‘Diyalog Yollarının Açılabilmesini Umuyoruz’

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serime bir haftalık küçük bir aranın ardından devam ediyorum. Bu hafta animasyon ve diyalogsuz bir kısa filmin iki yönetmenini ağırlıyorum. Bu röportajda üzerine konuşacağımız kısa film, Müslüman bir müzisyen, Kürt bir öğrenci ve Hıristiyan bir küçük kızın yaşadığı Ortadoğu’nun en eski şehirlerinden birinde fısıldanmaya başlanan kötücül sesler sonrasındaki yaşananlara odaklanan Mozaik olacak.

Bu haftanın röportajında daha yakından tanıyacağımız isimler, Mozaik filminin yönetmenleri İmge Özbilge ve Sine Özbilge.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir İmge Özbilge ve Sine Özbilge?

Kendimiz hakkında konuşmayı ikimizde pek sevmesek de kısaca özetlemeye çalışalım.

Ben Viyana doğumluyum, Sine Madrid. Hayatımızın çoğunu yurt dışında geçirdik ama kısa bir dönem de İstanbul’da yaşamış olmaktan çok mutluyuz. İkimizin de filmlerimizin dışında resim, enstalasyon gibi farklı sanat dallarında da çalışmalarımız var. Dünya çapında çeşitli galeri ve müzeler ile birlikte çalışıyoruz. Animasyon sanatının sinema ekranı dışındaki farklı platform ve mecralar arasındaki ilişkiler üzerine denemeler yapıyoruz.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyon süreci ne kadar sürede tamamlandı?

Animasyon oldukça uğraşı gerektiren bir alan dolayısıyla çok da masraflı. Prodüksiyon bütçesinin toparlanması ve senaryonun oturması ile birlikte toplam üç buçuk yılımızı aldı tüm süreç.

Filmin hikayesinin oluşum süreci hakkında bilgi alabilir miyiz?

Avrupa basınında Suriye ve Ortadoğu’dan gelen göçmenlere karşı ne yazık ki çok negatif ve korku aşılayan bir tutum var. Bundan çok rahatsız olduğumuzdan farklı bir imaj çizen ve de durumun insani yönünü ön plana çıkaran bir film yapmak istedik.

Çocukluk yıllarımızdan beri Hayao Miyazaki’nin filmlerine hayranız. Japon kültürünün günümüzün modern kültürü ile olan çatışmasını çok zengin bir görsel dille anlatır filmlerinde. Göç konusunu ele alırken Ortadoğu coğrafyasına özgün kültürel öğeler taşıyan ama aynı zamanda günümüzde globalleşmenin getirdiği postmodern sürreal kent olgusunu yansıtan bir dünya yaratmak istedik Mozaik ile.

Filmi iki kişi çektiniz ve kısa metrajlarda buna nadiren rastlıyoruz. Senaryonun yazım ve filmin çekim aşamasında iki kişi olmak ne gibi avantaj veya dezavantajlar sundu?

Aslında senaryoyu birlikte yazmadık. #21xoxo’nun senaryosu Sine’ye ait, Mozaik’in de bana. Her iki filmde de prodüksiyon aşamasında birlikte çalıştık. Animasyon hem çok emek isteyen hem de farklı alanlarda yetenek gerektiren bir alan olduğundan iki kişi olmak çok avantajlı oluyor. Uzun bir süre aynı proje üzerinde çalışınca İngilizce’de “tunnel vision” denilen durum olmaya başlıyor ve detayda kaybolabiliyor insan. İki kişi olunca birbirimizi bu durumdan çıkartabiliyoruz. Kreatif konularda insanın gözüne güvenebildiği bir partnerleri olması çok önemli. Bunu bir tek kendi aramızda yapmıyoruz, çalıştığımız ekibinde fikirlerini almaya özen gösteriyoruz. Animasyon gerçekten ekip işi.

Kısa metraj filmlerde animasyon türüne özellikle ülkemizde çok sık rastlayamıyoruz. Bir önceki filminiz #21xoxo ve yeni filminiz Mozaik ile bu alandaki boşluğu biraz olsun dolduruyorsunuz. Bu durumdan dolayı yaptığınız işlerin ilgiyle takip edilmesi üzerinizde bir baskı yaratıyor mu?

Teşekkür ederiz, bu durumun çok farkında değildik belki de. Şimdi biraz bir baskı oluştu sanki. Yaptığımız her iş beğenilecek diye bir şey yok tabii, bizce sanat yapmanın hem güzel hem de zor yanı bu. Elbette izleyicinin yorumları bizim için çok değerli ama öte yandan yansıtmak istediği duyguyu her zaman yansıtamayabiliyor insan. Bu riski alabilmek gerekiyor sanatçı olarak. Zaman zaman daha deneysel projeler üzerinde çalışıp projenin içinde kaybolduğumuz da oluyor ama beslenebilmek için o alanın insanın kendinse tanıması gerekiyor. Bazen başladığımız bir projeden kendimizden beklediğimiz sonucu alamasak da ileride düşünmediğimiz bir anda farklı bir şekilde geri dönebiliyor.

Filminiz hiç diyalog içermiyor ve bu noktada da diğer filmlerden kolaylıkla ayrılıyor. Diyalog olmayan bir filmde olay veya durumu etkileyici şekilde anlatmak için teknik anlamda hangi yöntemleri uyguluyorsunuz?

İkimiz de resim ve desen üzerine çalıştığımız için filmlerimize başlarken önce imgelerden yola çıkarak çalışıyoruz. Aslında senaryo yazmadan önce “storyboard” çiziyoruz. Senaryoyu “storyboard” üzerinden çıkartıyoruz. Filmlerimizde ve resimlerimizde çok fazla sembolizm kullandığımızdan diyalog eksikliğini bu şekilde doldurmayı tercih ediyoruz. İleride diyalog kullandığımız projelerimiz de olur ama Mozaik için hikayeyi görseler üzerinden anlatmaya çalıştık. Her zaman kolay olmadı tabi ama hikâyeyi bu şekilde anlatmanın da farklı bir keyfi var kesinlikle.

Müzik ve ses tasarımı tabii çok önemli bir rol oynadı bu süreçte. Çalıştığımız ses ekibi ile co-produktörümüz sayesinde tanıştık, şanslıydık çok iyi anlaştık. Bazen tam tersi de olabiliyor tabii. Müzikler için de çok değerli ve yetenekli bir müzisyen; Shalan Alhamwy ile çalışma şansımız oldu. Hikâyenin bütün kurgusunu diyaloglar yerine müzik üzerinden oturtmaya çalıştık.

Filminizin dikkat çeken bir başka özelliği de tıpkı bir önceki projenizdeki gibi Belçika yapımı olması. Ülkemizdeki kısa filmlerin yapım sürecini bilen fakat yurt dışında bunun nasıl işlediği hakkında bilgi sahip olmak isteyen sinemacılar için filminizin yapım sürecini anlatabilir misiniz?

Zorlu bir süreç. Her ülkede farklı olanaklar var ama o olanaklarla da farklı zorluklar geliyor. Kendi deneyimlerimizden yola çıkarak cevaplanabilir bu soru; ama bizim gözlemlerimize göre Türkiye’de sanatçının ve yönetmenin vizyonuna biraz daha saygı duyulduğunu hissediyoruz. Avrupa’da genel olarak prodüktörler kreatif sürece çok fazla dahil olmaya çalışıyorlar ve yaptığınız her seçimi açıklamak durumda kalabiliyorsunuz. Bu çok yorucu bir hal alabiliyor, güçlü durmak gerekiyor. Öte yandan Belçika’da çok değerli fonlar var ve genç yetenekleri desteklemeye çok önem veriyorlar, bu da çok güzel ve önemli. Belçika küçük bir ülke olduğu için dünya çapındaki yerini sanata ve kültüre yatırım yaparak güçlendirebileceğinin çok farkında. Bu yüzden genç nesillere çok değer veriyorlar. Film projelerinizle başvurabileceğiniz çeşitli fonlar ve organizasyonlar var. Tabii önce bir prodüktör ile anlaşmanız gerekiyor bu fonlara başvurabilmek için. Rekabet çok, dolayısıyla çok iyi hazırlanmak gerekiyor bu başvurulara, haftalar aylar süren hazırlıklar bunlar. Başvuruyu yapana kadar maddi bir destek gelmiyor ne yazık ki ama başvuru kabul edilirse çok güzel kapılar açılıyor.

Film, Ortadoğu’nun en eski şehirlerinden birinde, Müslüman bir müzisyen, Kürt bir öğrenci ve Hıristiyan bir küçük kızı aynı hikayede buluşturuyor. Filme ismini de veren bu kültürel “mozaik” olgusu çalışmanıza nasıl katkılar sağladı? 

Çocukluğumuzdan bu yana çok fazla ülke değiştirerek yaşadık. Çok kültürlülük bizim için önemli bir konu. Ortadoğu kültürel olarak çok zengin bir coğrafya, tarihi olarak belki de dünyanın en zengin topraklarında biri hala. Batı’da bu böyle görülmüyor ne yazık ki, yazdıkları tarih kitapları bile çok tek taraflı. Pieter Frankopan’ın Silk Roads kitabını bu yüzden çok severim, farklı kültürlerin tarihte birbirleriyle olan etkileşiminden ve beslenmesinde bahseder. Osmanlı’da farklı cemaatlerin bir arada nasıl yaşadıklarından ve bunun yaratığı ekonomik ve kültürel zenginlikten bahseder.

Filmde, şehrin üzerinden yankılanan fısıltılar ve ardından yaşananlar, felaket hikayeleri ve özellikle de kıyamet zamanını alegorik bir şekilde anlatıyor. Filminizin yaratıcısı olarak karakterlerin yaşayacaklarının senaryosunu yazmak size bu alegorik evrenin içinde hangi duyguları hissettiriyor?

Çok hissederek, üzülerek çalıştık projenin üzerinde. Daha dört ay önce kış soğuğunda Belçika polisinin göçmen kamplarını yıktığı haberini okuyunca aklımız yerinden oynadı. Avrupa’nın ortasında böyle bir şeyin nasıl olabildiğini anlayamıyoruz. İnsani dayanışmaya çok ihtiyaç duyulan bir dönemden geçiyor dünya. Dünya çapında bir salgının ortasında bile ilaç şirketlerinin, aşı patentini paylaşmak yerine nasıl daha çok para yapabileceklerini utanmaz bir şekilde tartışabildiği bir ortamda yaşıyoruz. Koronayı bahane ederek göçmenlere kapıları tamamen kapatmış durumda Avrupa şu anda, işin en kötüsü de sıradan vatandaşın bunun farkında bile olmaması.

Mozaik ile biraz da olsa bu konuların tekrar düşünülebilmesini, tekrar diyalog yollarının açılabilmesini umuyoruz.

Filmde dikkat çeken noktalardan biri de çoğu sahnede karşımıza çıkan göz imgesi. Filmde buna yer vermenizin özel bir nedeni veya anlamı var mı?

Bir yandan günümüzde her yerde kameralar tarafından gözlendiğimize bir gönderme, öte yandan da nazar boncuğu çok sevdiğimiz bir obje, özelikle de benim. Hem görsel olarak hem de koruyucu anlamını çok seviyorum. Halkalar içinde halkaları barından bu sembolün Mısırlılar’a kadar geri gittiğini okumuştum. Mısırlılar’da evreni ve sonsuzluğu sembolize ediyormuş.

Filminizin avantajlarından biri de hiç sete çıkmadan bilgisayar başında oluşturulabilmesi. Böyle bir üretim sürecinin kabaca nasıl işlediğini meraklıları için anlatabilir misiniz? 

Tabii seve seve. “Pre-production” dönemi aslında çok yalnız ve izole geçiriyoruz, senaryo yazımı “storyboard”, karakter tasarımı ve arka plan setleri üzerinde çalışıyoruz bu dönemde. Mozaik’in bütün arka planları kâğıt üstüne akrilik ve mürekkep ile hazırlandı. Aslında nakış işlercesine hepsini tek tek çizip boyadık. Çizimlerin hepsi tek tek scan’ledikten sonra “Photoshop”ta sanal setleri kurduk. Bütün ön hazırlık “pre-production” faslını bitirdikten sonra stüdyoda ekiple çalışmaya başladık. Mozaik’de kullandığımız teknikte bir animatör günde sadece 4 ile 5 saniye anime edebiliyor. Çok uzun ve yorucu bir süreç ama çok yetenekli bir ekibimiz vardı ve bu süreç ne kadar zor olsa da eğlenerek çalışmayı başardık. Çizimler bir yandan animatörler tarafından canlanmaya başlarken bir yandan da müzik ekibi harikalar yarattı. Ses ve müzik animasyonda çok önemli. Canlı film çekimlerinde olduğu gibi mekan sesleri animasyonda doğal olarak hiç olmadığından bütün seslerin tek tek kayıt edilmesi gerekiyor. En son post prodüksiyon aşamasını Brüksel’de bir ses stüdyosunda geçirdik. Filmin yapım aşamasının en keyifli dönemlerinden biri aslında. Ses tasarımcınıza güveniyorsanız buradan sonrası geri yaslanıp keyifle süreci izlemek oluyor.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler? 

Evet bu durum kesinlikle değişmeye başladı. Sanırım yönetmenlere daha çok özgürlük tanıyor kısa film. Hem maddi olarak daha ufak bütçeler olmasından hem de yapım sürecinin daha kısa olmasından daha cesaretli olabiliyor insan. Distribüsyondan maddi geri dönüşümü olmayan bir mecra olduğundan da prodüktörler biraz daha özgür bırakıyorlar yönetmenleri sanırım. Animasyon dünyasında tabii uzun metraja atlayıp sadece uzun metraj ile devam eden yönetmen daha az. Bu yine maalesef bütçe ile alakalı. “Live action”dan üç kat daha büyük bütçelerden bahsediyoruz bir animasyon uzun metraj filminin gerçekleşebilmesi için.

Netfix’te bile kısa animasyonlardan oluşan diziler var. Dolayısıyla animasyon dalında kısa film daha sık rastladığımız bir durum.

İlerleyen yıllarda uzun metraj film çekme düşünceniz de var mı?

Var tabii, çok istiyoruz. Ele almak istediğimiz fikirler şimdiden uçuşuyor kafamızda ama o kararı vermek çok zor. Yıllar sürecek bir süreç çünkü uzun metraj. Çalıştığımız stüdyolardan birinde beş yıldır aynı uzun metraj üzerinde çalıştıklarını görünce, insan biraz da korkuyor.

Daha birkaç fırın ekmek yememiz lazım uzun metraja gelene kadar ama umarız ki bir gün gerçekleşir bu hayalimiz.

Son olarak üzerinde çalıştığınız başka kısa film projeleri varsa ufak tüyolar alabilir miyiz? 

Yeni bir “360” projesi üzerinde çalışıyoruz. “360” derken hem oyun hem VR hem  kısa film mecraları arasında gelip gideceğimiz bir proje ama daha henüz çok başlangıç safhasındayız. Tam olarak nasıl bir şekil alacağını biz de bilmiyoruz ama heyecanlıyız.

 

 

 

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir