarını beyazperdeye taşıması bakımından da önemli bir yapım. Üstelik yalnızca işgalin acımasız tarafını resmetmekle kalmıyor, seyirciyi direnişin yöntemleri üzerine de düşünmeye davet ediyor.

Şimdi ne olacak Ömer?

Hani Ebu Esad’ın başyapıtı kabul edebileceğimiz Ömer, Filistin meselesini aşk, sadakat ve ihanet üçgeninde ele alan çok güçlü bir sinema örneği. 2016’da En İyi Yabancı Film dalında OSCAR’a aday gösterilen filmin başrollerini Adam Bakri, Leem Lubany, Waleed F. Zuaiter, Samer Bisharat ve Eyad Hourani paylaşıyor.

Ömer ve arkadaşlarının hayatı, birlikte bir İsrail askerini öldürmeleriyle, içinden çıkılmaz bir şiddet sarmalına döner. İsrail istihbaratı tarafından yakalanarak işkenceye maruz bırakılan Ömer, onlarla iş birliği yapmaya zorlanır. Teklifi kabul ettiğini söyleyen Ömer’i dışarıda, sevgilisi Nadia, dava arkadaşları ve Filistinli örgütlerle İsrail arasında istihbarat savaşının yaşandığı bir kaos ortamı bekliyordur. Başta Nadia olmak üzere çevresindeki herkesi bu amansız kedi-fare oyununda kaybetmekle karşı karşıya kalan Ömer, İsrail’e karşı içinde büyüttüğü öfkeyi ise diri tutmaya kararlıdır.

Önceki filmi Vaat Edilen Cennet’te, İsrail işgalinin Filistinliler üzerindeki psikolojik yıkımları başarıyla ele alan Hani Ebu Esad, bu filminde hem duygusu hem de biçimsel özellikleriyle çok daha nitelikli bir iş çıkarıyor ortaya. Seyirciyi şaşırtan çok katmanlı senaryosuyla dikkat çeken film, takip/kovalamaca sahneleriyle seyircinin dikkatini son ana kadar canlı tutuyor. Oyuncu yönetimindeki başarısıyla da dikkat çeken yönetmen, her bir karakterin yaşadığı iç çatışmaları, duygulu ve doğal bir dille seyirciye aktarıyor. Yaşanan baş döndürücü kovalamacaya Ömer’le Nadia’nın aşkını ustaca entegre eden Filistinli yönetmen, filmin sonunda, Filistinlilerin İsrail’e karşı sonuna kadar direneceği mesajını veriyor.

Filmin ana karakteri üzerinden sosyolojik bir okumayı da yapması dikkat çekici. Zira direnişçi bir küçük gruba üye olduğu gibi, İsrail’in Filistin’de inşa ettiği Tecrit Duvarı’nın bir tarafında, ailesiyle birlikte yaşayan bir gençtir. Fırında çalışarak ailesini geçindiren Ömer’in aşkı Nadia ise duvarın öte tarafında, ağabeyiyle yaşıyordur. İşgale karşı arkadaşlarıyla birlikte özgürlük mücadelesi veren Ömer, her gün Nadia’yı görebilmek için, canı pahasına, duvarı tırmanarak, diğer tarafa geçer. Bir yandan İsrail askerlerinin kurşunlarından kaçan Ömer, aynı zamanda Nadia’nın ağabeyi olan, dava arkadaşı Tarık’tan bu aşkı gizlemeye çalışır. Ömer’in ülkesi ve aşkı için yaptığı fedakârlıklara yoğunlaşan film, alt metninde Filistinlilerin hayatını zindana çeviren Tecrit Duvarı’nın etkilerini de son derece çapıcı bir dille beyazperdeye taşıyor.

Filistin’in Pop Starı

Vaat Edilen Cennet’te “istişhad” tereddüdünü, Ömer’de ise sadakat, ihanet ve direniş üçgenini ele alan yönetmen, sondan bir önceki filmi The İdol’de bu kez bir gencin şarkı söyleme tutkusu üzerinden yeniden Gazze’deki insanlık dışı abluka ve işgale dikkat çekti.

Film, küçük yaşlardan itibaren müziğe ilgi duyan ve yaşı ilerledikçe ilgisi tutkuya dönüşen Muhammed Assaf’ın hikayesini konu ediyor. Çocukken arkadaşlarıyla kurduğu müzik grubu yoksulluk ve ablukanın da etkisiyle dağılan Muhammed, vazgeçmez ve gençlik yıllarından yeniden alevlenen şarkı söyleme isteği yüzünden Mısır’da düzenlenen uluslararası bir pop star yarışmasına katılmaya karar verir. Ne var ki İsrail işgalinin cehenneme çevirdiği Gazze’de yarışmaya hazırlanmak ve en kötüsü Gazze’den Mısır’a geçmek hiç kolay olmayacaktır. Tutkusundan güç alan Muhammed her türlü zorluğu göğüsleyerek Mısır’a kaçar ve yarışmaya katılarak birinci olur. Muhammed’in galibiyeti tüm Ortadoğu’yu sevince boğar.

Üzülerek belirteyim ki, Vaat Edilen Cennet ve Ömer filmleriyle sinematografik açıdan önemli bir başarı yakalayan Hani Ebu Esad’ın benzer bir başarıyı The İdol’de de gösterdiğini söylemek mümkün değil. Hatta aksine diğer filmlerine nazaran gerek senaryo gerekse kurgu ve karakterleriyle bu filmde vasatın altında kaldığını görürüz. Filme hâkim hamasi duyguların büyük ölçüde zaafa uğrattığı The İdol’ün Gazze’deki güç yaşam koşullarını aktarmakla yetinmesi, usta yönetmen adına üzüntü verici. Her ne kadar bazı uluslararası festivallerde yarışıp, Antalya Film Festivali örneğinde olduğu üzere ödül alsa da diğer filmlerine nazaran ilgi ve heyecan uyandırmayıp, geçer not alamayan The İdol, yönetmenin filmografisinde farklı tarzda bir yapım olarak kalmakla yetiniyor. Vaat Edilen Cennet ve Ömer filmleriyle iki kere Oscar’da Yabancı Dilde En İyi Film dalında yarışan Hani Ebu Esad’ın, sondan bir önceki filmi The İdol’de adaylık şansını yakalayamadığını ayrıca hatırlatmakta yarar var.

Hani Ebu Esad

Son filmi Aramızdaki Sözler’le Hollywood’a göz kırpan Hani Ebu Esad’ın genelde Ortadoğu ve özelde Filistin için önemli bir sinemacı olduğundan hiç kuşku yok. Büyük bir cesaretle ülkesi ve coğrafyasının acılarını sinema yoluyla dünyaya duyurması bir yana, her filminde büyük bir cesaretle yeniliklere girişmesi, prodüksiyon anlamında her projede önemli mesafeler kaydedip kendinden sonraki kuşağın yolunu açarak cesaret örneği sergilemesi onu öncü bir yönetmen olarak da ayrı bir yere konumlandırıyor. Bununla birlikte İsrail işgalini son derece açık ve çarpıcı bir biçimde çeşitli yansımalarıyla filmlere konu etmesinin yanında, Hani Ebu Esad’ı Filistin tarafı ve İslam coğrafyasının direniş kültürünü de cesaret ve samimiyetle eleştirmesiyle ayrıca kıymetli buluyorum.

Yazıyı Hani Ebu Esad’ın İstanbul’da bir gazeteye verdiği demecindeki anlamlı cümleleriyle tamamlayalım; “İsrail medeniyetten faydalanarak silahlar kullanıyor, tanklar alıyor. Bense medeniyetin iyi yönünü, yani sinemayı kullanıyorum. 50 yıl sonra İsrail barbarlığı bitecek ama bizim sinemamız her şeyi kaydetmiş olacak”.

Suat Köçer, 1980’de Erzurum’da doğdu. Ortaokul yıllarında hikâyeler yazarak başladığı yazma serüvenine, 2002’den itibaren İstanbul’da devam etti. Çeşitli ulusal dergilerde sürdürdüğü kültür sanat konulu yazılarının ardından, tamamen sinemaya yöneldi. Türk Sineması eksenli eleştiri, araştırma-inceleme ve röportajları ulusal gazete ve dergilerde yayımlandı. Ağustos 2010'da Film Arası sinema dergisini kurdu. Film Arası'nda yazı ve röportajları yayımlandı, TRT Türk'te haftalık olarak yayınlanan Film Arası isimli TV programını hazırlayıp sundu, ardından beş yıl süreyle Yeni Şafak Gazetesi'nde, sinema yazarlığı yaptı. Çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarında sinema alanında danışmanlık yapan ve 2017'de devraldığı Malatya Uluslararası Film Festivali'nin direktörülüğünü iki yıl yürüten Suat Köçer, TVNET televizyonunda Sormasam Olmaz isimli sinema programını hazırlayıp sunuyor. Köçer, çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarında sinema alanında danışmanlık yapıyor. Yazarın ikisi hikâye, biri sinema ve biri de roman olmak üzere yayımlanmış 4 kitabı bulunuyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir