Aşkın ve Hatırlamanın Gücü

Pandemi sonrası sinema salonları aradığı seyircilere devam filmleriyle kavuştu. Spider Man: Eve Dönüş Yok filmiyle başlayan seyircilerin sinema salonlarına gitmesi, The Matrix Resurrections filmiyle devam edecek gibi gözüküyor. İki filminde devam filmi olması ve geçmişine dair bir özlemi içermesi sinema seyircisinin ne aradığına cevap veriyor gibi. The Matrix serisinin dördüncü filmi 18 yıl sonra bugün vizyona girdi. Yazının konusu da kendini belli etti. O zaman yavaştan The Matrix Resurrections’a geçelim.

Sanırım beyazperde de ilk defa bir nostalji deneyimini yaşadım dördüncü filmle. Serinin son filmi çıktığında 9 yaşındaydım. Tam o zaman mı izledim yoksa sonraki senelerde Matrix hayranı kuzenim sayesinde mi izledim tam bilmiyorum. Ama Neo’nun kung fu yapmasının, dövüş sahnelerinin, Morpheus’un gözlüklerinin nasıl fenomen olduğunu hatırlıyorum. Yıllar sonra Neo ve Trinity’i tekrardan görmek geçen zamanı, değişen dünyayı gözler önüne seriyor. Felsefe eğitimimi tamamlarken Baudrillard’ın Simulakrlar ve Simülasyon kavramlarını inceleyip üzerine konuşurken, bu sefer Matrix’i daha aklı başında alt metinlerini okuyarak, Sokrates’in ‘Kendini Tanı’ cümlesinin anlamını ve derinliğini fark ederek izlemiştim. The Matrix Resurections’da egemen olan ise felsefi alt metni ya da aksiyon sahneleri değil, saf ve pür aşktı. O saf ve pür aşk size değişen dünyada neyin değişmediğini bir nevi gösteriyor da denilebilir. 

Herkesin heyecanla,merakla, bin bir beklenti ile beklediği devam filminde Lana Wachowski, beklentileri karşılamak üzerine hareket etmiyor. Hatta yıkmak üzerine hareket ediyor da denilebilir. Daha ileri bir zamanda buluyor kendini Neo, daha doğrusu Thomas Anderson. Bir oyun yazılımcısı ve  zengin, iyi bir hayatı var. Ama içinde, hafızasında da bazı karışıklıklar var. O bu karışıklıkları Analist’e giderek çözmeye çalışıyor. Aynı zamanda mavi hapları alıyor. Çevresi oyun yazılımcıları ile çevrili ve hepsi yazdığı oyuna hayran. Thomas ise oyunun içine eski kodları yerleştirerek, kafa  karışıklıklarını giderecek bir cevap peşinde. Matrix evreni dışında ise kaptan Bugs ve yeni Morpheus Neo’yu bulmak ve uyandırmanın peşindeler. Neo yıllar sonra yeniden hızlı bir ‘Kendini Tanı’ kursuna başlıyor bir nevi. Kurs sürecinde Wachowski diğer filmlere atıflar yaparak bize de hatırlatmayı seçiyor. Aynı zamanda devam filminin yapımcı baskısıyla ortaya çıktığına da ekliyor. Kendisiyle dalga geçmesi ve referanslar vermesi eğlenceli dakikalar yaratıyor.

Eğlenceli dakikalar sonrası filmin nereye varacağı sorusu da sizinle geliyor. Orada saf ve pür aşkın temsili olarak Trinity’nin kurtarılması ve kendisini hatırlama süreci devreye giriyor. Geçen zaman içinde değişen şeylerden biri de insanların artık seçimin bir anlamı olmadığını farkına varmaları ve seçimleri onlar yerine yapılmasını kabul etmeleri. Neo’nun yıllar sonraki geri dönüşü geçmişin acı ve zafer dolu sayfalarını yeniden açıyor. Düşmanın insanın zihni içerisinde bulunduğunu gösteriyor. Neo’nun Trinity’e ulaşması ve ona kendini hatırlatma çabası Bugs ve ekibinden destek buluyor. Hatta herkes onların birbirini bulmalarına aracı olmak istiyor. Çünkü onların birbirini bulması saf aşkın önünde durulmaz gücünü de ortaya çıkarıyor. Aynı zamanda esas olanı, özü hatırlamanın bilinç için ne kadar büyük bir güç olduğunu gösteriyor. Neo ve Trinity’nin birbirini ve aşklarını hatırlamaları da aslında onların Matrix’te her türlü neden var olduklarını açıklıyor. Çünkü onların birbirlerine çekimi dünyanın düzenini devam ettirmesinde Analist tarafından birleştirici olarak yer alıyor. Diğer tarafından da Analist’in her şeyi kontrol etme dürtüsünün nelere yol açabileceğini gösteriyor. Hatırlamak zamanla oluşan bir durumdur. Neo’yu ve Trinity’i aynı evren içerisinde birbirlerinden az ötede tutmak onların her daim hatırlayabileceğini de kendi içinde barındırır. Analist’in yanıldığı ve kaybettiği noktada burası oluyor. 

Aksiyon sahnelerine, evrenler arası geçişlere alıştığımız hatta kanıksadığımız bir dönemde Matrix’te yeni bir şey söylemeyi ya da göstermeyi tercih etmiyor. Aynı tercihi filmin felsefi zeminini oluştururken özgür irade ve kader üzerinden kurmayarak ortaya koyuyor. Aşk üzerine felsefi zeminini inşa ediyor. Aşk ve hatırlamayı birbirine yaklaştırıyor. Yaklaştırdığı noktada teknik gelişmelerin, ilerlemelerin yeni bir şey söyleme noktası gerekli olmayacağını ama insani duyguların olacağını ekliyor. Sonunda mutlu son olarak sevenlerin kavuşmasının iki türlü okuması mümkün. Devrimsel yolculuğu aşkla tamamlıyor ve noktalıyor da denilebilir. Ya da devam filmleri gelecekse onların bir çift hikayesi üzerinden ilerleyeceğini belirtiyor. Şahsen ben bir aşk hikayesi ile son noktayı koyduğunu düşünüyorum. Tabi şu da var Carrie-Anne Moss’un Matrix ile sadece beyazperdeye çıkıyor olması devam filmleri için etkileyici bir unsur olabilir. Ama Keanu Reeves sevdiğinin peşinden sonuna kadar koşan, gerektiğinde onun intikamını alan karakterleri John Wick ile yeterince canlandırdı diye düşünüyorum. Zaman ne getirir belli olmaz. Ama şu var daha bu kadar uzun bir süre geçmez kanımca. Her şeye rağmen The Matrix Resurrections yaşattığı nostalji duygusuyla benim için özel ve büyüleyici bir film olarak yerini aldı diyerek yazımı bitireyim.

 

1994 İstanbul doğumlu. Lisans eğitimini felsefe alanında tamamladı. Yüksek Lisansını Medya ve Kültürel Çalışmalar alanında, Sinemada Aşk ve Zaman: Sevmek Zamanı ve Masumiyet Filmlerinin İncelenmesi başlıklı teziyle mezun oldu. Lisansta aldığı sinema ve felsefe dersi kalemini sinema yazarlığına çevirmesine vesile oldu. Film Arası ile yolları kesişti. Haberler ve röportajlar yapmakta, sinema yazıları yazmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.