FilmArası Dergisi

Kısa Filmin Değeri Bilinmiyor

Halen sinema öğrencisi olan ve şimdiden çektiği kısa filmlerle övgüler toplayan yönetmen Ramazan Kılıç’la hem çektiği filmler hem de Türkiye’de kısa film çekmenin zorlukları üzerine keyifli bir sohbet geliştirdik. Sorularımıza içtenlikle yanıt veren Kılıç daha iyi işler yapabilmek için kurumların daha fazla destek olmasını ve kaliteli işlerin önünün açılmasını diliyor.

Sizi biraz tanıyalım…

1993 Ağrı doğumluyum. İlkokulu, ortaokulu orada okudum. Liseyi Bolu’da bitirdim. Şehir Üniversitesinde Sinema ve Televizyon bölümünde okuyorum aynı zaman da Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden yan dal yapıyorum.

Eğitimini aldığınız bu iki alanın filmlerinizi nasıl besliyor?

Ben iyi bir hikâye anlatıcısı olmak istiyorum. Onun içinde edebiyata ihtiyacım vardı. Daha önceki insanların nasıl yazdığını bilmeden bende yazamazdım. O yüzden edebiyatın senaryo açısından besleyeceği olacağı düşüncesindeydim. Dolayısıyla edebiyattan yan dal yapmaya karar verdim. Bana çok katkısı oldu. Üniversite de klasikleri, modern ve post modern eserleri okuduk. En temelde seni kitap okumaya teşvik ediyor. Bu da bir yönetmen bir senarist için çok önemli bir şey. O yüzden edebiyatın bana sinemadan çok daha katkısı olduğunu söyleyebilirim.

Buradaki katkı anlatım, hikâye oluşturma, karakter yaratma noktalarında mı?

Evet anlatı geleneklerini, hikaye oluşturmayı öğreniyorsun dolayısıyla benim senaryo yazmama da çok katkısı oldu. Hatta şöyle uzun metraj için çalışıyoruz. O bir uyarlama olacak. Bir arkadaşımla yazmayı düşünüyorum. Aslında ben bu kadar edebiyatı seven bir insanım.  Ama işte Türkiye’de çok iyi uyarlamalar çıkmıyor. Elimden geldiğince bunu iyi yapmaya çalışıyorum.  O yüzden biraz aceleci davranıyorum.

Penaber, Miğfer ve Servis olmak üzere üç kısa filminiz var biraz onlardan bahsedelim.

Arada bir de Depo İşçileri var TRT’den ikincilik aldı ama onun linkini göndermedim. Penaber ilk kısa filmimdi ama ilk denemem değildi. Ondan önce arkadaşlar bir sürü öğrenci filmi çektik. Profesyonel anlamda bir şey yoktu. Kamerayı koyuyorduk aklımıza ne gelirse onu çekiyorduk. Ama Penaber aslında bir ders kapsamında ortaya çıktı. Deneysel sinema ve video dersimiz vardı, orada hocamız Sabancı Vakfına katılmayı vize notu olarak zorunlu kıldı.  Dersin faydası yaptığımız yuvarlak masa toplantılarıydı. Fikir mevcuttu ama o toplantılar sayesinde şekillendi. İki günde çektik. Bir günü Taksim’deki çekimler ikinci günde de fotoğraflar kısmını çektik. Sabancı Vakfı’nın yarışmasında ikincilik ödülü alınca yolu açıldı. Yaklaşık 60 tane festival dolaştı. 13- 14 tane uluslararası ve ulusal olmak üzere ödül aldı. Bu ödüller beni cesaretlendirdi. En önemli katkısı sektörü öğrenmemi sağladı. Filmi çekmenin kolay ama ona izleyiciye ulaştırmanın zorluğunu anladım. Onun cesaretiyle 2015’te senaryosunu yazdığım Miğfer’i Genç DES’e gönderdik. Oradan destek aldık. O filmimde profesyonel bir ekiple çalışma kararı almıştım. Onun da çekimlerinde aksaklıklar oldu. Çektiğimiz sahneleri hesaba katmadığımız rüzgârdan dolayı tekrardan çekmek zorunda kaldık.  Bitirdikten sonra 15-16 festival dolaştı, bir ödül aldı.  Çanakkale hikâyesi olduğundan çok festival dolaşma şansı olmuyor. Evrensel olmuyor ama bizim de hikâye anlatımında hatalarımız var. Sonra arada Depo İşçilerini çektim. Sigortasız işçilerle ilgili aslında onu bir festival için çekmiştim. SGK’nın düzenlediği yarışmada üçüncü oldu. Bir de TRT 2’nin Genç İletişimciler Festivali’ne gönderdim. Orada da ikinci oldu. Onun dışında festivale göndermedim.  Sonrasında Servis vardı ve bakanlıktan Kısa Film Yapım Desteği aldı. Onu Bolu’nun Kıbrısçık ilçesinde çektim. Bir öğretmenin kendi öğrencileri için servis şoförlüğü yapmasını anlatan bir hikâyedir.

Aslında oraya gelmişken şunu fark ettim kısa filmlerinizde giderek bir sadeleşme var. Sadeleşme arttıkça hikâye anlatımında bir yükselme olduğu seziliyor. Servisteki Şoför Nebahat ayrıntısı, kadının toplumsal yeri, yaşadığı çekinceler ve küçük bir ayrıntı olarak Youtube’dan öğrenmeye çalışması şuan herkesin öğrenme kaynağının verilmesi. Ben gitgide bir sadeleşme olduğunu ve bunun hikâyedeki inandırıcılığı daha iyi veren bir nokta olduğu kanaatindeyim siz ne dersiniz bu konu da? Servis’in sizin için kısa filmlerin arasında ayrı bir yeri var mıdır?

Değindiğiniz nokta çok doğru aslında. Benim için en özel yeri olan ve kişisel yaşadığım şeylerden de yola çıktığım bir hikâyedir. Aslında ben o filmi memleketim Ağrı’da çekmeyi düşünmüştüm.  Bakanlık destekli olmasına rağmen valilikten izin alamayınca Bolu’da çekmek zorunda kaldım. Ağrı da çekseydim atmosfer, sosyolojik yapı açısından çok farklı bir film olacaktı. Ama Kıbrısçıkta çekmek zorunda kaldım ve böyle bir film ortaya çıktı. Değişim konusunda ise diğer filmlerinde bir öğrenci kafası vardı. Aslında Penaber de çok sade bir film. Miğfer mesela öyle değil, daha sembolizme kaçtığım noktalar var.

Evet, biraz daha seyircinin içine girmesi gerekiyor. Penaber de müzikle ve mültecilik konusuyla birlikte film seni içine alıyor. Miğfer ve Servis’te ise hikâyenin içine girmen gerekiyor, zorlaman gerekiyor, bu konuda sadeleşme noktasına değinelim.

Miğfer dediğim gibi biraz daha öyleydi öğrenci kafasıyla çektiğimiz için, hazırlıksızdım. O iki film sürecinde festivallere de katılınca film nasıl yapılır, yönetmenlik nedir sorularıyla biraz kendi tarzını oturtmaya çalıştırıyorsun. Henüz dilim oturmadığını söyleyebilirim. Mesela yeni filmim Panayır çok farklı bir film.  Hep aynı temalar etrafında dolaşmayı seven bir insan değilim. Penaber mültecileri, Miğfer Çanakkale’yi, Servis bir öğretmeni anlatıyor, Panayır çocuk hikâyesi anlatacak.  Ben farklı şeyleri yapmayı seven bir insanım.  Bence zaten yönetmenlik orada belli oluyor.  Aynı tarz şeyleri yapan yönetmenleri sevmiyorum açıkçası. O biraz bana tembellik gibi geliyor. Her tarzı denemiş, filmlerinde vermiş bir yönetmen olarak Stanley Kubrick en sevdiğim yönetmenlerdendir. O yüzden denemeyi seviyorum. Bu yaşlarda denedikçe kendi yolunu buluyorsun. Dolayısıyla Servis de o şekilde bir sadeleşme vardı.  Filmin görüntü dili de çok sadeydi. Hikâyenin de çok sade, basit olmasını istedim aslında. Tabi yine aksilikler oldu, çekemediğimiz sahneler oldu. Ama elimizden geldiğince güzel bir film ortaya çıkarmaya çalıştık. İzleyenlerden de güzel geri dönüşler aldık.

Servis’in festival yolculuğu nasıl ilerliyor ve akabindeki projeleriniz neler?

Aslında şu ana kadar iyi gidiyor. Uluslararası prömiyerini dünyanın en iyi kısa film festivallerinden Kaohsiung  Kısa Film Festivalinde yapacak. Türkiye’de Altın Koza Ulusal Öğrenci Filmleri kategorisinde yarışıyor. İzmir de 6. Contact Uluslararası Öğrenci Filmleri ve Seattle Türk Film Festivalinde finalist.  Marmaris Kısa Film Festivalin de gösterim seçkisine kaldı. Yeni başlıyor aslında yolculuğu.  Ama başlangıç olarak iyi gidiyor. Bu filmle hedeflediğim Adana, Antalya gibi büyük festivallere katılmak.  Çünkü bunlar da uzun metraj yapabilmek için büyük bir avantaj.  Gittiğin festivallerde yönetmen, yapımcı tanımak, uzun metrajın hakkında bilgi vermeyi sağlayacak.  Servis aslında bir uzun metraj hikâyesi.  Onu uzun metraj yapmak istiyorum. Ama iki üç senesi var. Şimdi sırada Panayır var. Bakanlıktan destek aldık. Çarpışan arabalara binmek için kendi arkadaşlarının taklacı güvercinlerini çalıp satan çocukların hikâyesini anlatacağız. Yakın zamanda Ekim’ de Bolu’da çekimlerine başlayacağız.

Anladığım kadarıyla kısa film hayatınız da olmaya devam edecek.

Uzun metraja atlamak için kısa film çekilir tarzında bir klişe vardır. Bunun doğruluğu da vardır. Ama kısa film yönetmenin kendini denediği bir alandır. Tarzının, temalarının, sevdiğin olaylar etrafında dönüyorsun. Uzun metrajı etkiliyor. O yönden bir katkısı var. Uzun metrajı çektikten sonra beş- altı kısa film fikrim var. Onlar daha çok çalışma gerektirdiği için şuan dokunmuyorum. Uzun metraj çektikten sonra yine kısa filme dönerim ondan ötürü.

Kısa film çekme yolunda ilerlemiş birisi olarak sizce Türkiye’de kısa film çekmenin zorlukları nelerdir?

Direkt olarak söyleyebileceğim para bulamıyorsun. Avrupa’yla kısıtlayınca destekler çok az. 60.000 Euro gibi rakamlar konuşuluyor biz de ise 30.000 lira oluyor. Euro’ya çevirince 5.000 Euro oluyor. Şuan ben20 kişilik ekibi İstanbul’dan Bolu’ya getirteceğim. Bir hafta konaklamaları var. Ayrı olarak ücretleri var. Ben post prodüksiyon, festival tarafını da işin içine katmıyorum şuanda. Dolayısıyla paraya ihtiyacım var, destek bulamıyorum. Ülkemiz tırnak içinde büyüklerimiz hiç destek olmuyor.  Bakanlık ve belediyeler desteklediğinde iş kolaylaşıyor. Ama desteklemediklerinde şehir dışında çekemiyorsun. Panayır’ın bütçesi 70.000 lira ama ben 20.000 lirayla çekmek zorundayım.  Bu da filmin içini de başarısını da etkiliyor ister istemez. Bunlara rağmen elimizden geleni yapıp iyi şeyler ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Bu ülkenin sinemasına, sinema diline katkıda bulunmaya çalışıyoruz. Bir başka zorluğu da kısa filmin, Türkiye de çok fazla değeri bilinmiyor. Festivallere gidiyorsun uzun metraj yönetmenleri bir hafta konaklatıyor, kısacılara gelin iki-üç gün konaklatıyorlar. Çok değer verilmiyorlar.  Değer verenler de var tabi ki. Ama genel olarak bir tür olarak kabul edilmiyor. Dolayısıyla başarısı daha az oluyor. Belediye bir festival düzenlensin de katılalım da bir ödül alalım diye bekliyoruz ama mevzu bu değil.

Şöyle bir şey var sanki. Son zamanlarda biz kısa filmin adını çokça duyar olduk. Daha da özen gösterilen bir alan oldu. Başlangıç için küçük adımlar ama dikkat çekmek için bir gelenek oluşturmak için aslında büyük şeyler yapılıyor. Siz ne dersiniz bu konuda?

Bunun nedeni iyi kısa filmlerin ortaya çıkması ve aynı zamanda teknolojinin gelişmesi.  Bu iki nedenle revaçta. Ama halen hak ettiği değeri görüyor mu emin değilim. Bazı festivaller değer veriyor bazısı vermiyor. Türkiye de kalıplaşmış bir yeri yok.

Türkiye de zaten festival alanında uzun metraj için de kalıplaşmak, bir geleneği devam ettirmek de çok zor bir süreç olduğu için kısa film burada pastada yerini kapmak için daha çok savaşacak, zaman alacak belki de. O zaman şöyle bağlayalım aslında peki kısa film çekmek isteyen, bu yolda olan gençlere ne tavsiye edersiniz?

Valla benim onlara tek tavsiyem, öğrendiğim bu iş çekmekle oluyor. Akıllarına ne gelirse bir an önce imkânları varsa çekmeye başlasınlar. Ne kadar film çekerseniz o kadar öğreniyorsunuz. Ben kendim bu yolu izledim. Bazı arkadaşlar beni eleştiriyor. Ne bu hız, her sene bir film çekiyorsun diyorlar. Benim öğrenme şeklim bu. Bekleyip iki sene de bir film çekemem. O karakterde bir insan değilim zaten. Çok hızlı birisiyim. Hemen bir şeyler olsun isterim.  Bu kısa filmlerime de yansıyor.  Her sene çekmeye çalışıyorum. Gençlerinde bunu yapmaları gerekiyor. Yapmazsan o işin içine girmezsen, zorluklarını öğrenemezsin. İnsanlarla iletişimi nasıl kuracağını bilemezsin. Yönetmen olarak orada 30 kişiyi nasıl yönlendireceğini bilemezsin. Kısa filmci olduğunda her şeyi kendin yapmak zorunda kalıyorsun.  Bunun da en iyi yolu çekmektir. Arkadaşlarımla konuştuğumuz da hepsi aklımda bir fikir var olarak başlıyordu ama o fikir hep akıllarında kalıyordu. Hiçbir zaman eyleme dökmediler. Dolayısıyla bu bizi de ülkeyi de bir yere götürmez. Ülkeyi diyorum çünkü biz yönetmenler olarak ülkemize fayda sağlamaya çalışıyoruz. Hikâyeler anlatıyoruz, uluslararası festivallere gönderiyoruz.  Bir fikir varsa biran önce eyleme geçmek lazım. Zaten ilk filmin başarılı olmayacak. İkinci de hatta üçüncü de belki başarılı olmayacak. Her film de biraz daha üstüne katıp biraz daha yol almak lazım. Ben her filmimde hem prodüksiyonel anlamda hem de maddi anlamda biraz çıtayı yukarıya çıkartmaya çalışıyorum.  Çünkü öbür türlü öğrenemem. İki filmimin aynısı yaparsam, etrafında dolanırsam ben gelişemem. Bunda ötürü bir adım yukarısını düşünmem lazım. O yüzden bolca çeksinler. Bu da yetmiyor bir klişe olarak da okumak ve izlemek de gerekiyor. Başka yolu yok. Okusunlar, izlesinler ve çeksinler diyorum.

Yorum Yap

Temmuz 2017