“Kısa Film Üretimi Bir Oyun Alanıdır”

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin 42. haftasından herkese merhaba. Bugün, karakterleri ve gizemli anlatım diliyle seyircisine çok sık rastlamayacağı bir hikaye sunan Buhar filminin yönetmen, senarist, kurgucu ve yapımcısı Emre Birişmen bizlerle olacak. Buhar, otoyol kenarındaki dinlenme tesisinde mola veren ve anlaşılmayan bir dilde sohbet eden üç kadının hikayesini anlatıyor.

2019’dan beri Berlin’de yaşayan ve Buhar filmiyle üçüncü kısa metrajına imza atan Emre Birişmen ile gerçekleştirdiğim bu keyifli röportajda filmi, hikayesi, çekimleri, gelecek hedefleri ve merak ettiğim başka noktaları da konuşma fırsatı buldum.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Emre Birişmen?

İstanbul doğumluyum. Ortaokul ve lise maratonumu St. Joseph Fransız Lisesi’nde tamamladım. Daha sonra Sabancı Üniversitesi’nde görsel sanatlar üstüne lisans ve yüksek lisans eğitimimi bitirdim. Mezuniyetten sonra küçük bir boşluğa düştüğümü söyleyebilirim. Maalesef dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sanat ortamına girmek ve buradan para kazanmak başlı başına bir iş. Hangi yöne doğru ilerlemenin doğru olduğunu düşünürken bir yandan da üretim yapmaya çalışıyorsunuz, bu üretimi de desteklemek için başka alanlarda çalışmak durumunda kalıyorsunuz. Bu süreçte kolektif iş üretmenin önemini vurgulamak gerekiyor. KABA-HAT, Sis, Funke gibi sanat kolektiflerine dahil oldum. Bu gruplar zaman zaman üretimlerine ara verseler de hala faal olan gruplar.

Özellikle üniversite arkadaşlarımla kurduğumuz KABA-HAT kolektifin daha sonra sinema üretimimde de verdiği emek ve destek çok değerliydi. Biraz İstanbul’da bulunan güncel sanat baloncuğundan çıkmak, biraz üst üste bize sirayet eden toplumsal olaylara karşı sesimizi çıkarmak, biraz da keyfini aldığım bu kolektif üretimi başka bir alanda da sürdürmek için sinemaya yöneldim. Sırasıyla Hepgece (2015), Boğaz(2017) ve Buhar(2020) isimli kısa filmleri çektim. Hepgece ve Boğaz’ı çok yakından tanıdığım Fatma Belkıs ile beraber yazıp yönettik. Buhar ise tek başıma çıktığım bir yolculuk oldu. Yıllardan beri süren ve İstanbul’dayken çevremde de zaman geçtikçe daha derinden hissettiğim “yurt dışına taşınma” kervanına ben de 2019 yılında katıldım. Sanatçı vizesi ile Berlin’e geldim. 2019 yılından beri Berlin’de tiyatro, video sanatı, sinema ve etkinlik alanında disiplinlerarası çalışıyorum. Kasım ayında Apartman Project’de gerçekleşecek Akis sergisine ve seneye Mart ayında nGbK’da gerçekleşecek Twister sergisine hazırlanıyorum. Berlin Senatosu tarafından desteklenen Chromatic Wednesdays isimli etkinlik serisinin ve bu sene ilk defa Berlin’de seyirciyle buluşan HIVE Uluslararası Film Festivali’nin organizatörüyüm. Bu yoğun temponun yanı sıra da 4. kısa filmim ve uzun metraj projem için çalışmalarıma devam ediyorum.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyon süreci ne kadar sürede tamamlandı?

2018 yılı sonlarında senaryoyu yazmaya başladım. Bu süreçte senaryo birkaç defa sil baştan değişti. İlk başta oluşan fikirlerin biraz yoğrulması için vakit gerektiğini düşünüyorum. Genelde çoktan aza doğru bir değişim oluyor. Bazı detayların gereksiz olduğunu fark ediyorsunuz. 2019 yılı benim için yoğun bir seneydi. Mart ayında Berlin’e taşındıktan sonra Haziran ayında çekimleri gerçekleştirmek için ekip arkadaşlarımla bir takvim belirledik. Çekimlerin hepsi Türkiye’de tamamlandı. Sırasıyla İstanbul, Kuşadası ve Denizli’de çekimleri bitirdik. Post prodüksiyon ise 2020’ye sarktı. Çekimlerden hemen sonra kurgu için işin başına geçmek istemememin bu birkaç aylık gecikmede payı büyük. Film bitti dedikten sonra bile bazı küçük oynamalar oldu. Özellikle filmi festivallerde büyük perdede izledikten sonra hoşuma gitmeyen bazı bölümlere ya da sahnelerdeki bazı sıralamalara müdahale ettim. Filmin son halinin 2020’nin sonunda şekil aldığını söyleyebilirim.

Filmin hikayesi nasıl oluştu? Sizi senaryoya iten güç ne oldu?

Artan milliyetçi retorik ve ülkenin genelinde hissedilen baskıya karşı bir tepki olarak içimde ilk hissiyatlar oluşmaya başladı. Türkiye’nin son birkaç senesine baktığımızda gerçekten her gün daha çok şaşırdığımız, daha çok üzüldüğümüz olayların vuku bulduğunu ve bu olayların ardı arkası kesilmediğini görüyoruz. Bütün bu olaylar birilerinin direkt ya dolaylı olarak “kaybolmasına” yol açıyordu. Oysa ki Anadolu ve İstanbul benim için hem coğrafi hem de tarih olarak yıllardan beri -zaman zaman tökezlese de- bir sentez örneğiydi. Buhar’daki kayboluş ve bu kayboluşun bir tuvalete gidip gelme gibi kısa bir anda gerçekleşmesi bunun yansımasıdır.

Toleransın gittikçe azaldığı, kutuplaşmanın durmadan arttığı; başka renklerin, azınlıkların, kimliklerin sesinin bile duyulmadığı bu atmosferde bir şeyler yapmak istedim. Senaryoyu yazarken en zorlandığım durumlardan biri yönetmen olarak konumlandığım yer oldu. Ayrımcılığa çok maruz kalmamış bir sanatçı olarak mesafemi korumaya, “biliyormuş” gibi yapmamaya özen göstermeye çalıştım ama öyle bir zaman gelmişti ki ben bile bir azınlık gibi hissediyordum. İşin kötüsü bunu ifade etmek de son derece zorlaşmıştı. Herkes de haklı bir temkinlilik, güçsüzlük, mutsuzluk ya da bir boş vermişlik. Bunun gibi ya da ekonomik nedenlerden dolayı arkadaşlarım birer birer yurtdışına taşınıyor, bir zamanlar güzel vakit geçirdiğimiz masalar teker teker boşalıyordu. Birbirini tetikleyen bu olaylar silsilesi toplumsal bir travmaya dönüşüyor, adeta ilgisizlikten kuruyan göllerimiz gibi kültür havuzumuzu da yok ediyordu. Bütün bu düşüncelerin ışığında Buhar’ın senaryosu ortaya çıktı. Bugün geldiğimiz noktada çok değişen bir şey olmadığını düşünüyorum.

2015 yılından bu yana düzenli olarak kısa filmlere imza atıyorsunuz. Bu tempo ve motivasyonu sürdürmenizin nedenini hangi faktörle açıklarsınız?

En başta bunu bir gereklilik olarak hissediyordum. Özellikle 2012 öncesi hayal gücüm nispeten apolitik, belki de olayların tamamen dışında başka kurgularda ve temalarda düşünce üretiyordu. Ancak 2012 sonrası Emek Sineması, Gezi Parkı, Kamp Armen ve daha bir sürü olay beni çok etkiledi. 2013 yılının Kasım ayında askere gittim. Ankara soğuğunu bilmeyen yoktur. Her sabah gün doğumundan önce kalkıp içtima alanında buz gibi havada komutanı bekliyorduk. Sonra yavaş yavaş güneş doğar, parça parça bütün vücudu ısıtır. İşte o her sabah beklediğimiz “güneşi” çok iyi hatırlıyorum. Daha sonra askerde gece devriyesi olduğum için geceleri hep ayaktaydım. İlk filmim Hepgece bu deneyimlerden sonra ortaya çıktı. Kişisel deneyimlerle harmanlanan paralel kurgular ifade biçimimin bir parçası haline geldi. Var olan politik ve toplumsal atmosfere bir direniş ve bu atmosferde besleyebildiğim bir umut düzlemi yarattı. Gereklilik derken kastettiğim budur. Hayatta kalmak ve tepki göstermek için yapılan bir üretim. İlk filmin prodüksiyonundan beri bir araya gelip yaptığımız bu üretimler, bu üretimlerde edindiğim arkadaşlar, bu üretimlerde verilen emek, herkesin inanarak, severek işin bir ucundan tutması…Gerekliliğe eklenen ve motivasyon diyebileceğimiz beraber iş üretmenin harika duygulanımı ve beraber olmanın politik doğası beni sinemaya bağlı tutuyor.

Filminizin yönetmeni, senaristi, kurgucusu ve aynı zamanda İpek Erden ile yapımcısısınız. Tüm bu görev tanımlarını tek elde toplamak size ne gibi avantajlar sağladı?

Sanırım avantajları kadar dezavantajlarını da konuşmak gerekiyor. Aslında filmleri üretmeden önce böyle bir gaye ile yola çıkmadım. Hepgece ve Boğaz’da Fatma Belkıs ile bu görevleri paylaşıyorduk. Daha sonra son filmim Buhar’da bu görevleri tek başıma yerine getirdim. Elbette çevremde güvendiğim insanlardan çok değerli yardımlar aldım. Özellikle ekipteki insanların senaryoya, kurguya hatta prodüksiyona büyük katkısı oldu. Bu sayede tam olarak yalnız yaptığımı düşünmüyorum. Bu imece usulü üretimin elbette nedenleri var. Sinema okulunda okumayan, endüstri ile çok içli dışlı olmayan, yolda öğrenen benim gibi biri için güvenilir hatta arkadaşlık bağıyla perçinlenmiş küçük bir ekiple çalışmak çok önemli. Fonlanmamış, büyük bir kısmını cebinizden ödediğiniz prodüksiyonlarda bu görevleri başkalarına dağıtmak bir lüks haline gelebiliyor. Küçük bir ekiple çalışmak daha esnek bir yapıyı da beraberinde getiriyor. Böylece eleştiri ve ilgi samimi bir çarpışma ortamı yaratıyor. Tam bir kuralı olmasa da endüstrinin böyle işlemediğini düşünüyorum. Yönetmen işin yapımcılığını da yapmaya çalışınca omzunda fazlasıyla ağır bir yük bulabiliyor.

Geçen sene Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne katıldıktan sonra özellikle kurguda bir başkasıyla çalışmam gerektiğini düşünmeye başladım. Oysa kurgu en keyif alarak yaptığım bölümlerden bir tanesi. Yine de filme daha objektif bakabilen, işinde uzman birinin kurguyu yapması daha yararlı olabilir. Farklı bakış açılarının projeye her zaman yardımcı olduğunu deneyimledim. En kötüsü bir tartışma ortamını tetikliyor. Ancak projeye inanmayan ya da projenin ruhunu özümsememiş biriyle çalışmak istemem. Bunun yerine kendim yapmayı tercih ederim. Bu tanımların tek bir elde toplanmasının bu yolda bana eğitici bir etkisi oldu. Özellikle kısa film üretimini bir oyun alanı gibi görüyorum ve denemek istediklerimi daha az kaygıyla deneyebiliyorum. Şimdiye kadar bu motivasyonlarla bu iş yükünü sürdürebildim. Özellikle projelerin boyutları büyüdükçe bu görev tanımlarını tek bir elde toplamanın maalesef çok gerçekçi olduğunu düşünmüyorum.

Filminiz, otoyol kenarındaki bir dinlenme tesisinde mola veren üç kadının hikayesini bizlere sunuyor. Nereye gideceğimizi bilmediğimiz bir yolda ve hiçliğin ortasında yer alan dinlenme tesisi de bu anlamda mekan olarak oldukça doğru bir tercih olmuş. Mekana karar verme sürecinizden de bahsedebilir misiniz?

Senaryo üzerine ilk çalıştığım zamanlarda mekanı bir kamp ya da bir mesire alanı olarak hayal ediyordum. İlk iki versiyon daha çok bu mesire alanında yaşanan olaylar ve bu olayların farklı karakterlere olan etkisini anlatıyordu. Oysa konaklama sırasından ziyade filmde karşılaştığımız ve nereye gittiklerini bilmediğimiz üç kadını mola verdikleri bir anda mercek altına almak daha önemliydi. Çocukluğumdan beri yaptığım yolculuklarda dinlenme tesislerinin yeri farklıdır. Senaryodaki mekanı buraya taşımak ve karakterlere burada odaklanmak bana ayrı bir keyif verdi. İstanbul çevresinde özellikle daha “retro” karakterde bir dinleme tesisi bulmak zor oldu. Günümüzde birçok dinleme tesisi modernleşme altında minik bir alışveriş merkezi estetiğine bürünmüştü.

Dinlenme tesisleri bana göre her kesimden insanın bir araya geldiği bir mekandır. Toplumsal olarak bir meydandan farksızdır. Farklı hikayelerin bir kesişim noktasıdır. Filme baktığımızda bu dinlenme tesisi aslında filmin Türkiye’de geçtiğinin ender referanslarından. Bu mekanda pozitif, nötr ve negatif diye adlandırabileceğim üç kuvvetin ilişkisini aktardım. Sırasıyla üç kadın pozitifi yansıtırken, dinlenme tesisindeki insanlar nötr, siyahlı adamlar ise negatifi oluşturdu. Mikro düzeyde bir toplum maketi sunan bu özel mekanlar hepimizin hatırasında da ayrı bir yeri var. Evimizden ayrıldığımız, ayrılmak zorunda bırakıldığımız ya da evimizin olmadığı durumlarda artan “tehlikeye açık olma” ve başımıza bir şeyle gelme ihtimali bu yolculuk halinin bir motivasyonuydu. Keza mekanın ve kurgunun getirisiyle ülkemizde yaşanan ve hatıralardan silinmeyen birçok olayın izleyicinin aklında canlandığını düşünüyorum. Ama daha derin bir okuma yapmak istersem beni motive eden fikir aslında hep yolculuk halinde olma ve buna bağlı olarak da bazı güçlerin hep tehdidi altında olmaktı.

Hikayede en dikkat çeken noktalardan biri de hiç kuşku yok ki üç kadının anlaşılamayan bir dilde aralarında yaptıkları sohbetlerdi. Böyle bir tercihin altında yatan sebep ne oldu?

Daha önce bahsettiğim “mesafeli bakma hali” bu seçimde etkili oldu. Herhangi bir gruba ya da toplumun spesifik bir kesimine hitap etmektense, filmdeki yabancının daha amorf, daha tanımlanamayan bir yapısı olmasını tercih ettim. Bunun içinse coğrafyaya yabancı olmayan ama artık var olmayan Anadolu devletlerine baktım. Hitit Devleti ve Hititçe film sırasında konuşulan dilin ilham kaynağı oldu. Çok yetenekli oyuncularım Selin Hasar, Gülnara Golovina ve Gizem Pilavcı ile çalışırken Hititçe örneklerini onlarla paylaştım. Elbette sonunda çıkan dil tamamen doğaçlama bir dil oldu. Amacım asla Hititçe’yi birebir kopyalamak değildi. Çok az prova almamıza rağmen çok başarılı bir şekilde bu işi kotardıklarını düşünüyorum.

Başka bir temel neden ise konuştuklarının ne olduğundan çok karakterlerin ne hissettiydi. Özellikle bu üç kadının birbirleriyle uyumu film için çok önemliydi. Senaryonun ilk halinde bir aile olan bu karakterlerin filmde nasıl bir ilişkilerinin olduğunu kesin olarak bilmemiz zor. Ancak ayrımcılığın, şiddetin, ilgisizliğin, zulmün da bu çeşit bir ayrım yaptığını düşünmüyorum. Sadece iyi vakit geçirdiklerini bildiğimiz bu kadınlar günümüzde kadın oldukları için, seyahat ettikleri için ve sadece iyi vakit geçirip, sarılıp, güldükleri için bile istemedikleri olayların bir parçası olabilirler. Tam olarak bu yüzden filmdeki üç karakter aslında bizim de bizden güçlü bir kuvvet karşısında ve toplumun ilgisizliğinin ve hareketsizliğinin pençesinde güçsüz olabileceğimizi hatta güçsüz olduğumuzu betimliyor.

Filminizin başrollerini üç kadın oyuncuya emanet etmişsiniz. Bu durumu yönetmeni erkek olan kısa veya uzun metrajlı filmlerde pek rastlayamıyoruz maalesef. Bir erkek olarak başrollerde kadınların olduğu bir hikayenin senaryosunu yazma ve bir film çıkarma konusunda tereddütler yaşadınız mı?

Hiç tereddüt yaşamadığımı söyleyebilirim. Aslında bu benim de ilgimi çeken ve üzerine düşündüğüm bir konu. Geçmiş filmlerime baktığım zaman da kadın karakterler önde gözüküyor. Bunun çıkış noktasının herhangi bir pozitif bir ayrımcılık, ya da toplumdaki eşitsizliğe bir tepkiden ziyade benim kurduğum oyuncularla kurduğum iletişimle ilgili olduğundan şüpheleniyorum. “Şüpheleniyorum” diyorum çünkü samimi olarak bu sorunun cevabını tam olarak bilmiyorum. Çok sevdiğim ve Boğaz filminde de birlikte çalıştığım Esme Madra’nın deyimiyle bazı şeyleri neden yaptığımızı bazen biz de bilmiyoruz. Biraz içgüdüsel bir konu. Elbette senaryoya baktığımda üç kadını üç adam ile değiştirsem çok daha başka bir okuma çıkabilir. Ama bahsettiğim bu amorf yabancı yapısında adamlar acaba adam mı ya da kadınlar acaba kadın mı? Bundan da emin değilim.

Filmin ilk saniyelerinde duyduğumuz cümlelerin etkileri karakterin iki arkadaşını kaybetmesi ve hiçliğin ortasında tek başına kalmasını müjdeliyor adeta. Böylesine soyut ögeler barındıran bir filmin senaryosunu yazmak sizin için nasıl bir deneyim oldu?

Bir projede benim için en önemli unsur bu projeden aldığım keyif oluyor ve en çok soyut öğelerle bezenmiş projelerde çalışırken bu keyfi alabiliyorum. Bu soyutluğun bir nedeni bilgi aktarımından çok bir duygu aktarımının ön planda olması. Karakterin iki arkadaşını kaybetmesi ve hiçliğin ortasında kalması bu aktarımın bir tezahürü. Önceki filmlerim de de bu soyutluğu görebiliyorum. Elbette bu her zaman pozitif bir dönüş olarak bana geri gelmiyor. Sık sık filmlerimin anlaşılmadığıyla ilgili serzenişler duyuyorum. Filmin anlaşılmasının ilk amacım olup olmadığından emin değilim. Tam tersi olarak filmin anlaşılmamasının da bir hedefim olduğunu söyleyemeyeceğim. Genelde buna karşı cevabım “Peki ne hissetiniz?” oluyor.

Filmin ilk saniyelerinde duyduğumuz, bir rüyayı andıran sahnelerde aslında bir Sümer efsanesinden aldığım cümleler seslendirildi. Cırcır böceklerinin sesi ise terkedilmiş bir Rum köyündeki evlere karışıyor. Daha sonra cırcır böcekleri hiçlikte günbatımı ya da gündoğumu mu bilemediğimiz bir ufuk çizgisinde toplumsal bir karın ağrısı, bir mide bulantısı gibi tekrar karşımıza çıkıyor. Bu sene özellikle Buhar ile festivallerde gezerken bu soyutluğun riskli olduğunu, bununla ödül kazanamayacağımı ve bunun gibi şaşırdığım ve bugüne kadar haberdar olmadığım eleştiriler duydum. Bana bir anahtar vermemi, daha anlaşılır yapmamı söyleyenler oldu. Açıkçası bir anahtar verdiğimi düşünüyordum. Ancak bir özeleştiri olarak filme tekrar baktığımda bazı gereksiz unsurların kesilebileceğini ve bazı sekansların daha uzun olabileceğini, bu sayede seyircinin daha kuvvetli bir duygu bağı kurabileceğini tahmin ediyorum. Belki de soyut anlatımı dramaturji olarak kuvvetlendirecek taraf budur. Elbette ülkemiz ve ifade özgürlüğünün durumun da düşünürsek bu soyut anlatımın başka bir motivasyonunu da burada bulabiliriz. Bir dezavantaj gibi gözüken bu yokluk halinin sunduğu zengin bir yelpaze olduğuna inanıyorum.

Özellikle son yıllarda seyircinin uzun süre bir şeylere odaklanıp izleme tahammülü daha düşük seviyelerde. Bu noktada kısa filmler de eskiye nazaran daha çok ilgi görüyor. Bu durum hakkında düşünceleriniz neler?

Son yıllarda sırf film alanında değil aslında sanatın tamamında büyük değişiklikler olduğunu düşünüyorum. Bu değişim sırf sanat üretimini değil, bu üretimle karşılaşan izleyiciyi de etkiliyor. Bugün bireyler olarak çabuk tüketmeye çoktan alıştık. Çevremde 2-3 sayfadan daha fazla kitap okuyamayan dostlarımın serzenişlerini dinliyorum. Ekrana bakmak, telefona bakmak, aralıksız bir konuşma, paylaşma, vitrin ağına bağlı olmak hayatımızın bir parçası halinde geldi. Sanki genel olarak ilgi ve dikkatimiz, keşfetme merakımız, hatta sükunetimiz azalmış durumda.

Netflix gibi bir platformun getirdiği “film” standardı bugün hepimizin aşina olduğu bir dil. Daha çok yoruluyoruz ve daha çok yorulduğumuz için eve gelip aklımızı daha fazla yormayacak, kolay erişilebilen bir film seçiyoruz. Bu yüzden kısa filmlerin öne çıkmasındansa, kolay filmlerin öne çıktığını düşünüyorum. Elbette 2,5 saatlik bir sanat filmi ile kısa filmi karşılaştırdığınızda kısa film kolay bir film olarak görülebiliyor. Aynı şekilde kolayca anladığınız bir filmi, daha soyut bir filme tercih edebiliyorsunuz. Özellikle daha soyut ögeler barındıran filmler üreten yönetmenler için ciddi bir problem. Oysa dünya sinemasında soyut ögeler veya farklı anlatımlar kullanan filmlerin yükselişte olduğunu düşünüyorum ve ülkemizde de bu anlatımları benimseyen çok yetenekli yönetmenler var. Bazı filmleri izlemek, sevmek ve bir şeyler hissetmek için bu tahammüle ihtiyacımız var.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Bir sanatçı olarak yapmak istediğiniz projeye göre format seçmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Ancak film prodüksiyonu maalesef masraflı bir süreç. Türkiye’de bu üretimi sürdürmenin ekonomisi hiç de kolay değil. Günümüzde kısa metraj filmlerin bile bütçesi iyice yükselmiş durumda. Filminizin teknik olarak iyi olmasını istiyorsanız beklemediğiniz maliyetlerle karşılaşabilirsiniz. Buna rağmen kısa film üretiminde bir artış, teknik olarak da çıtanın biraz yükseldiğini düşünüyorum. Bugün festivallerde görüntü ya da seste herhangi bir problem yakalamak iyice zorlaştı. Oysa eskiden daha amatör bir havası olan güzel filmlerle de karşılaşabiliyorduk. Maalesef ülkedeki döviz kurundaki oynamalar da sanatçıya yardım etmiyor. Mevcut uzun metraj bütçelerini tahmin etmek gerçekten güç. Durum böyle olunca özellikle genç yönetmenler ancak kısa film çekebiliyorlar.

2015 yılında Hepgece’yi ve 2017 yılında Boğazı’ı çekerken aslında bizim de aklımızda buradan uzun metraja gideceğimiz yolculuk vardı. Daha sonra bu yolculuğu kovalamadık. 2020 yılında Buhar filmini çekerken kısa film formatını bir uzun metraja giden bir yol gibi değil, yönetmen olarak kendimi tanıdığım bir format olarak görmeye başladım. Kısa film formatının, neyi sevip sevmediğimi, neyin bana göre işlediğini, seyirci ile yaptığım üretimin ilişkisini ve bir sonraki aşamanın ne olabileceğini bana düşündüren bir yapısı var. Ancak bugün dünyanın neresinde olursanız olun fon almak için güvenilir bir geçmişe veya güvenilir bir partnere hatta ikisine birden ihtiyacınız oluyor. Bu sorunun kaynağına bakmak için paranın bu endüstride nasıl dağıldığına ve bu endüstrinin filminizden beklentisinin ne olduğuna bakmanın gerek.

Kariyerinizin bundan sonraki adımında çekmeyi düşündüğünüz başka kısa filmler de var mı?

Dördüncü kısa filmim Kule için neredeyse bir senedir çalışıyorum. Şu an hala senaryo aşamasında. İnsanın doğduğu ülkeden ayrılmasını, bir göçün hikayesini konu alacak. Diğer filmlerde olduğu gibi tekrar kişisel bir deneyimin sonucunda ortaya çıkacak bir film. 2021 yılı çok koşturduğum bir yıl oldu. Biraz kendi üretimimden istemeden uzaklaşmış oldum ve bu konu ister istemez aklımı kurcalıyor. Ancak 2022 yaz ayları itibariyle Kule’nin tamamlanmış olacağını umut ediyorum. Elbette bu süreçte diğer filmlerden farklı olarak fon başvurusu kovalama veya yeni bir ülkede olduğum için yeni bir çevre edinme gerekliliği gibi süreci uzatan etkenler oldu. Berlin’de bir sanatçı olarak hayatta kalmak için girdiğim yaşam mücadelesi de etkenlerden biri olarak değerlendirilebilir. Kule’den sonra bir süredir planladığım uzun metraja adım atmak istiyorum. Hatta birkaç uzun metraj planım var. Bu maceraların heyecanının çok daha farklı olacağından şüphem yok.

 

 

 

 

 

 

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir