“Yaşarken Dışarıdan Bakamıyor İnsan”

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin 76. haftasından herkese merhaba. Kısa filmcilerin sesini duyururken senaryosunu yazıp yönettiği ilk kısa metrajına atan isimleri de unutmadan serimize devam ediyoruz. Bireye ve içindeki yer aldığı mevcut duruma psikoloji, sosyoloji ve felsefi temelli yapısıyla işleyen Yağmur Mısırlıoğlu imzalı Bugün Değil, bu hafta üzerine konuşacağımız film olacak. Film, 30’lu yaşlarında bir yandan orta sınıf bir ailenin çocuğuna bakıcılık yaparak geçimini sağlayan bir yandan da kendi çocuklarına ve alzheimer hastası annesine bakan Meryem’in hayatından bir günü anlatıyor.

Filmin yönetmeni Yağmur Mısırlıoğlu ile gerçekleştirdiğim bu röportajda filmi, hikayesi, çekimleri, gelecek hedefleri ve merak ettiğim başka noktaları da konuşma fırsatı buldum.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Yağmur Mısırlıoğlu?

1991 İstanbul doğumluyum. 2015 yılında Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldum. Ardından bir sene de Prague Film School’da film eğitimi aldım. Yönetmen yardımcılığı yapmaya lise öğrencisiyken tiyatro alanında başlamıştım, 2013’e kadar da devam ettim. Üniversitenin son yıllarında ise artık film sektöründe reji yapıyordum. Halen de reji ve post prodüksiyon sorumlusu olarak çalışmayı sürdürüyorum. “Yağmur kimdir?”e cevap olmadı ama ne yapar ne eder özetledi sanırım.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyonu ne kadar sürede tamamlandı?

Hikayeyi konuşmaya, inşa etmeye ne zaman başladık tam hatırlamıyor olmakla beraber Mart 2020’de senaryoyu yazıyorduk; pandemiden dolayı net söyleyebiliyorum bunu. 2021 kışının sonlarına doğru, cast süreci öncelikli olarak, artık ön hazırlık başlamıştı. Setimiz üç gündü, Ağustos 2021’in ikinci haftasıydı o da. Post sürecine, bana hadi deseniz yarın yine girerim; doyamadım filmin orasıyla burasıyla oynamaya ama gerçekçi bir düzlemde, 2 Mayıs 2022’de birtakım telkinlerle tamamdır dedik.

Filmin senaryosunda sizinle birlikte Can Pekdemir’in imzası da var. Senaryonun yazımı noktasında bu durum hangi avantajlar yarattı?

Can’la birbirimizi çok iyi dengelediğimizi düşünüyorum. Can çok titizdir, olur o olur diye hiçbir şey yediremezsiniz; olmadıysa, öngördüğü potansiyel gerçekleşmediyse olmamıştır. Ben senaryo sürecinde biraz daha meyilliydim “oldu bitti”ye getirmeye. Bir an önce çekelim istiyordum çünkü. Gözü çok kuvvetlidir, iş imajlarla çalışmaya geldi mi ufkunuzu açar gerçekten. Filmin künyesinde sadece ortak senarist ve reji olarak geçiyor olmasının sebebi, yaptığının jenerik dilinde bir karşılığı olmaması. Tüm süreçleri beraber yürüttük biz. Bu hikayeyi de anlatılmaya değer kılmış olan odur bence, Can’a bahsedene kadar ortada bir hikaye bile yoktu, bundan melodram olur başka da bir şey olmaz dediğim bir fikir vardı sadece. Benim aklımdakinin kilit bir noktasına “Peki tam tersi olsa?” demesiyle Bugün Değil’in sürecini de başlatmış oldu.

Bugün Değil, 30’lu yaşlarında bir yandan orta sınıf bir ailenin çocuğuna bakıcılık yaparak geçimini sağlayan bir yandan da kendi çocuklarına ve alzheimer hastası annesine bakan Meryem’in hayatından bir günü ekrana getiriyor. Ev ve işinde ağır bir sorumluluk altında olan Meryem karakteri filmin iskeletini oluşturuyor. Karakterin yaratım süreci nasıl şekillendi?

Can da ben de yoğun çalışan ebeveynlerin çocuklarıyız, haliyle benliğimizi şekillendiren dönem içerisinde birçok “yardımcı abla” tanıdık. İsminin arkasına abla da değil, anne koyarak hitap ettiğim bakıcım vardı benim mesela. Bugün Değil’in temelini oluşturan açmazları sadece gözlemlemedik, çok erken yaşta duygusal bağlar kurarak deneyimledik de aslında. Bir yandan ikimiz de lisans olarak sosyal bilimler kökenliyiz; Meryem’i yazmak, bugünkü akademik formasyonumuzla, o yaşta algılamış olduklarımızı retrospektif okumaktı aynı zamanda. Ardından da şu soruyu sorduk: “Biz 90’larda değil şimdi o çocuklar olsaydık, o ablalar kim olurdu?” Cevabımız Meryem oldu.

Çalıştığı evde kendisine yönelik yaklaşım dolayısıyla ailenin bir parçası haline gelen Meryem, keşfettiği kişisel gelişim kitapları ile bu bağı daha da güçlü kılıyor. Kendi evinde çocukları ve hasta annesine bakmakla yükümlü olan bir Meryem için çalıştığı evi kurtarılmış bir bölge olarak tanımlayabilir miyiz?

Hem evet hem hayır. Her lütuf bir lanettir klişesi var ya, biraz öyle aslında. Meryem tam da böyle tanımlıyor o evi, orası kesin fakat biz buradaki lanet kısmıyla daha çok ilgileniyoruz demek yanlış olmaz sanırım. Öyle bir psikopolitik tahakküm altında yaşıyoruz ki, içten içe kendimizden nefret ediyoruz. Mutluluk, gelecek zamanda pazarlandıkça, şimdiki zamanın acısını kendimizden ya da başkalarından çıkartıyoruz. Sanki içine sıkıştığımız ekonomik ve politik sistemler otonom birer cennet de uyumlanmamıza mani olan herkes, her şey tü kaka. Meryem örneğin, Hazal gibi olmadığı için kendisine, çocukları Arya gibi olmadığı için de çocuklarına öfke duyuyor. Aslında muazzam değişimlerin, devrimlerin itici gücü olan öfke, sadece kaynağına zarar, verimsiz bir hale geliyor. Bir yazar, insanların yetersizlik hislerini sömürmekten utanmıyor; Hazal o yazarı Meryem’e tavsiye etmekten utanmıyor ama Meryem kitabı bitirmeye vakit yaratamadı diye kendisinden utanıyor. Evet o evde nefes alıyor ama “hepimiz eşitiz” zehrini soluyor; biz neden eşit değiliz ve hiçbir zaman da olmadık diye sormuyor.

Meryem’in alzhemier hastası olan annesi, torunu Yusuf’u Meryem’in eşi, eve gelen kişiyi de vefat eden eşi zannediyor. Bu noktada dikkatimi çeken ve zihnimde beliren Yeni Ahit’te İsa’nın dünyevi babası ve Bakire Meryem’in eşi olarak bahsedilen Yusuf oldu. İsim seçimlerini özellikle mi bu yönde yaptınız yoksa bir rastlantıdan mı ibaret?

İsim seçimleri bilinçli, tam da gördüğünüz gibi. Meryem’in adı zaten Meryem Ana’dan geliyor. Hala daha doğum yapmış kadınların üzerine kabus gibi çöken etiketlere, ön yargılara, karşılamaları elzem karşılamamaları suç addedilen beklentilere kaynak mitlerden biriyle seslenmek istedik. Yusuf’un adı da aramızda “E madem buradan da” dediğimiz küçük bir dokunuştu, ilk defa şimdi bir başkasıyla bahsi geçti.

Filmin belirli anlarında havanın sıcak olduğu vurgusu, tansiyonu yavaş yavaş yükseltirken filmin final sahnesine de hazırlıyor seyircisini. Alttan alta yükselen gerilim unsurunu dengede tutmak zor oldu mu?

Öncelikle yorumunuz için teşekkürler, bu niyetin izleyicide karşılık bulmuş olması beni çok mutlu etti. Bu filmi yaparken bazı şeyler gerçekten o kadar zor oldu ki, benim zor terazim şaştı Bahsettiğiniz gerilim unsuru, senaryoda ve kurguda ana meselelerimizden biri oldu mu, tabii ki oldu. Her yol denendi mi, denedi. Hatta kurguda planlar tersten okutuldu, yeri geldi freze frame’lerden medet umuldu. Bunu da yapmayız artık diye yola çıktıklarımız bir bir yapıldı, denendi. Yine de günün sonunda zorluk derecesine 1’den 10’a kadar puan verecek olsam 5 verirdim.

Meryem’in oğlu Yusuf, başını derde sokan ve annesine karşı da asi tavırlar sergileyen bir çocuk. Bu anlamda kardeşiyle birlikte hikayenin kilit karakterlerinin başında geliyor. Henüz ilk kısa metrajınızda çocuk oyuncularla çalışmak nasıldı?

Bence çocuk oyuncularla çalışmanın en zor kısmı set değil casting aşaması. Çekimlerden neredeyse 6-7 ay önce, Nefes’in (yapımcımız) dürtmesiyle başladık biz cast çalışmasına. Kaç çocuk oyuncu adayına baktık sayılarla değil gigabaytlarla biliyorum öyle söyleyeyim. Bu aşamada Berfin (cast direktörümüz), callback ve set aşamasında ise Dilara (çocuk oyuncu koçumuz) hep yanımdaydı. İlk filminde çocuk oyuncularla çalışacak biri için bundan daha iyi bir emniyet ağı düşünemiyorum. İkisine de sonsuz minnet duyuyorum. Sayelerinde Çınar’ı da Ömer’i de Tuğçe’yi de onaylarken başka biri olamaz diyecek kadar nettik, hiç soru işaretimiz yoktu. Setin son günü, paydos ettiğimizde Çınar ve Ömer bizleydi. Ayrılırken uzun uzun sarıldık, o an, hiç de kolay geçmemiş üç günlük setin ardından ilk defa “Doğru yaptığıma emin olduğum bir şey var” diyebildim. O yüzden sorunuzun kısa cevabı, çocuk oyuncularla çalışmak muhteşemdi.

Filminiz hiç müzik içermiyor ve sadece jenerik akarken çalan bir şarkı var. Müzik kullanmama tercihiniz bilinçli miydi mi yoksa anlatımla birlikte şekillenen bir tercih oldu?

Bilinçli ve planlı bir tercihti. Müzik ister istemez cut’ları akışkanlaştıran bir öğe. Daha senaryo aşamasından itibaren tabir-i caizse kaba bir kurgu dili yakıştırıyorduk bu filme; yönetmen görüşünde de yazılıydı, katıldığımız pitching’de de böyle anlattık. Ne kadar çalıştı ne kadar çalışmadı bu tabii ki artık izleyici takdiri ama bile isteye aldığımız bir riskti diyelim.

Galatasaray Üniversitesi felsefe bölümü mezunusunuz aynı zamanda. Bu kimliğiniz filminizin üretim sürecinde nasıl bir etkisi oldu?

Çok oldu, bayağı, bilfiil etkisi oldu. Ben dediğiniz gibi felsefe mezunuyum, Can da sosyoloji mezunu. İkimiz de bu bölümleri ilgi alanlarımız olduğu için okuduk, haliyle bizim için diplomayı aldık bitti bir durum değil; aksine son yıllarda bizi en çok heyecanlandıran şeylerden biri Slavoj Žižek ile Jordan Peterson münazara duyurusu olmuştu. Heyecanla bekledik, büyük magazin olayıydı bizim için. Üzerinden üç seneden fazla zaman geçti, şimdi alıntı yapmaya kalkıp uydurmayayım; kendi açılış konuşmasında Žižek, politik doğruculuğu kapitalizmin son çırpınışı olarak tanımlamıştı ve Žižek’in oradaki anlatımı, bağlamıyla bende bir paradigma depremi oldu. Bugün Değil’i yazarken kafam hep oraya gitti. Hatta şimdi düşününce görüyorum, sanki bir aldatılmışlığın öcünü alırmışçasına aşırıya kaçan önerilerim oluyordu. Sağ olsun Can buralarda da yine sağduyunun sesi oldu.

Bugüne kadar yerli-yabancı birçok sinema ve reklam filmi projesinde yönetmen yardımcısı olarak görev aldınız fakat Bugün Değil ile senaryosunu yazıp yönettiğiniz ilk kısa metrajınıza imza attınız? Sizin için bu ilk macera nasıl bir süreçti? Hangi tecrübeleri edindiniz, neleri yapmamanız gerektiğini öğrendiniz?

Bu soru beni inanılmaz güldürdü, neleri yapmanız değil neleri yapmamanız olarak sorulmuş olması gerçekten müthiş, umarım hakkını vererek cevaplayabileceğim. Ben zaten tez canlı ve duygu durumu düzensiz biriyim; Bugün Değil’in serüveni başladığında hele, evlere şenlik bir ruh halim vardı. 30 olmak üzereyim, hala ilk filmimi yapabilmiş değilim demek ki beceriksizim, yapabilecek olsam yapardım zaten gibi kimseye faydası olmayan düşüncelerle kendime dünyayı dar ettim. Şimdi dönüp bakınca tabii ki çok saçma geliyor, safi kendini baltalamak bu ama yaşarken dışarıdan bakamıyor insan. Yok yere korkunç bir baskı yarattım kendime ve keyif almayı unuttum, daha yeni yeni başladım keyif alabilmeye. Öğrendiğim en önemli şey buydu herhalde. İşin artistik kısmından çok prodüksiyonel kısmının içindeydim, en yapılmaması gereken şey. Hatta bu özetler sanırım, setin ilk günü o kadar reji refleksiyle davrandım ki Doris (yardımcı yönetmenimiz), eksik olmasın, beni etimi bükerek monitör başına oturttu; boynuma iş programını, fosforlu kalemlerimi asmış fıldır fıldır geziyordum etrafta. Teknik tarafa gelirsek, şimdiye kadarki tecrübelerim iyi ki vardı, onlar sayesinde Bugün Değil’i çekebildim ama ikinci filmim olacaksa eğer, Bugün Değil’de edindiğim tecrübe sayesinde olacaktır. “Film, yaparak öğrenilir” lafını hep duyardık, bilirdik de bu kadar fark edeceğini öngörmüyordum ne yalan söyleyeyim.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Bir filmin kısa metraj mı uzun metraj mı olacağını belirleyen filmin hikayesi olsun isterim açıkçası, anlatıcının kariyer hedefleri değil. İzleyiciyken de geçerli bu. Nasıl ki canım öykü okumak istedi, iyisi mi açıp Suç ve Ceza’yı okuyayım demiyoruz hiçbirimiz, sinemada da bu ayrımı pekala yapabiliriz. Gelgelelim birtakım sektör gerçekleri de var. Bir uzun metraj hikayem var dediğiniz noktada önünüze dağ gibi fonlama süreci çıkıyor. O pitching senin bu pitching benim, hadi o markete şimdi bu markete filmin bütçesini toplayabilmek için ciddi bir efor ve aslında para da sarf ediyorsunuz. Bir platform için değerlendirildiğiniz ve dahi seçildiğiniz noktada da size sorulan ilk şeylerden biri önceki işleriniz, ödülleriniz oluyor. Sınırlı kaynaklara sınırsız talep var; size ve projenize yatırım yapacak kişi ya da kurum teminatlarınızı gözetiyor. “Önce kısasını yaptım” uzun metraj filmler duyuyoruz sıklıkla; bazen de bir mecburiyet hissiyle yapılıyor bu filmler. Yetenek kampüsleri deseniz, çoğunun başvuru ön koşulu hali hazırda iki kısa ya da bir uzun metraj çekmiş olmak. O filmler yapılacaksa bu develer de güdülecek diyen bir sistem yokmuş gibi davranmak dürüst gelmiyor bana. Hal böyle olunca da kısa filmlere sıçrama tahtası muamelesi yapılıyor diye ne kızmam mümkün ne gönül koymam.

İlerleyen süreç için üzerinde çalıştığınız başka projeler varsa ufak tüyolar alabilir miyiz?

Halihazırda bir kısa metraj üzerine çalışıyoruz, henüz geliştirme aşamasında. Bugün Değil’de muhatabını şaşırmış bir öfkeden yola çıkmıştık; bu kez de katartik bir iç hesaplaşma peşindeyiz, bakalım nerelere götürecek bizi.

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir