Titane: Yalnız Bedenler

Sinemada değinilmemiş konu, anlatılmamış hikâye kalmadığı hususunda hemfikiriz sanırım. Bu yıl Altın Palmiye kazanarak adını duyuran Titane da özünde yalnızlığı, sevgisizliği anlatan bir film ancak bunu yapmanın, yeni olmasa da oldukça sert yollarını bulmuş, seyirciyi olabildiğince rahatsız edip elindekinin değerini hatırlatmaya çalışmış görünüyor. Kâbus gibi bir iki saatin ardından konforlu yatağınıza döndüğünüzde halinize şükredeceğiniz bir yolculuk bu.

Babasına gıcıklık yaptığı bir gün trafik kazası geçiren küçük Alexia, kafatasına yerleştirilen titanyum plakayla büyür. En sevdiği şey otomobiller olan küçük kız, büyüyünce de fuarlarda showgirl olarak çalışmaya başlar. Bazı eleştirmenler bu noktada Alexia’nın otomobil tutkusunun erkek ve kız çocukları arasındaki ilgi alanı ayrımına işaret ettiğini söylemiş ancak ben böyle düşünmüyorum. Alexia’yı otomobillerle oynarken ya da onları bir erkek gibi kullanırken gördüğümüz bir sahne yok. Alexia otomobillere film boyunca duygusal ya da cinsel bir çekimle yaklaşıyor. İnsanlara uzak Alexia’nın beyin kıvrımları şeklinde dikiş atılmış kafatasının altındaki inorganik madde de onu çok sevdiği mekanik araçlara daha çok yaklaştırıyor ve nihayet Nip/Tuck’ı kıskandıracak Cadillac sahnesinin ardından başkarakterimiz bir otomobilden hamile kalıyor. Yani ne bir erkekle ne de bir kadınla öpüşürken erişemediği hazzı daha çocukken babasının otomobilini öperken bulabildiğini biliyor ve cinsel arzularını da otomobil ve itfaiye araçlarıyla tatmin ediyor.

Evet, Titane tuhaflıklarla örülü bir body horror. David Cronenberg’in manevi kızı olmaya soyunan yönetmen Julia Ducournau ilk filmi Raw’da da body horror sevgisini belli etmiş ancak o film yamyamlık gibi tanıdık ve sık karşılaşılan temaları nedeniyle Titane kadar seyir düşmanı olmamıştı. Oysa Titane, Alexia’nın her türlü beden sıvısının yerine geçen makine yağıyla, hamilelik sürecinin getirdiği dönüşümle ve kanlı cinayet sahneleriyle seyri zor bir iş.

Duşta kendisiyle konuşmaya çalışan meslektaşının sadece piercing’iyle ilgilenen ve önüne çıkan herkesi sebepli sebepsiz öldüren Alexia’nın tüm bu anti-kahraman duruşuna rağmen seyircinin önemsediği, başına bir şey gelmesin istediği bir karaktere dönüşmesiyse şüphesiz Julia Ducournau kadar, rolünü kusursuz canlandıran Agathe Rousselle’in de başarısı. Arzu nesnesi bir modelden psikopat bir katile, oradan da bir erkeğe ve deforme bir hilkat garibesine dönüşen karakterinin her aşamasını, hem de neredeyse hiç konuşmadan başarıyla hayata geçirmiş.

Filmin ikinci yarısı (en azından 2012 tarihli Hayat Avcısı / The Imposter’ı izleyenler için) daha az tuhaf, daha oturaklı. Alexia’nın yolu, oğlunun kaybıyla başa çıkamayan bir babayla kesişiyor. Yaşlılığa dur demek için kendisine gece gündüz doping iğneleri yapan otoriter itfaiye şefi Vincent onu oğlu olarak kabul edip kanatları altına alıyor. Alexia hamile bir kadın ve kaçak bir katil olmasına rağmen yastan çıkamayan bu çaresiz adamın yanında her geçen gün ehlileşiyor, onun oğlu gibi davranmaya başlıyor ve gördüğü karşılıksız sevgiye sevgiyle yanıt vermeye başlıyor. Ne annesine ne babasına ne de hayatına girmiş başka bir insana karşı hissetmediği duyguları Vincent’a duymaya başlıyor. Bu his onu öyle sarsıyor ki bir ara acaba cinsel mi diye düşünüp yaşlı adamı dudağından bile öpüyor ancak hayır, Vincent onun hiçbir zaman sahip olmadığı ebeveyni, o da Vincent’ın kaybıyla başa çıkamadığı çocuğu olmuş çoktan ve Hayat Avcısı’ndan da biliyoruz ki bu vakalar sanıldığından çok daha fazla.

İlk paragrafta da bahsettiğimiz gibi, yolculuk her ne kadar zorlayıcı olsa da Vincent sonunda arzuladığı sevgiye kavuştuğunda, yatağında derin bir nefes alıyor. İzleyici de muhtemelen perdede ya da ekranda gördüklerinin nihayete ermesinin verdiği rahatlamayla gidip en yakınındaki sevgiliye sarılmak isteyecek. Plan sekans sahneleri, korkusuz grafik şiddeti ve kazdıkça yeni parçalara rastlanabilecek alt metniyle Julia Ducournau’nun haznesineyse kocaman bir artı olarak yazılacak Titane.

19 Kasım 2021’de tek günlük özel gösterimi yapılan filmi Ocak 2022’den itibaren MUBI’nin kalıcı koleksiyonunda bulabilirsiniz.

PAYLAŞ

1983 yılında, mutlu bir aileye doğdu. 15 yaşında sinema salonlarıyla tanışıp, bazı filmlere âşık oldu. “Ben de yaparım” zannederek, -o zamanki algısıyla- senaryo yazmaya ve her sene doğum günü gelmeden bir uzun metraj tamamlamaya başladı. “Yapan” olmanın kendisi için o kadar da kolay olmayacağını anladığındaysa bu büyülü dünyadan kopmamak için, filmler hakkında “yazan” olmaya karar verdi. Geçen yıllar içinde istemeden de olsa tıp hekimi olup 12 yıl çalıştıktan sonra mesleği bıraktı. 13 yıllık sinema yazarlığı süresince Altyazı Sinema Dergisi, Filmlerim.com, Öteki Sinema, Blogum Dergisi, Haftalık Sinema Antrakt Gazetesi ve Film Arası Dergisi’nde yazıları yayınlandı ve Ters Ninja sitesinde editör olarak kök saldı. Yaklaşık bir yıldır da her perşembe yayınladığı, ülkenin ilk dijital platform bülteni Bu Hafta Ne İzlesem? sayesinde tutkusuna bağlı kalmayı sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir