“Uyumlanabildiğimiz Her Yerde Yaşam Var”

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin 64. haftasından herkese merhaba. Kısa veya uzun metraj filmlerde izlediğimiz hikayeler her ne kadar kurmaca olursa olsun, gerçek hayatın içinden esintiler taşır. Bu haftaki konuğum olan Selin Mincinozlu da küçük yaşlarda bizzat tanık olduğu kendi ailesinin hikayesini işlediği filmiyle bunun güncel örneklerinden birini vererek sinema ve gerçek yaşamın arasındaki o ayrılmaz bağı bir kez daha kanıtlıyor. Sebahat ninenin, rahmetli eşiyle köyden getirip apartmanlarının bahçesine diktikleri incir ağacının yıllar sonra kesilmesinin ardından yaşadıklarını anlatan TRT 12 Punto destekli Kök, üzerine konuşacağımız film olacak.

Selin Mincinozlu ile gerçekleştirdiğim bu röportajda filmi, hikayesi, çekimleri, gelecek hedefleri ve merak ettiğim başka noktaları da konuşma fırsatı buldum.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Selin Mincinozlu?

1988 İzmir doğumluyum, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV mezunuyum. Kara Köpekler Havlarken sinema filminde yönetmen asistanlığıyla başlayan kariyerim yaklaşık 15 yıl profesyonel olarak sinema, dizi, reklam projelerinde yönetmen ekiplerinde çalışarak devam etti. Senaryosunu yazdığım dört kısa filmim var. Kök de sonuncusu.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyonu ne kadar sürede tamamlandı?

Aslında hikayesi bir gecede yazıldı. Gerçek bir hikaye olduğu için kağıda dökmek çok kolaydı. Hikayeyi senaryoya dönüştürmekti esas mesele. Bu süreci kız kardeşim Seda Güngör ile beraber yürüttük. Aynı zamanda filmin yaratıcı yapımcısı Seda. Hikayenin sadeliği ve gerçekliğini korumak için çok uğraştık. Hazırlık aşaması pandemiye denk geldiği için çok hızlıca hazırlık yapıp sete çıktık. Çekimleri dört günde İzmir’de tamamladıktan sonra post-prodüksiyonu da hemen ardından İstanbul’da yaklaşık 4 ay içinde tamamlandı.

Filmin ortaya çıkış hikayesi nasıl gerçekleşti? En başta “Bu film yaşanmış gerçek bir olaydan uyarlanmıştır” yaşanmış ibaresi yer alıyor.

Benim öz ananemin hikayesi bu. Hatta filmdeki iki kız çocuktan büyük olan benim. Ben salonun ortasındaki o ağacı gördüğümde 13 yaşındaydım. Evet, gerçekten o olay yaşandı. Gözlerimizin önünde… Kendimi çok kaybolmuş hissettiğim bir dönemde bir akşam bu olayı anımsadım 18 yıl sonra. Oturup yazmak istedim. Sanki o gün kelimelere cümlelere dönüşürse kendime, benliğime ulaşacakmışım gibi bir histeydim. Birkaç saat sonra masadan kalkıp eşime uzattım bilgisayarı, okudu. Çok etkilenmişti, “Bunu neden film yapmıyorsun?” dedi.

Filminiz TRT 12 Punto destekli. Filmin fon bulma sürecinden kısaca bahsedebilir misiniz?

Filmin senaryosu Kısa Film Yönetmenleri Derneği’nin düzenlediği Top Shorts Film Design’da finale kaldı ve birkaç gün film geliştirme atölyeleri düzenlendi.  TRT 12 Punto’nun kısa filmlere de destek sağlayacağını orada öğrendim. Ulusal kanal tarafından bu desteğin verilmesi bence çok mühim. Kısa film çekmek bence bir yönetmenin en özgür kalabildiği alan ancak ticari dönüşü olmadığı için filme kaynak bulmak gerçekten çok zorlu oluyor. TRT ile de teknik olarak süreci tamamlamamız planladığımdan uzun sürdü. Bunun biraz da o sene (2020) ilk kez kısa film desteği verdikleri için öyle olduğunu düşünüyorum. O kadar uzun bir süreçti ki… Ben hamile kaldım, kızım doğdu. 4 aylık olmuştu sanırım, biz öyle filmi tamamlayabildik. Gerçekten uzundu.

Rahmetli eşiyle köyden getirdikleri incir ağacını apartmanın bahçesine diken Sebahat Sönmez’in hikayesine ortak oluyoruz filmde. Senaryo yazım aşamasında yaşanmış bu olayın tanıkları ile bir iletişim kurdunuz mu?

Evet bizzat oradaydım. Olay anını yaşamış olmanın yazım aşamasında çok büyük etkisi oldu tabii ki. Anneannem çok özel bir kadındı. Sıradan değildi hiçbir şeyi. Parmağına taktığı yüzüğü, yaşına inat giydiği fosforlu çiçekli elbiseleri, muazzam ustalıkla diktiği elbiseleri… Hepsi o kadar özeldi ki… Hayatımda gördüğüm en korkusuz insandı. Güçlüydü, gerçekten çok güçlüydü. 76 yaşındaydı köyde dut ağacına birkaç hamlede çıkıp ayaklarıyla dut dökmeye başladığında tepemden aşağı yağmur gibi yağan dutların altında öylece kaldığımı hatırlıyorum. İnanılmazdı. Haliyle onu yazmak, bir karakterde yaşam bulmasını sağlamak hiç kolay değildi. Dayımdan, annemden, kız kardeşlerimden, kuzenlerimden çok destek aldım, hem yazarken hem çekerken.

Daha iyi bir iş ve yaşam koşulları için köyden metropollere olan göç yaşlılar için çok daha farklı anlamlar içeriyor. Yıllardan bu yana toprağına bağlı yaşayan bu insanların betonla kaplı kentlere olan göçü ve burada yaşadığı sıkıntılar, sinemamızın her döneminde işlenen konular arasında yer alıyor. Bu göç olgusu ve değişen yaşamlara dair bakış açınız, filmin yapım süreci ve sonrasında nasıl değişim gösterdi?

Ben tam olarak böyle bir ailenin çocuğuyum. Annem ve babam doğdukları köyden yaşam koşullarını iyileştirmek adına farklı şehirlere göç edip en son olarak İzmir’e yerleşmişler. Ben yerleşik düzene geçtiklerinde doğduğum için o taşınma ve göç haline tanık olmadım ama çocukluğum her pazar sabahı tulum sesiyle halay çekerek geçti. Çok ciddiyim. İnsan köklerinden kopamıyor nereye giderse gitsin. Ki bence bu iyi bir şey. Kim olduğunu, nereden geldiğini bilmek ve esas olduğun kişiye sarılmak yaşamda çok şey sunuyor insana. Ama insan dünyada her şeye her koşula öyle uyumlanıyor ki… Bu bebeklikten beri böyleymiş. Hatta en başlarda daha hızlı ve kolaymış. Kızımdan görüyorum ben de bunu şimdi. Uyumlanabildiğimiz her yerde yaşam var. Yaşamın aynı yerde sıkışıp kalmak, değişime kapalı olmak için çok kısa olduğunu düşünüyorum. Aslında hep böyle bir bakış açım vardı ancak kızımla birlikte insanın yalnızca ilkel beyniyle her şeye hızla uyumlanabildiğini, hayatta kalabilme gücünü görmek beni bu konuda çok cesaretlendirdi.

Yalnızca bir incir ağacının mücadelesi değil, şehirde yaşamaya mecbur kalmış bir ninenin nefes almaya devam edebilmesi, kim olduğunu nereden geldiğini unutmaması için toprağa saldığı köklerinin mücadelesini izliyoruz filmde. Çoğunlukla şehir yaşamının kazandırdıkları konuşulsa da kaybettirdiklerinin ve değiştirdiklerinin daha fazla olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kayıp kazanç olarak bakmak doğru mu emin değilim. Yaşanan her şey deneyim aslında. Ve bu deneyimlerle tamamlanıyoruz, biz oluyoruz. Kaybetmek de değişmek de tamamlanmak için şart. Bütün bunlar sona erdiğinde zaten yaşam bitiyor.

Filmin son sahnesinde incir ağacının söküldüğü toprağa düşen incir, köklerin bir gün yeniden yeşereceğini müjdeleyen güçlü bir metafor olarak karşımıza çıkıyor. Umut her daim içimizde yaşayan bir güç olarak kalmaya devam etmeli mi?

Tabii ki. Aksi halde her şeyden vazgeçmemiz gerekmez mi? Zaman zaman o umudu kaybedebiliriz. Ama bunu da yaşamak lazım. Yeni umutlar, yeni hayaller ancak öyle oluşuyor.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Başka bir sorunun cevabında da yazmıştım. Bence kısa film bir yönetmenin en özgür kaldığı alan. En ufak ticari kaygı taşımadan çekiyorsunuz bir kere. Üzerinizde baskı hissetmeden… Bir cümle için ayırdığınız birkaç dakikanız var kısa filmde. O birkaç dakika için yapılan hazırlık o kadar keyifli ki… Tüm enerjinizi zihninizi ona ayırıyorsunuz. Bir yönetmen için tam anlamıyla nefes alabildiği bir yaratım süreci. O yüzden çok değerli buluyorum. Basamak ya da bir geçiş gibi değil de atılan adımın kendisi bence kısa film. Bir de kısa film ekipleri de oldukça özverili oluyor. Eğer enerji olarak doğru insanlarla bir araya gelirseniz gerçekten deneyimleyebileceğiniz en keyifli şey kısa film seti.

İlerleyen süreç için üzerine çalıştığınız başka bir kısa veya uzun metraj proje var mı? Varsa ufak tüyolar alabilir miyiz?

Aslında çok uzun zamandır bir uzun metraj var. Drama değil de belgesel olarak çekeceğim. Ancak ön araştırması için bir süre başka bir ülkeye gitmem gerekiyor. Biraz ona hazırlıyorum kendimi ve hayatımı. Kısa film için de yazılmış bir proje var. Bir de animasyon var, o ilk olacak.  Heyecanlıyım yazmak için.

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.