FilmArası Dergisi

‘Kısa Film Kartvizit Olarak Kullanılıyor’

Her hafta yeni isimlerle tanıştığımız Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin yeni haftasından merhaba. Geçtiğimiz hafta iki yönetmeni birden tanıdığımız röportaj serisinin bu haftasında da Fransa’da Türk ekiple çekilmiş olan bir kısa filmin yönetmenini ağırlayacağım.Serinin bu haftasında üzerine konuşacağımız kısa film,eşiyle Fransa’da çalışan Elif’in, oğluna daha iyi bir gelecek sunmak için Türkiye’ye dönüp dönmeme konusunda yaşadığı çatışmaya odaklanan Toz Olmak olacak.

Bu haftanın röportajında daha yakından tanıyacağımız isim,8. Boğaziçi Film Festivali’nin Ulusal KısaKurmaca Film Yarışması’nda yer alan Toz Olmak filminin yönetmen ve senaristi Hüseyin Aydın Gürsoy olacak.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Hüseyin Aydın Gürsoy?

Ordu Aybastı doğumluyum ve 3 yaşından beri Fransa’da yaşıyorum. Bilgisayar mühendisliği okudum aslında ama çocukluğumda tiyatro dersleri ile gelen bir ilgiyi geliştirdim ve sinemaya yöneldim. Bugün evli ve bir çocuk babasıyım.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyon süreci ne kadar sürede tamamlandı?

Senaryonun ilk versiyonunu 2017’de yazdım ve o sene Takami Productions ile projeyi geliştirmek için anlaştık. İki sene finansman süresinden sonra Ekim 2019’da filmi çektik ve post prodüksiyon Şubat 2020’de tamamlandı. Aslında Fransa’daki şartlara göre finans süresi bir hayli hızlı geçti.Bir önceki kısa metrajımın finansman süresi dört seneyi bulmuştu ki bu çok olası bir durum.

Filminize dair ilgi çeken ilk kısım, tamamı Fransa’da çekilmiş olması. Uzun yıllardır Fransa’da yaşadığınız için bu durumu oldukça normal karşılayabiliriz ama filmi Türk oyuncularla ve Türkçe çekmeniz de takdir edilesi bir durum. Bu tercihiniz bilinçli miydi?

Bu hikayeyi yazmaya başladığımda, 90’larda Fransa’daki Türkleri konu almak istemiştim. O zamanlar tekstil sektöründe çalışan çoktu. Doğal olarak karakterler Türk. Ona görede bir cast çalışmasında bulunduk.

Filmdeki hikaye Fransa’da geçmesine rağmen olayların geçtiği mekanlar ve gece faktörünü de düşününce sanki Türkiye’de geçen bir hikayeyi izliyoruz gibi. Seyircinin olay ve oyunculara daha çok odaklanması için mi böyle bir tercihte bulundunuz?

Bu hikayede temel olarak Fransa’daki Türk topluluğunun nasıl içine kapanık ve oturumsuz olunca Fransız toplumunun bir parçası olamama durumunu anlatmak istedim. Aslında o ailenin mücadelesi, yaşadıkları ülkede toplumun bir parçası olma gayreti… O anlamda dil çok önemli. Mesela yıllardır Fransa’da yaşamalarına rağmen bazı Türklerin Fransızcası çok zayıf çünkü hep Türklerle çalışıyorlar, Türklerle yaşıyorlar çünkü toplumsal zorluklar bunu gerektiriyor. Filmde Fransızca cümlelerin genel anlamda radyodan, ulaşılamaz bir yerden gelmeside benim için bunun altını çiziyor. O anlamda hikaye Türkiye’de geçercesine anlatılması benim için önemliydi. 

Daha önceki filmlerinizden “8 Ay”ı Türkiye’de doğduğunuz köyde çektiniz. Farklı ülkelerde kısa film çekme anlamında ne gibi farklar mevcut?

Film yapımı anlamında Türkiye ile Fransa arasındaki en temel fark bana göre finansmana bağlı. Tabii Fransa’da tarihe dayanan bir sinema kültürü var ve ona göre çok erken bir finans sistemi kurulmuş. Bugün kısa film sektöründen ekmeğini kazanan, bütün sene bununla yaşayan birçok teknisyen var.Olgun bir sektör ve finansmanların bütçesi bir hayli farklı. Türkiye’de T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteği daha katkı amaçlı olduğunu söyleyebilirim. Onun dışında kabiliyet ve profesyonellik açısından bir fark görmedim, gerçekten çok motive insanlarla çalıştım.

Filmin senaristlerinden biri de Ronan Bertrand. Ana dili farklı olan biriyle senaryo yazım süreci nasıl işledi ve birbirinizden farklı düşündüğünüz noktalarda nasıl uzlaştınız?

Ronan ile senaryo üzerine çekime yakın bir zamanda üzerine çalışmaya başladık. Senaryoyu çok teknik bir belge olarak görüyorum ve iki konuya odaklanmak için kendisiyle çalıştık. Birincisi, ritim ve hikayenin akışı ile yapısında herhangi bir sorun bulundurmaması. İkincisi ve benim için daha önemli olan, hikayenin evrensel bir anlatımı olmasıydı. Kişisel bir hikaye yazdığım ve bir göç hikayesi olduğu için, herkesin anlaması benim için önemliydi. Ronan’ın okurken aklındaki soru işaretleri bu konuda çok yardımcı oldu bana. Onun dışında Fransızca konuştuğum için anlaşmakta bir sorun yaşamadık.

Filmdeki olayların gelişimine baktığımızda emeğinin karşılığını almak için çabalayan son derece kararlı bir kadın karakter görüyoruz. Genelde emeğinin peşinde olan erkek karakterlerin hikayelerini izlerken sizin bu filmde başrole kadın bir karakter yerleştirmenizin nedenini öğrenebilir miyiz?

Çocukluğumda anneme çok yakındım.Dolayısıyla bu hikayeyi yazarken öyle bir yola yöneldim. Ayrıca başrolün bir anne olması benim için daha ilginç bir yön aldı çünkü her şey daha zor o karakter için. Ne patronun atölyesini biliyor nede nasıl bir yol izleyeceğini çünkü toplumsal olarak kadına pek öyle bir yer bırakmıyoruz. Her şeyin daha zor olmasının hikayeyi daha ilginç kılacağını düşündüm. Onun dışında aslında çok da fazla bir fark yok yani bana göre bir kadın, fiziki olarak bir erkekten zayıf değil.

Biriken borçlara ve patrondan alınamayan paralara rağmen oğluna iyi bir gelecek sunmak için asla pes etmeyen bir anneyi izliyoruz. Bir erkek olarak başrolde böylesine güçlü bir kadın karakterin olduğu hikayenin senaryosunu yazma ve başarılı bir film çıkarma konusunda tereddütler yaşadınız mı?

Bir erkek olarak, bir kadın hikayesi yazdığınızda tabii ki tereddütleriniz oluyor. Benim için daha kolay olan karakterin bir ailenin parçası olması ve oğlu ile kurduğu bağ. O bağdan yola çıkarak, biraz oğlunun gözünden yazarak daha inandırıcı ve gerçekçi bir hikayenin ortaya çıkmasına vesile olduğuna inanıyorum.

Filmin son anlarındaki gerilim dolu sahne basit gibi görünse de haklı-haksız, işçi-patron, sömürü-emek, gitmek-kalmak, yaşam-ölüm gibi pek çok çatışmanın bir yansıması oluyor. Senaryonun bu bölümünün yazımı ve çekimi ne kadar kolay oldu?

Senaryoyu yazarken iki noktaya odaklanmak istedim. Birincisi hikayedeki şiddetin sadece psikolojik değil bir kırmızı çizgiyi aştığımızda nasıl bir yön alabildiği ve fiziki bir şiddetin ne anlama gelebileceğini anlatmaktı. Karakterin hakkını aramak için şiddete başvurmaktan başka bir çözümü bulunmuyor. İkinci nokta daha yönetmenlikle ilgili. Thriller tarzına yönelen bir ikinci bölüm yazıp çekmek istedim bir deneyimim olması açısından. Son sahneler için bir koreograf ile çalıştık. Hem çekim için hem oyuncuların güvenliği açısından. Çok memnun olduğum bir tecrübe oldu benim için.

Pandemi sürecinde sinema sanatı da değişime açık bir konuma geldi diyebiliriz. Mevcut koşullarda uzun metrajlı film çekmek çok zorlu bir süreç olduğu için yönetmenler kısa film çekmeye biraz daha odaklanabilir ve önümüzdeki birkaç yıl içinde bunun sonuçlarını daha net görebiliriz. Bu düşünceye katılıyor musunuz?

Tabii herkes için çok zor bir dönem ve uzun metraj çekimlerin etkilendiği kesin. Kısa filmden ziyade gözlemlediğim başka bir durum dijital platformların kazandığı önem.Gelecek senelerde daha çok dizi ve online film üretileceğini düşünüyorum ve pandemi sürecinin bu durumu hızlandırdığı kanaatindeyim.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Aslında bu durum Fransa sektöründe de bir gerçek bana göre. Çoğu zaman kısa film bir kartvizit olarak kullanılıyor uzuna geçebilmek için. Tabii ki daha iyi veya daha kötü bir film biçimi gibi karşılaştırma yapmak doğru olmaz ancak bana göre kısa filmin uzuna göre getirmediği iki şey var: Birincisi, süre kısıtlamasından dolayı bazı temalara derinden giremiyorsunuz.Bu sizi yaratıcı olmanızda zorlayabiliyor. İkincisi, -ki bu son zamanlarda da değişti- uzun metrajın dağıtımı, kısaya göre çok farklı. Kısa film çoğu zaman sadece film festivallerinde gösteriliyor, ki bu festivallerin seyircisi çok kısıtlı. Uzun metrajın seyircisi festivalden başlıyor, sinemada devam ediyor ve VOD/DVD ile son buluyor, ki bu izlenmesi için bana göre daha etkin ve geniş bir yol. Geniş bir kitleye hitap etmek istediğinizde uzun metrajın daha etkin bir film biçimi olduğunu düşünüyorum.

İlerleyen süreç için üzerinde çalıştığınız başka kısa film projeleri mevcut mu?

Aklımda çekmek istediğim bir kısa film projesi daha var.Son zamanlarda üzerinde çalıştığım bir kısa dizi ve bir uzun metraj projeleri de var.

Halil Şimşek

Halil Şimşek

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Yorum Yap

Temmuz 2017