‘Film Çekimi, Sorunları Çözme Pratiğidir’

Yeni bir röportajdan herkese merhaba. Bugün çok özel bir röportajla karşınızdayım ve değerli bir konuğu ağırlayacağım. İlk kısmı 1-5 Mart tarihleri arasında gerçekleştirilen71. Berlin Film Festivali’ni bizler için bu yıl daha özel kılan bir nokta vardı.Festivalin uluslararası çağdaş sinemanın nabzını tutarken yenilikçi, cüretkar ve alışılmadık örneklere yer verdiği Panorama bölümünde yarışan 19 film arasında Türkiye’den bir film de yer aldı. Ülkemizi bu yıl Berlin’de temsil eden tek yapım olan ve buradaki Panorama bölümünde büyük bir başarıya imza atarak FIPRESCI Ödülü’nü kazanan Ferit Karahan’ın Okul Tıraşı filmini kısa süre önce sizler için değerlendirmiştim. Henüz okuma fırsatı bulamadıysanız buradan göz atabilirsiniz.

İlk uzun metrajı Cennetten Kovulmak ile 50. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film ödülünü kazanan Karahan’ın yeni uzun metrajı Okul Tıraşı, baskı ve disiplinin yoğun olduğu bir yatılı okulda hastalanan arkadaşını doktora götürmeye çalışan; fakat okulun bürokrasisini, idarenin vurdumduymazlığını ve zor coğrafi koşulları aşmak zorunda olan Yusuf’un hikâyesini anlatıyor. Çekimleri 2019’un ilk aylarında Van’ın Bahçesaray ilçesinde gerçekleştirilen filmin oyuncu kadrosunda ise Ekin Koç, Mahir İpek, Cansu Fırıncı, Melih Selçuk ile birlikte çocuk oyuncu Samet Yıldız yer alıyor.

Ferit Karahan ile hikayesi, çekimleri, Berlin Film Festivali’ne seçilme macerası ve daha pek çok ayrıntısını konuştuğum filmin röportaja geçebiliriz artık. Keyifli okumalar.

Filminiz, ilk oluştuğu fikir aşamasından 71. Berlin Film Festivali’ndeki dünya prömiyerine dek ne kadarlık bir sürenin ürünü?

Yaklaşık 11 yıllık bir süreci kapsıyor. Okul Tıraşı’nın ilk versiyonunu 2009 yılında yazmıştım. Sonrasında 2014’te Gülistan (Acet)’la yeniden yazmaya yeltendik. Sonra Gülistan bir versiyon daha yazdı. Bir türlü yazdığımız şeyden tatmin olmuyorduk. Oradaki öğretmenler hakkında, içimden bir türlü söküp atamadığım nefret, bütün versiyonlara sirayet ediyordu ve bu durum senaryoyu katmanlı bir yapı olmaktan çıkarıyordu. Sonrasında, aslında öğretmenlerin de sistemin mağduru olduğu gerçeğini düşünmeye başladım. Bir de “Neden şimdi bu filmi yapıyorum” sorusu içimi kemiriyordu. 2015’in sonunda Orta Doğu’daki savaş alevlenmeye başlamıştı. Kürtler bu savaştan ciddi bir şekilde etkileniyordu. Doğal olarak ben de çok etkilendim. 2016’daTürkiye’de bir darbe girişimi sonunda atmosfer değişti. Birden çocukluğuma döndüm çünkü 1990’ların başında Türkiye’de şiddetli çatışmalar oluyordu. Türkiye’de ve bölgemizdeki bu durum 90’ların hakim çatışmalı yapısına bürününce, o hisse girmem zor olmadı sanırım. 2016’da Gülistan’la uzun sohbetler ve tartışmalardan sonra oturup yedi günde şimdiki halini yazdık.

2018’de de Kanat (Doğramacı) ile görüştük ve filmi yapmaya karar verdik. Sonrasında bir yıla yakın hazırlık yaptık. Bir aylık bir çekim sürecimiz vardı çünkü aynı zamanda çekim yaptığımız okulda eğitim öğretimi aksatmak istemiyorduk. Bu yüzden de yarı yıl tatilinde film çekimine başladık.

Benim filmlerimin kurgusu genelde uzun sürüyor. Bir buçuk yıl kurgu ve post-prodüksiyondan sonra filmi bitirdik. Haziran 2020’de film tamamen bitti.

Filmin hikayesi tamamen kurmaca mı yoksa gerçek hayatla dirsek dirseğe temas ettiği noktalar bulunuyor mu?

Bazı karakterler ve durumlar, benim yatılı okulda yaşadıklarıma doğal olarak beziyor. Her ne kadar filmdeki atmosfer gerçek ya da gerçeğe çok yakın olsa da bu film, tamamen kurmaca. Sizde gerçeklik hissini yaratan, benim yatılı okulun atmosferini yaşamış olmam sanırım.

Filminiz çok kısa süre dünya prömiyerini 71. Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümünde gerçekleştirdi. Filmin Panorama seçkisine kadarki seçilme süreci hakkında biraz bilgilendirebilir misiniz? Bu seçilme beklediğiniz bir durum muydu yoksa sürpriz mi oldu?

İki yere daha göndermiştik. Onların kısa listelerindeydi. Henüz oradaki durum kesinleşmeden Berlinale’e gönderdik; ama henüz Berlinale filmleri seyretmeye başlamamıştı. Zira Temmuz sonuydu ve Covid-19 yüzünden festivalin nasıl yapılacağı hala bilinmiyordu. Nihayetinde Eylül’de resmi davet aldık; ama hangi bölümde olacağı kesin değildi çünkü çok az film seçecekleri belliydi. Aralık ayında Panorama bölümüne almayı tercih ettiler.

71. Berlin Film Festivali bu yıl iki aşamalı olarak gerçekleştirilecek. Mart ayındaki ilk bölümde filmlerin gösterimi sadece jüri üyeleri ve basın mensuplarına çevrim içi ortamda yapılacak. Filmler seyirciyle Haziran ayında gerçekleştirilmesi planlanan Summer Special seçkisinde buluşacak. Sinemaların ve film festivallerinin karşı karşıya kaldığı bu zorlu sürece dair sizin düşünceleriniz neler?

Dün (1 Mart), film dünya prömiyerini gerçekleştirdi ve biz bu durumu buruk bir sevinçle karşıladık. Yönetmen için filmi diğer insanlarla paylaşmak, iyi ya da kötü tepki almak çok önemli gerçekten. İnsanlık bu süreci de atlatacak fakat henüz hasar tespit yapmak için çok erken zira endüstrimizin ciddi yara aldığını düşünüyorum ve bu yaraların kapanıp kapanmayacağı belli değil. Herkes birlikte olma duygusunun önemini anlamış durumda ve bu, sinemada film izleme heyecanına sirayet eder umarım.

Filmin yönetmeni sizsiniz fakat senaryoyu eşiniz Gülistan Acet ile birlikte kaleme aldınız? Senaryo yazım sürecinde farklı düşündüğünüz noktalar oldu mu ve zorluklar yaşadınız mı? Yaşadıysanız bu zorlukları nasıl aştınız? Bunun yanı sıra bir çift olarak da film senaryosu yazmak ne gibi avantajlar sunuyor?

Evliyiz. Birbirimizi iyi tanıyoruz ve iyi anlaşıyoruz. Birlikte çocuk büyütüyoruz ve bence film yapmaktan, senaryo yazmaktan çok daha zor bir durum bu. Bazı fikir ayrılıklarımız var fakat bu bir sorun değil çünkü bu ayrılıklar esas itibariyle senaryoları geliştiriyor. Aksi halde iki kişinin bir senaryo üzerinde çalışması bana anlamsız geliyor. İlişkilerde “tahakküm” kurmamakönemli. Eğer insanlar birbirlerini malı gibi görmezse – ki genelde erkekler bunu yapıyor – büyük sorunlar yaşanmıyor. Aynı duruma senaryo çalışırken de dikkat edilirse uyumlu bir çalışma süreci geçirilir diye düşünüyorum.

Filminizi 2019 yılının ilk aylarında Van’ın Bahçesaray ilçesinde çektiniz. Filmde de her anına tanık olduğumuz zorlu hava koşulları çekimler esnasında sizi en çok zorlayan noktalardan biri olmuştur kesinlikle. Çekim süreci siz ve ekibiniz adına nasıl geçti? Çekimler sırasında aksama veya herhangi bir aksilik yaşadınız mı?

Filmin büyük bir bölümünde kar yağması gerekiyordu. Hava koşullarının zorluğu bir tarafa, kar beklemek insanı gerçekten yoruyor. Aksama yaşamadık; ama film çekimi zaten çıkan sorunları çözme pratiği biraz da. İyi bir yapımcı, yönetmenin önüne çıkan sorunları halledebilendir. Bu anlamda Kanat’ın büyük katkısı var.

Yönetmenler açısından çocuklarla çalışmak her zaman zorlu bir süreci de beraberinde getirir. Siz hem çocuk oyuncuları tercih ettiniz hem de birlikte çalıştığınız bu çocuklar profesyonel oyuncu değildi. Bu durumun oyuncu yönetimi anlamında sizi zorladığı noktalar oldu mu?

Genel olarak sinemada deneyimi olmayan insanlar dizi ve popüler sinemadan çok etkileniyorlar. Hepsi kendisini mafya babası zannediyor. Bu rol modelleri özellikle çocukların yürümelerine bile sirayet ediyor. Yeni bir biçim bulmak için onların oradan çıkmalarına yardım etmek gerekiyor.

Mekân araştırmaları sırasında oyuncu seçmeleri de yapıyorduk. Binden fazla çocuk gördüğümü söyleyebilirim. Sonra bir mekân belirledik ve casting yapmaya başladık. Filmi çekeceğimiz ilin (Erzurum) valiliğinden izin almış olmamıza rağmen o ilin Milli Eğitim Müdürü bir türlü izin vermiyordu. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteği, Eurimages gibi destekleri kanıt olarak sunuyorduk. Yine de izin vermiyordu fakat alternatif mekânlarımız vardı. Zaman kısaldıkça çalışma arkadaşlarım mekân ve cast için endişelenmeye başladılar. Yusuf karakteri çok önemliydi ve filmi taşıması gerekiyordu. Ben sürekli Yusuf’u aramanın anlamsız olduğunu, zaten mekân arayışında kendisinin bizi bulacağını düşünüyordum. Diğer filmlerimdeki çocuklar da hep öyle öne çıkmışlardı. Casting sırasında Samet (Yusuf) geldi ve bir saate yakın konuştuk. Sonrasında mekânda çekim izni alamadık ve başka bir ilde çekim yapmamız gerekti fakat ben Samet’i oynatmakta kararlıydım. Kanat da çok beğenmişti. İki arkadaşımızı Yusuf’un ailesine gönderdik ve ikna etmeyi başardık. Zaten Yusuf’u ararken ya da o bizi ararken diğer bütün çocuk oyuncuları neredeyse seçmiştik.

Özellikle küçük kentteki insanlarla çalışmanın büyük tehlikeleri vardır. Genelde film ekipleri, çekim sırasında çocuklara fazlasıyla yakın davranırlar. Başta iyi ve masum görünen bu davranış biçimi, sonrasında geride kalanları kötü etkileyebiliyor. Gidip onların hayatlarına giriyorsunuz ve sürekli onları manipüle ediyorsunuz. Bu yüzden dikkatli olunması gereken bir durum. Çekimin geçici ve normal bir durum olduğunu sıklıkla vurguluyordum. Buradan öyle ya da böyle gidecektik ve onlar yalnız kalacaklardı. İşte bu yüzden, filmin ilk günü, çocuklara karşı ciddi bir tavır geliştirip, diğer insanlara nasıl davranıyorsam onlara da öyle davranmaya özen gösterdim. Bir noktada, bir iletişim biçimi oluşur ve film doğru yöne ilerler, tabii eğer cast doğruysa… Benim avantajım bu çocukları gerçekten iyi tanıyor olmam çünkü hepsi benim zaten geçtiğim yollardan geçiyorlardı ve içinde bulundukları duygu durumlarını hemen anlıyordum. Nerede yumuşamam ve nerede sertleşmem gerektiğini hissediyordum. Biraz da onların zekâlarına güvenmek gerektiğini söyleyebilirim. Çocuklar da karakter sahibil ve fikirlerinin önemsendiğini, görünür olduklarını bildikleri vakit, söylenen her şeyi anlayıp sana fazlasıyla geri verebiliyorlar.

Yusuf karakterini oluştururken biraz da Marcel Proust’un “çırak” karakterine benzetmeye çalıştım. Her durumla ilgili genelde bir yargısı olan ve genelde de yanlış çıkan, baskın olmayan, çoğunlukla edilgen bir karakter.

Filminiz baskı ve disiplinin çok ciddi hissedildiği bir yatılı okulda geçiyor. Yatılı okulun zorluklarını küçük çocukların gözünden tüm çıplaklığıyla ve çarpıcı bir şekilde işlemeyi başarmışsınız. Filme hazırlık aşamasında bu noktaya dair ne tür araştırma ve gözlemleriniz oldu?

Dönüp Herta Müller’in kitaplarını okuyordum. Müller de Çavuşesku döneminde yaşamıştı ve o atmosfer, bana yatılı okuldaki yıllarımın hissettirdiği, içime oturan ve yüzleşmem gereken bir durumu dayatıyordu. Pusulamın bu his olduğunu düşünüyorum.

Yatılı okullara dair pek bir kaynak yok. Olan da ya devletin ne kadar şefkatli olduğu ve oraya eğitim götürdüğünden bahsediyor ya da tek taraflı bir suçlama girişiminde bulunuyor. Benim için iki bakış da eksikti. O yüzden daha çok benim deneyimlerime ve gözlemlerime bağlı kaldık diyebilirim.

Hasta olan arkadaşını bürokrasi, idarenin vurdumduymazlığı ve zor coğrafi koşulları aşarak doktora götürmeye çalışan Yusuf’un hikayesi filmin her anında seyirci üzerinde de bir yük oluyor adeta. Bu noktada ise filmdeki diyaloglar sistemin kokuşmuşluğunu ortaya çıkarması bakımından oldukça önemli bir yer tutuyor. Diyalog yazım sürecindeki başarınızı neye borçlusunuz?

Senaryodan önce karakter çalışmasına borçluyuz sanırım. Her bir karakterin sosyolojik-psikolojik altyapılarını belirlemiştik. Sonrasında her bir diyalog için tartışıyorduk. Zamanla diyaloglar akmaya başladı. Yukarıda sorduğunuz soruya tekrar dönersem eğer, birlikte çalışmanın en büyük avantajını burada yakaladık.

Filmde revirin hemen girişindeki buzlu alanda düşme tehlikesi yaşayan karakterler ve hasta olan öğrencinin alnına elini götürerek ateşini kontrol ettikten sonra verilen “Ateşi de yok aslında” tepkisi, sistemin içindeki çürümüşlüğü sembolik olarak oldukça akıllıca özetliyor. Bu anlatı biçimi her seyirci için farklı anlamlara yol açan ve filme bakış açısını da genişleten bir perspektif sunuyor. Böyle bir sembolik anlatım tercihi nasıl gelişti?

Türkiye’de zemin çok kaygan ve herkes ateş içinde… Aslında biraz da “Tekrarın şiirselliğini nasıl kırabilirim, bunu katmanlı bir yapıda derinleştirebilir miyim” diye düşünürken bu ayrıntıları kullanmaya başladık. Sembolik anlatılar, içinde büyük tehlike barındırabilir. Bazen bu anlatı biçimi, filmin gerçekliği ile örtüşmediğinde çok eklektik durabiliyor fakat bunu mantıksal ve anlamlı bir çerçeveye kavuşturduğunuzda filme büyük katkı sağlıyor.

Filmdeki tüm mekanlar; soğuk, güçlü, sert, acımasız ve bürokrasinin kaşları çatık o halini birebir yansıtıyor adeta. Bu etkili anlatımı ortaya çıkarmak adına mekan tercihleriniz neye göre şekillendi?

Soğuk ve çok ayrıntısı olmayan, tamamen izole ve zil çalmazsa hapishane sanabileceğimiz bir mekan tercih edeceğim, senaryo aşamasında belliydi. Bunun yanı sıra benim yatılı okuluma benzemesini ve etrafında herhangi bir yerleşim yeri olmamasına özen gösterdim çünkü çekimden önce plan plan bütün sahnelerin shooting board’unu yapmıştım. Tabii yukarıda bahsettiğim gibi karın da yoğun bir şekilde yağması gerekiyordu.

Okuldaki revirin bitap haldeki durumu, izinli olan müdürün bir şekilde okulda olması, görevlilerden birinin gülünç sebeplerden ötürü okulda olmaması, muhasebecinin akıl oyunları vb. benzeri durumların sisteme dair hem gülünç hem de acınası tespitler sunması, filmi izlerken ülke gerçeklerini bir kez daha tokat gibi yüzümüze vuruyor. Ülkeye dair aksayan yönleri filminizde işlemeniz size belirli noktalarda istemsiz de olsa otosansür uygulamaya itti mi?

Bu filmde herhangi bir otosansür yok. Filmde gördüğünüz haliyle Sinema Genel Müdürlüğü’ne gönderdim ve desteklendi. Filmin mesajı bir estetik tercih. Yanılmıyorsam Engels’in lafı: “En güçlü yapıt, mesajını en çok gizleyendir” Tamamen katılıyorum. Herkesin bağırdığı bir atmosferde, sadece tek bir fısıltı şiddetle yankılanabiliyor.

Okuldaki kadın öğretmeni bir kenara koyduğumuzda filmin her anında erkek egemenliğinin hakim olduğu bir yapıyla karşılaşıyoruz. Koşullar da düşünüldüğünde böylesine bir karar almak da belirli riskleri beraberinde getirmiş olabilir. Siz bir erkek olarak böylesine baskın bir erkek hikayesini anlatma noktasında hangi zorluklarla karşılaştınız?

Bütün film boyunca sadece bir kadın öğretmen, montunu düşüren çocuğa, arkasında herhangi bir hesap olmadan yalın bir şefkat gösteriyor. Çok fazla erkeklik mantalitesinin olduğu neredeyse bütün oluşumlar, çirkindir. Bizi bir yere taşımaz. Filmin bütün meselesi de bu zaten. Bu anlamda filmi “erkekliğin” eleştirisi gibi görüyorum.

Filmdeki tüm olay, karakter ve durumların uyumu, müziksiz ve yalın bir anlatımla mümkün kesinlikle. Bu noktada müzik kullanmamak projenin başında da tercihleriniz arasında mıydı yoksa sonradan alınmış bir karar mıydı?

Okuldaki atmosfer gürültülü ve kalabalık olduğu için gürültüyü ritmin bir parçası gibi kullanıp gerçeklik algısını güçlendirmeyi düşünüyordum. Çocukların yer yer bağrışmalarını, şakalaşmalarını ve fısıltılarını doğal bir korku ve gerilim efekti gibi kullanıp seyircinin ilgisini sesin de yardımıyla filmden koparmamaya çalıştım. Gerçekte de olduğu gibi filmin içinde sık sık duyacağımız zil sesi dışında bir müzik kullanmamayı senaryo aşamasında kararlaştırmıştım. Sahnenin içinde müzik varsa doğal olarak duyacağız fakat filme özgün bir müzik yapmayı ve kullanmayı asla düşünmüyordum çünkü filmdeki sahiciliğe zarar vereceği kanısındaydım.

Filmin bundan sonraki festival yolculuğu nasıl olacak?

Henüz çok yeni. Bilemiyorum. Garip bir zamanda yaşıyoruz. Bende sizin gibi bilgisayar başından takip ediyorum. Ama oluşan ilgiden memnun olduğumuzu söyleyebilirim.

Son olarak ilerleyen süreç için üzerinde çalıştığınız projeleriniz varsa ufak tüyolar alabilir miyiz?

Kurgusuna başlayacağım Siyah Atların Ölümü ve senaryosunu yeni bitirdiğim Meteor Kanunları adlı iki uzun metraj film projem var.

Halil Şimşek

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

One Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir