“Yalnızca Birbirimizi Görünce Gerçeği Görmüyoruz”

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin yeni haftasında bir başka genç yönetmenle tanışacağız. İkinci kısa metrajı ile festival yolculuğuna kısa süre önce başlayan yönetmen ile filmi üzerine hikâyesini, çıkış noktasını ve anlatmak istediğini irdeleyeceğiz. Bu hafta yönetmeniyle üzerine konuşacağımız kısa film, İstanbul’da annesiyle birlikte yaşayan üniversiteli bir genç kızın, hayatın zorlu şartlarında zamanın dinamiğine uydurdukları “kandırmacalı” iş modeliyle var olmalarını anlatan Bir.

Bu haftanın röportajında daha yakından tanıyacağımız isim, Bir filminin yönetmen ve senaristi Elif Sözen.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Elif Sözen?

1989 senesinde Malatya’da doğdum, orada da büyüdüm. Göğü, suyu, ağaçları, kuşları severken; çok küçük yaştan itibaren düzenli olarak gittiğim sinemada kapanan ışıklar ve filmlerin başlangıcını da benzer bir tutku ve heyecanla sevdiğimi gördüm. Bu tutku, hayatımın birçok katmanına sindi. Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi’ni bitirdim. Entelektüel gelişimime ve yaşam enerjime çok katkısı oldu oradaki zamanın. Ardından İstanbul’a geldim öyle gerektiğine inandığım için. Medya ve kültür sanat alanında birçok farklı yerde, çeşitli disiplinlerde çalıştım. Editörlük, yazarlık, gazetecilik, radyo programcılığı, fotoğrafçılık yaptım. Bu süre içinde bir yandan da yurtdışında gönüllü projelerde çalışarak yaşamımı sürdürdüm. İşi içinden öğrenmek ve sinemaya yakın olmak için reji asistanlığına başladım, bu süreç bir miktar sürdü, hala yaşam gailem böyle devam ediyor; reklam ve filmler için yardımcı yönetmen olarak çalışıyorum. Kendi filmlerimi üretmeye yaklaşık üç sene önce başladım. Şimdilerde ise, ağırlıklı olarak kendi projelerimle ilerleyeceğim bir dönemece girmeyi umuyorum.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyon süreci ne kadar sürede tamamlandı? Filminizin çekim süreci de pandemiye denk geldi. Bu durumun filmin yapım aşamasına nasıl etkileri oldu, kısaca bahsedebilir misiniz?

Sanıyorum süreç yaklaşık 5-6 ay civarında sürdü. Çekimler iki gün olsa da, ön hazırlığı, bütçe bulma süreci, mekanlardaki çalışmalarımızı detaylıca yürütmüştük, bu da zaman alıyor. Bir’in post kısmı da ummadığım bir şekilde uzadı, yaklaşık iki ay da post prodüksiyonu sürdü. Tüm sürecin pandemiye, özellikle ilk zamanlarına yayılması bizi birçok açıdan etkiledi tabii. Yine de Bir; fikrinin de kapanmaları ilk yaşadığımız günlerde filizlenmesi bakımından bu zamanın filmiydi. Bu yüzden de ertelemeyi istemedik. Pandemi döneminde herhangi bir şey yapmak bile zor bildiğiniz gibi, film yapmak ise gerçekten zormuş, tecrübe ederek öğrendik. Filmimizde bütün arkadaşlarımız ve oyuncular tüm enerjileriyle, özenle çalıştılar. Her şeye rağmen süreç yolunda ve sağlıkla gittiği için mutluyum. Gerçi o zorluk dediğimiz şey de hayat gerçeğine dönüştü artık. Biz başlangıcındayken tedirginlik de yüksekti fakat birçok film bu şartlarda yapılıyor ve yapılmaya da devam edecek. Kendimizi zamana uydurup, süreçle aramızda garip bir çekim alanı kuruyor ve üretmeye devam ediyoruz.

Filminizin uygulayıcı yapımcısı genç yönetmenleri desteklediğini bildiğimiz Tolga Karaçelik. Başarılı yönetmenle yollarınız nasıl kesişti ve uygulayıcı yapımcınız olma süreci nasıl ilerledi?

Tolga Karaçelik sektörde genç yönetmenleri ve hikâye anlatıcılarını yüreklendiren, destek olan, bu yönüyle çağdaşlarına da örnek olmasını dilediğim bir sinemacı. Bizim tanışıklığımız Gişe Memuru’nun Eskişehir’de yaptığımız Palto Film Günleri’ne gelmesine dayanıyor. Gerçi bizim onu gıyaben tanımamız gönlümüzü şenlendiren kısası Rapunzel’e uzanır. Gişe Memuru’nun da Tolga’nın da yeri bizim için hep ayrıdır. Gel zaman git zaman sektörde de Palto’da da temasımız bir şekilde devam etti. Kutlama’yı çektiğimde ona göndermiştim, çok güzel yorumları oldu. Yeni filmin senaryosunu yazdığımda ise, bunu Kutlama gibi sessiz sedasız çekmek yerine destek bulmak istediğimden bahsettim. “Bir uygulayıcı yapımcım mı olsa?” diyordum. “Ben olurum!” dedi. Şahane oldu.

Filminizde İstanbul’da annesiyle birlikte yaşayan üniversiteli bir genç kızın, hayatın zorlu şartlarında zamanın dinamiğine uydurdukları “kandırmacalı” iş modeliyle var olmalarını anlatıyorsunuz. Daha bireysel bir konu işlemektense kısa filmlerde çok sık rastlama şansımızın olmadığı sistem eleştirisini konu alan bir hikâyeyi anlatmayı neden seçtiniz?

Beni uzun bir süredir toplumdaki “ikilik” ve “-mış gibi davranma” dürtüsü fazlasıyla rahatsız eder olmuştu. Metropollerde “iyi” bir hayat süren; iyi giyinip, iyi şartlarda yaşayıp, iyi beslenen; sporunu yogasını yapan bir kesim var. Bu kesim bizim çok iyi tanıdığımız, bizlerin de içinde olduğu küçük burjuva toplulukları aslında. Etrafa karşı duyarsız da değiliz, farkındayız, gerektiğinde hak da savunuyoruz fakat gerçekten savunuyor muyuz? En temel hak olan iyi beslenme hakkını mesela, maddi gücü bizim kadar iyi olmayanlar için gözetiyor muyuz? Yoksa çarşıda pazarda kalan tüm organik domatesi çocuğumuzun sağlıklı bir hayat sürmesi için elzem mi görüyoruz? Bir yandan koca bir “gerçek” topluluk, bu şehirde canla başla yaşamaya çalışıyor. O ay faturası yüksek gelecekse en ucuz domates hangisiyse onu alıyor, tencereyi kaynatıyor. Sekiz kişilik ailede kimse organik frenk soğanı peşine düşmez. Hayatın gerçeği de bu şartlar altında o sahte çerçevelerin dışına fırlar. Her mecradan yalnızca birbirimizi görünce gerçeği görmüyoruz. İç aksamlarından sağlıksızlık fışkıran kentte, ne hikmetse satın aldığımız ürün ve hizmetlerle sağlıklı kalacağımıza inandırılmışız. Doğadan, topraktan el etek çektikçe doğal olan ne varsa baştan aşağı kuşanmayı ise hak görüyoruz. Öte yandan dişi ve tırnağıyla hayatın her alanında yaşam savaşı veren metropollerin gerçek sahipleri var, onlarla da aramıza duvarlar örmüşüz. Temelde hayat mücadelesi her iki tarafta da var elbette. Koca şehirlerin büyük hayatlar yaşamak durumunda bıraktığı herkes, çoğunlukla kolay yolda biraz soluklanıyor. Yalan söylüyor, kandırıyor, yalan söylüyoruz, kandırıyoruz, kandırılıyoruz… Herhangi bir gerçekliğe inanmayana kadar sürüyor bu döngü. Paranoya başlıyor. Bu durum zihnimde döndükçe, zihnim de bana sistem eleştirisi bir hikâye ile döndü tabii.

İlk kısa metrajınız olan “Kutlama”nın son sahnesi ile bu filmde Aylin’in pazardan yapmış olduğu yüklü alışverişin gerçek nedenini öğrendiğimiz anlar hikâyeye bir anda çok güçlü bir mizah yüklemesi yapıyor. Hikâyenin dramatik ve mizahi yapısı arasındaki dengenin şaşmaması adına dikkat ettiğiniz noktalar nelerdi?

Ben hikayelerdeki kenardan köşeden çıkıveren ince mizahı çok seviyorum. Edebiyatta da sinemada da böyle. Hayatın o keskin draması, içinde insan aklı olduğu zaman mutlaka beraberinde mizahı da getirir. Hele Türkiye’de, buradaki insanların dahil olduğu hikayelerde en ciddi kesitler bir pencere ardından detaylarıyla izlendiğinde müstehzi bir gülümseme yaratabiliyor. Bu bir zenginlik aslında. Kutlama’da da Bir’de de, izleyiciyi bir miktar sakinlikte merakla dolaştırıp “Heh!” dediği yerde gülümsemesini istemiştim. Denge kurmak ise zor olmuyor, çünkü hiçbir zaman fazlasıyla gülemediğimizi biliyorum. Ben de kendi hayatımda “eğlenen” bir insan değilim. Mizahi ögeleri komediye döndürmek için zorlamayınca denge de kuruluyor.

İlk filminizde diyaloglara oldukça az yer vermişken ikinci filminizde diyaloglar tam da olması gerektiği gibi homojen bir şekilde dağılmış hikâye içine. Diyalog yazma konusunda ikinci filminizde daha cesur ve olgun davrandığınızı söyleyebilir miyiz?

Kutlama’da bir çocuğun özgün hayatının içinde başlıyordu hikâye, burada çocuğa yakınken hiçbir konuşmanın olmamasını tercih etmiştim. Esasen genel olarak sevdiğim sinema dili de fazla insan konuşmasına yer vermeyen bir dil. Fakat tabii ki ne yapmak istediğinize, bunun neyi gerektirdiğine göre değişiyor her şey. Bir’de gerektiği kadarıyla diyaloglara yer vermek, bunu da olabildiğince doğal akışa yedirmek istedim. Umarım öyle de olmuştur. Konuşmaları içimde erite erite yazdım. Daha cesur ve olgun davranmak mı bilemiyorum fakat görüntünün kendi dili, insanın bambaşka bir dili var, bu dengeyi kurmaya çalışmak da ayrı bir işmiş, öğreniyorum.

“Bir”i yine ilk filminizle karşılaştıracak olursak her ikisinin final sahnesinde görüntünün gökyüzüne odaklandığı veya yükseldiği sahneler izliyoruz. Bu tercihiniz bilinçli mi?

Aslında bunu öyle planlayarak yapmıyorum, görmek istediğim görüntü ile bitiriyorum filmleri. Böyle bir final benim içimi de rahatlatıyor. İzleyiciyi o sürede içine aldığım hikâyeden başka bir alana taşıma, artık öyküyü ona devretme arzusu da olabilir bu. Ben göğü görünce gülümsüyorum, onlar da gülümsesin istiyorum galiba. Bir’de oradan hemen insek de, iki filmde de böyle oldu diyebiliriz evet. Bir sonrakinde uçup uçuracak bir şeylerim olsun ister miyim yine? Belki de isterim, bakalım.

Hikâyenin başrollerinde hayat mücadelesi içinde var olmaya çalışan iki kadın var fakat biliyoruz ki bu karakterler İstanbul’da ve ülkemizin diğer şehirlerinde yaşayan milyonlarca insanı da temsil ediyor. Bu durum filmin yapım sürecinde üzerinizde bir baskı ve sorumluluk hissi yarattı mı?

Hayat mücadelesinin ne demek olduğunu ve neleri meşru kıldığını, hangi fikirleri bize kabul ettirdiğini ve sıradanlaştırdığını düşünüyorum. İnsanın önce kendi hesaplaşmasında aslında yanlış olanı kabul edilebilir düzeye getirmesi ve bunu tasvip ederek insan içine çıkması ilgimi çekiyor. Metropollerde daha fazla böyleyiz çünkü hayata devam etmemiz gerekiyor. Vahşi bir ormandaki canlılar gibi görünüyoruz bazen dışarıdan. Zorlandığımızı hissettiğimiz an hemen bir yol buluyoruz, bu yol kimi zaman aldatmacadan geçiyor. Ben orada farazi bir hikâye anlatıyorum, bu böyledir veyahut değildir diye düşünmemek lazım. Yine de belirli bir zümre özelinde anlattığım hikâyenin genele yayılması düşüncesi sorumluluk hissini de yaratıyor evet. Kimseyi yargılamıyorum fakat, hatta sevmeye çalışıyorum. Hikâyede var ettiğim Aylin ve annesi Nazlı’yı sevmesem hayatlarına girmek istemezdim. Hirokazu Koreeda geliyor aklıma. Bu işi ustalıkla yapıyor. Onu da bu yüzden seviyorum galiba.

“İlk kısa metrajıma göre şunları daha iyi yaptım” ve “Şu tecrübeleri kazandım” diyebileceğiniz neler oldu?

Fazlaca oldu aslında. İlk filme göre kazandığım tecrübeler oldu fakat asıl; Bir’den sonra aldığım ciddi dersler ve kararlar oldu. Kutlama ile karşılaştırırsak eğer, ön hazırlığa uzun ve değerli bir zaman ayırmanın önemini kavradım. Bir şey insanın kendi aklında en ufak bir kaşıntı yaratıyorsa bunu göz ardı etmemek, pürüz kalmayana kadar uğraşmak gerekiyor. Kutlama’da izole bir alandaydık, bahçedeydik, bir evdeydik. İpler elimizdeydi yani. Bir’de ise hop diye Tarlabaşı’ndaki pazar yerine, Beyoğlu’nun ara sokaklarına düşüverdik. Ne kadar hazırlıklı olsak da her an “Ya yapamazsak” tedirginliğini yaşadım. Kamerayla karşılarına çıkmadan önce özellikle pazarda pazarcılarla geçirdiğim vakitlerin çok faydasını gördüm filmde mesela. Oyuncuların yanında, yerel cast şahane iş çıkardı. Bu arada cengaverliğimizle bukalemun misali dokuya dönüşmenin de katkısını gördük, ekipçe bunu başardık. “Gerilla çekim” dedikleri işi de yapmadan, planlı ve istediğimiz gibi çektik. O açıdan Kutlama’nın üzerine birçok farklı katman eklemiş olabilirim. Oyuncularla filmden önce ne kadar vakit geçirsem o kadar iyi olabileceğini de anlamış oldum. Birbirimize alışmamız kuytuları keşfetmemiz önemliymiş. Ve ne kadar rahatlarsanız iş o kadar seyrinde yol alıyormuş. Sektörde de çalışsam kendi işim olmadan bu tecrübeleri kazanamazdım. Bir sonraki film için de Bir’den öğrendiklerimle nasıl şekil alacağımı ben de merak ediyorum.

Pandemide sinema seyircisinin izleme alışkanlıkları da oldukça değişti ve dijital platformlar inanılmaz değer kazandı. Bu konuya bir sinemacı olarak nasıl bakıyorsunuz? Sizce filmlerin “fiziki” olarak sinemalarda izlenmesi tehlikede mi?

Ben kendimi sinefil olarak tanımlayabilirim sanıyorum. Ömrüm boyunca hep sinemaya gittim, iyi filmler biriktirdim. Kimi zaman dilini bilmediğim ülkelerdeki filmleri izlesem bile orada da sinemaya gitmeyi sürdürdüm. Bu his ve sinematik ayinden alınan feyz bambaşka. Şu an çok uzun zamandır sinemaya gitmiyorum hepimiz gibi. Bir’in ekip gösterimini Kadıköy Sineması’nda yapabildik, sonra her şey yine kapandı. Evde çok güzel filmler izledim ama eski filmleri izledim bol bol. Bu açıdan bir nebze şans da olabilir diye düşündüm geçen zaman. Sonra şu korkuyla baş başa kaldım: Ya bir daha sinemaya gidemezsek? Açıkçası bunu düşünmek istemiyorum. Sinemanın önünden geçerken hala afişlere bakıyorum. İçim acıyor. Sevdiğimiz sinemalar kapanıyor bir yandan. Çok üzücü. Asla tezahür etmediğimiz bir durum kanlı canlı karşımızda duruyor. Hangi mecra olursa olsun, sevdiğim bir yönetmenin yeni filmini sinemada izlemek isterim. Bir yandan mecralar ve onlar için yapılan işler insanların estetik algısını da değiştirdi. Sinema filmindeki beklentiler de yok artık izleyici için. Işığa, kadraja, renge, mekana bakmıyor. İşler de bu detaylar pek önemsenerek yapılmıyor. Her şeyin yeni bir yüzü ve özeti olmaya başladı sanki. Bunun iyi tarafları da vardır belki fakat ben hala biraz romantik bakıyorum, klasik olanın yaşayacağına inanıyorum. Mecralarda biraz zaman geçirse dahi gerçek bir sinema izleyicisi yine de dönüp dolaşıp Theodoros Angelopulos’a Ingmar Bergman’a dönmek, o filmlerde yaşadığı bütünleşik hissiyatla dolmak ister sanıyorum.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Ben kısa ve uzun metrajlı filmlerin birbirinden çok farklı türler olduğunu, olması gerektiğini düşünüyorum. Edebi türler arasındaki farklar gibi. Gogol’un öykü yazması ve roman yazması birbirinden apayrı şeyler yahut şiir… Sinemada da böyle, anlatmak istediğiniz hikâye hangi tarzı ve dili arzularsa bununla ilerlersiniz. Dünya sinemasında biraz daha böyle ilerliyor durum. Belki de bu yüzden burada da çoğunlukla “İnsanlar neler yapmış yahu!” diyoruz. Kısa filmi bir şeyin bahanesi değil filmin kendisi olarak görüyorlar çünkü. Böyle görünce aklınız ve ruhunuzla orada oluyorsunuz. Bizde yaşanan bir eksikliğin bu yoğunluk yoksunluğu olduğu görüşündeyim. Elbette kısadan uzuna geçmek verimli bir yol. Deneyim kazanmak, kendi dilini sindirebilmek gibi avantajları var fakat bunu sıçrama tahtası gibi görmemek; içinden gelenin hakkını vermek gerekiyor sanıyorum. Yoksa da yapmamak lazım, insan eninde sonunda kendisiyle ve izleyiciyle baş başa kalıyor çünkü. Son zamanlarda bizde de artık enine boyuna gözetilerek eskiye nazaran çok daha iyi kısa filmler yapılıyor. Kimi zaman uzun metraj izlemekten çok daha güzel hissettiren kısa filmler var. Ülkemiz sinemasındaki bu yükseliş de bana güç ve arzu veriyor. Bu yönetmenlerin bir kısmı uzun metrajlı filmlerini de yapacak, bunu düşünmek de çok güzel.

Şu an için üzerinde çalıştığınız yeni kısa metrajınız varsa ufak tüyolar alabilir miyiz? Bunun yanı sıra uzun metraj çekmeye dair hazırlıklarınız var mı?

Aklımda hikayeler var, kısalar da var, tomurcuklanan uzun metrajlı film fikirleri de fakat tüyo vermek için henüz erken sanıyorum. Tutkumu derinleştirip üzerinde çalışmam lazım. Güzel filmler yapmak istiyorum, hepimiz için. Umarım kısmet olur.

 

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir