“Susam, Çoğunluğa Dair Bir Hikâye Anlatıyor”

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin yeni haftasında bizleri bir diaspora hikâyesi karşılayacak. Sözlük anlamıyla “Herhangi bir ulusun veya inanç mensuplarının ana yurtları dışında azınlık olarak yaşadıkları yer” olarak geçen diaspora kelimesi üzerinden ülkemizde yaşayan Yahudi bir ailesinin hikâyesinin anlatıldığı film, türe dair başarılı bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Bu hafta yönetmeniyle üzerine konuşacağımız kısa film, 13 yaşındaki bir Yahudi çocuğun “Şabat” gününde gerçekleştirilecek “Bar Mitzvah” töreni öncesi yaşadıklarını trajikomik bir şekilde anlatan Susam.

Bu haftanın röportajında daha yakından tanıyacağımız isim, Susam filminin yönetmen ve senaristi Sami Morhayim.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Sami Morhayim?

Lise yıllarında iki tane belgesel atölyesine katılma ve bu sayede çok erken yaşta film yapmaya dair tecrübe kazanma şansım oldu. Daha bir filmin kurgu sürecinden geçtiğini bilmeden, kendimi elimde kamera ardından da masa başında filmimi kurgularken buldum. Elbette, teknik olarak çok zayıflardı ama çok değerli tecrübeler oldu. Ardından da Koç Üniversitesi’nde Psikoloji & Medya ve Görsel Sanatlar bölümünü bitirdim. Üniversite eğitimim boyunca da kendimi sürekli içerik üretmeye odakladım. Şu an ise yönetmenliğin yanı sıra kısa filmlerde kurguculuk, yapımcılık yapıyorum. Özellikle film kurgulamak adına büyük bir tutkum var.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyon süreci ne kadar sürede tamamlandı?

Aslında 2012 yılından beri aklımda olan bir hikâyeydi. Geçen bunca yılın ardından, hikâye sürekli form değiştirdi. Ancak Susam’a bir kısa film olarak ciddi şekilde 2018 yılında bitirme projesi olarak başladım. O tarihlerde de ilk taslağını bitirdim. Ardından Susam ile !f Yapımlab’e seçildim. Bir yıl boyunca da Zeynep Atakan’ın atölyesine katılma şansım oldu. Çok değerli tecrübeler ve bilgiler edindikten sonra filmi nasıl fonlayabileceğime dair kaygılar içindeydim. Atölyede tanıştığım çok değerli arkadaşım Aycan Aluçlu yolculuğuma yapımcı olarak dahil olmak istedi ve filmin fonlama sürecine başlamış olduk. Senaryomu asla son haline getiremiyordum. Aslında getiriyordum ama bir türlü beni tatmin etmiyordu. Kaç tane taslak yazdığıma dair sayıyı bir noktada unuttum. Hem senaryo revizeleri hem fonlama süreçleri ile uğraşırken, İKSV’nin Köprüde Buluşmalar atölyesine seçildik. O süreçte de üniversitede beraber işler ürettiğimiz Hilal Şenel yapımcı olarak ekibe dahil oldu. Köprüde Buluşmalar atölyesinde bu hikâyeyi anlatmaya dair dertlerimi daha da pekiştirerek bakanlık başvurumuzu gerçekleştirdik. 2020 yılında bakanlık desteği çıkınca artık filmi tamamlamaya hazırdık ama bu sefer de pandemi süreci başladı. Sabırlı ve temkinli bir şekilde bekledik, bekledik ve sonunda 2020 Ağustos ayı gibi hazırlık sürecine başladık. Ekibimizi kurduktan sonra da bir gün okuma provası, bir gün mekanda prova, bir gün çekim olmak üzere filmimizi tamamladık. Filmi tek plan çekmemiz sebebi ile de sadece renk ve ses kurgumuz vardı. Bu süreç de geniş geniş çalışarak bir ay kadar sürdü.

Filminiz tamamen kurmaca mı yoksa gerçek hayattan esinlendiğiniz noktalar da oldu mu? Hikâye nasıl ortaya çıktı?

Dünyada tamamen kurmaca olarak üretilmiş bir film olduğunu düşünmüyorum. Susam’ın hikayesi, yaşanmış gerçekliklerden ziyade, geçmişte yaşanmış alternatif bir gerçeklik. Bar-mitzva törenimin süreci benim adıma çok keyifli değildi. Yeni bir alfabe, yeni bir dil öğrenip bunu insanların önünde performe edecek olmak beni çok geriyordu. Tören için olan duaları ezberleme sürecinde de çok fazla efor sarf etmiyordum. Ondan yıllar içinde bu süreç bende yer etti.

Tabii, şöyle bir durum da var ki, Susam kısa filminin bu hali ilk yola çıktığım halinden çok farklı. Bu hikâyeye başlarken ana derdim tamamen Susam karakteriydi. Onun yaşadıkları, onun gerginlikleri, onun sıkıntılarıydı. Sonrasında süreç içerisinde proje danışmanı hocam Ali Vatansever ile film için ilk buluştuğum noktadaki probleme doğru evrildi. Babam, babalar ve Ortadoğu’da erkek olmak. Filmin ana derdi oturduktan sonra da aslında yanına tuzunu biberini eklemek kaldı.

Bilgim ve araştırmalarımdan çıkardığım sonuca göre ülkemizde şu ana dek herhangi bir uzun veya kısa metraj filmde Yahudi hikâyesi işlenmedi. Filminizi bu anlamda ilk veya az sayıdaki örnekten biri olarak gösterebiliriz. Filmi çekme konusunda çekinceleriniz oldu mu?

Aslında önceden Yahudi hikâyesi işlenen filmler ve diziler oldu ama bir Türk Yahudisi tarafından Türk Yahudileri’nin anlatıldığı kurmaca bir film mevcut değil. Film, gücünü de buradan alıyor.

Filmi çekme konusunda elbette çekincelerim oldu. Türk Yahudileri, Türkiye’de ne yazık ki nefret söylemlerinin çok odağında bir azınlık grubu. Hatta çoğu zaman bu topraklara ait kabul edilmeyen bir azınlık grubu. Bu filmi yapma motivasyonum aslında çok bireysel bir noktadan kaynaklanıyor ancak günün sonunda sosyolojik olarak da vermek istediğim etkiler elbet var. İşin komik yanı bu film aslında bir azınlık filmi de değil. Çoğunluğa dair bir hikâye anlatıyor. Filmde herkesin Yahudi olması sebebi ile de aslında bize o ailenin evine gizlice girmeye bir olanak sağlıyor.

Önem gösterdiğim en büyük detaylardan biri filmde geçen aileyi, geniş toplum ile mukayese etmemek ve etkileşim haline sokmamaktı. Belki Türkiye azınlıkları olarak büyük acılar çektik, çekiyoruz ama bu benim yapmak istediğim sinema ile pek bağdaşmıyor.

Günün sonunda her kesimden insanın kendinden parçalar bulabileceği, kendini özdeşleştirebileceği bir hikâye. Bence en değerli olan da bu. Belki klişe olacak ama bazen sıfatlara çok büyük anlamlar yükleyip, birbirimizden o kadar yabancılaşıyoruz ki… Bu filmdeki tüm aile fertleri, ufak detayları kaldırdığımızda, aslında ülkemizin herhangi bir köşesinden de çıkabilirdi. Belki isimler, adetler farklı olurdu, ama dertler yine aynı olurdu. Zaten dertler de aynı.

Filminizde 13 yaşındaki bir Yahudi çocuğun “Şabat” gününde gerçekleştirilecek “Bar Mitzvah” töreni öncesi yaşadıklarını trajikomik bir şekilde ele alıyorsunuz. Filminiz her ne kadar bir Yahudi hikâyesi olarak görünse de dini kurallar, kuşak çatışması, toplum baskısı, otorite gibi pek çok evrensel konuyu da işlemeyi başarıyor. Tüm bunları filmin içinde aynı potada eritmek sizin için kolay oldu mu?

Senaryo yazmaya ve film üretmeye dair en çok sevdiğim şey aslında bu bahsettiğin konuların çoğunun içgüdüsel olarak ortaya çıkması. Yazmaya başlarken, filmimde bir sürü evrensel konu işleyeceğim ve bunlardan bahsedeceğim diye yola çıkmıyorum. Tabii ki diyalogların ve karakterlerin hepsinin birer amacı, birer tetiklediği durum var. Günün sonunda filmin benim için anlamı, odasından çıkmayan bir çocuktan daha öte durumda. Eğer dediğin gibi bu kadar farklı konuyu, bu kadar kısacık süre içerisinde toplayabildiysem benim için mutluluk verici bir durum.

Yazma pratiğimde genelde o dönem içerisinde odaklandığım bir konu oluyor. Büyümek, aile ilişkileri, geçmiş derken, tüm bunların arasından birine sıkıca sarılıyorum. O konu zihnimde uzun süre vakit geçiriyor. Kendimi o meseleye o kadar kanalize ediyorum ki günlük hayatımın çoğu parçası aslında senaryoyu yazarak geçiyor. Filmin bir ana karakteri varsa, onun zihni, benim zihnim oluyor.  Belki tek garip yanı bunu elime kalem almadan yapıyorum. Bu da aslında beni fiziksel dünyanın getirdiği sınırlamalardan uzak tutarak, efektif bir bilinç akışı içerisinde tutuyor. Filmde işlenen her konudan elbet ben de haberdarım, her konunun ben de farkındayım, ama aslında matematiksel bir sistemi yok. Öncesinde de belirttiğim gibi, ana derdime o kadar sıkıca sarılıyorum ki geriye hikâyenin doğal olarak getirdiği yan dertlerini tamamlamak kalıyor.

Filminizin çekimleri pandemi sürecine denk geldi. Bu durum sizi ne derece etkiledi?

Aslında 2020 Mart ayında filmimizin çekim hazırlıklarına başlayacaktık. Biraz olsa da başlamıştık. Sonrasında genel kapanma olunca askıya aldık. Yaz aylarında çekebileceğimizi konuşmaya başlamıştık artık. Gerekli önlemler ve planlama ile sıkıntısız bir şekilde halledebileceğimizi düşünürken mekan bulma konusunda büyük sıkıntılar yaşadık. Sektörden arkadaşım Uğur Naymanlar ile filme uygun bir sürü ev bulmamıza rağmen, ev sahipleri pandemi sebebi ile evlerini bize açmak istemediler. Mekanı ayarlamak için ayırdığımız bütçenin çok üstüne çıkmak zorunda kaldığımızdan prodüksiyona bile giremeyecektik. Ancak, Hilal, Aycan ve Uğur üçlüsü o kadar mükemmel bir iş çıkardı ki bu sıkıntıyı da atlatabilmiş olduk.

Filminiz tek mekanda geçmesine rağmen dinamik diyalog yapısı, son sahneye dek merak uyandıran hikâye akışı ve başarılı oyunculuklar ile kendini rahatça izletiyor. Tek mekanın dezavantajlı durumunu kendi lehinize nasıl çevirmeyi başardınız?

Senaryonun ilk hali çok daha uzun bir süreyi kapsıyordu. 1-2 haftalık bir süreç içerisinde Susam’ın yaşadıklarını izliyorduk. Filmi tek mekanda geçirmeye karar verdiğimde, içten içe bir ev içinde ne olabilir ki endişesi içindeydim. Susam’ın odasından çıkmayacağı kesindi ama yan öğeler neler olacaktı çok da emin değildim. Bir ev içinde en fazla ne olabilirdi ki endişesi vardı. Buna dezavantaj demek ne kadar mantıklı bilmiyorum, aynı zamanda oldukça oyun alanı da yaratıyor. Bu konsept üzerinde rahatça çalışabilmemin ana kaynağı bolca tekrar yazım yapmak oldu. Senaryoyu sayısızca en baştan ele almak bu dinamikler üstünde rahatça çalışmamı sağladı. Senaryomun ilk taslağını tamamladım, film çekmeye hazırım mantığına çok inanmıyorum, bana yanlış geliyor. Ne kadar bir kısa film de olsa, tekrar tekrar taslak yazmak bu konuda çok önemli. Sanıyorum ki bu durumu lehime çevirmemdeki en büyük etken, senaryoma karşı sürekli tatminsizliğimle ortaya çıktı. 2020 Nisan ayında Aycan ile bir telefon görüşmesi yapmıştık. İki sene sonra ilk kez o zaman “Senaryom artık gerçekten hazır” demiştim.

Yahudi çocukların erkekliğe adım atmaları niteliğindeki “Bar Mitzvah” töreninin, Müslümanlık’taki “Sünnet” ile olan benzerliği de bir hayli dikkat çekiyor. Hikâyenin bu noktasındaki evrensellik hakkındaki düşünceleriniz neler?

Zaten bence Susam’ı değerli kılan da tüm kültürlerin benzer konseptlere sahip olması. Bar-Mitzva biraz daha erkek çocuğun aktif rol oynadığı, ibadethanede performans gösterdiği bir gün, ancak yine de tüm bu törenlerin, seremonilerin kişinin kendisi için değil çevresindekiler için yapılıyor olması bana biraz ağır geliyor. Belki de hikâyeyi anlatmadaki ana motivasyonum buydu. Bir tercih olarak değil de bir dayatma olarak önüne sunuluyor. Bu tamamen karşı olduğum anlamına gelmiyor, aksine bu tarz kültürel-dini etkinlikler aileleri, toplumları bir arada tutsa da sanıyorum ki ana derdim dayatılma meselesi. Yani, Susam’a kimse “Odadan çık da bir konuşalım, istemiyorsan gitmeyiz” demeyecek bu bariz. Aksine herkes onu bir şekilde ikna etmeye çalışacak. Ailesinin onu dinlemesi veya ona destek vermesi, aslında düşününce tamamen kendi gayeleri odaklı olacak.

Filminizin oyuncu kadrosu da son derece başarılı görünüyor. Oyuncu seçimleri sürecinde nelere dikkat ettiniz?

Birbirleriyle uyumlu çalışabilecek, hikâyenin ana derdini sahiplenebilecek insanlar çalışmak benim için çok önemliydi. Fatih Al’ın Feri Baycu Güler ile; İzzet Bana, Forti Barokas ve Feri’nin önceden paylaştıkları sahne deneyimleri beni bu ekibi kurmakta çok teşvik etti. Çocuk oyuncumuz Eylül Aydın’ı ise oyuncu koçumuz Barış Yücedağ ile ilk sinema deneyimine hazırlamış olduk.  Ayriyeten, her bir oyuncumuz senaryoya kendinden detaylar kattı. Bu çok önem verdiğim bir detay ve her biri bunu çok güzel pekiştirdi. Özellikle anneanne ve büyükbaba karakterlerinin Yahudi olmalarına çok önem veriyordum. Eski Yahudi neslin Türkçe aksanlarını başka türlü yakalamamız mümkün değildi ve bu detayı çok güzel yansıttıklarını düşünüyorum. Günün sonunda bu kadar deneyimli insanların bize güvenip, filmimizin bir parçaları olmaları beni çok gururlandırdı. Susam’ın ailesinden çok daha paylaşımcı bir aile olarak filmimizi tamamlamış olduk.

Filmde babanın eve girerken yaptığı davranış, Şabat ve o günde yapılması yasak olan davranış kalıpları ile “Bar Mitzvah”ya dair bilgiler öğreniyoruz. Özellikle uzun metraj ve dizilerde de dikkat ettiğim bir nokta olan ve Yahudi’lere ait bu geleneklerin ve özellikle kavramların özellikle üstüne basa basa işlenmesi. Bunun temel nedenini açabilme şansınız var mı?

Aslında çok başka işlenen konular da oluyor. Belki Amerikan dizilerinin bu algıya biraz etkisi olabilir. Benim özelimde ise bu filmde bu konuların olması aslında tamamen bireysel bir noktadan geliyor. Geçmişimde duygusal olarak yer etmiş büyük bir gün ve süreç olduğundan işlemek istedim. Sonuçta, bir erkek olarak erkekliğe adım attığım bir gün. Erkeklik artık ne demekse, hala da erkekliğe adım atacağım o günü bekliyorum.

Filmde hikâye altı kişinin etrafında gelişiyor fakat “Susam” karakterinin kendisini odaya kilitlemesinden dolayı beş kişinin gözünden izliyoruz olayları. Kendisini odaya kilitleyen Susam’ı hiç göstermemeniz ve hikâyeyi onun gözünden takip etme fırsatı vermemenizin özel bir nedeni var mı?

Bahsettiğim şekilde, ritüellerin aslında o kişi dışında başka herkes için yapılıyor olmasından kaynaklanıyor. Başrolde birilerinin olduğu seremonilerle derdim var sanıyorum çünkü asla bu tarz günlerin gerçek başrolleri onlar olmuyor. Susam’ın bu özel gününde, filme adını vermesine rağmen filmin başrolünü bile kapamamış olması hoşuma gidiyor.

Filminizin dikkat çeken bir başka özelliği de tek plan çekim olması. Tek plan çekme fikri ilk andan itibaren planlarınızda olan bir durum muydu yoksa çekimlerin gerçekleştiği an mı karar verdiniz?

Aslında tek plan çekme fikri ile senaryonun bu yeni haline bir arada karar verilmiş oldu. İlk taslaklar içime bir türlü sinmiyordu. Filmin tek mekânda bu formda geçeceğine karar verdiğimde, tek plan şekilde filmi çekmenin filme en iyi şekilde hizmet edeceğine inandım. Film içerisinde aile içi birtakım sıkıntılar doğuyor ve ana karakter ortada yok. Bu sebeple de ailenin her bir ferdi aslında bu hikâyenin içinde kendi yolculuğunu yaşıyor. Her bir karakterin kapı ile ilişkisinin kesintisiz ve sıra ile olması bu yönteme yönelmemdeki en büyük sebeplerden biriydi.

Sinagogların en ucunda kapalı bir kapı vardır. Dua sonraları, isteyen insanlar o kapıya gidip dualarını edip, dileklerini dile getirebilirler. En azından ben böyle biliyorum. Ve o kapının orada bazen minik sıralar oluşur. O kapı ile temas eden kişi sayısı genelde iki veya üç olur. Her bir kişi duasını dileklerini tamamladıktan sonra, sıradaki kişi o kapıya ellerini koyar ve duasını gerçekleştirir. Bu kesintisiz ve saygı çerçevesinde olan ritüel de aslında bu tercihimde önemli bir etkendi.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Edebiyatta nasıl öykücüler ve romancılar olarak fark varsa, aslında kısa film ve uzun metraj konusunda da benzer farklılıklar olduğunu düşünüyorum. Bazen izlediğim kısalar beni çok etkilese de içimden bu uzun metraj olsa çok iyi olurdu, böyle eksik kaldı gibi hissiyatlara kapılıyorum. Kısa film yapmak evet deneyim kazanmak için çok önemli bir araç, ancak uzun metraj yapmak ile çok farklı meziyetlere sahip olmak gerekiyor. Mesela günümüzde uzun metraj film başvuruları için, önceden çekilmiş kısa film örnekleri isteniyor. Buna da çok saygı duyuyorum çünkü kısa da olsa bir eser üretirken insan çok farklı deneyimler kazanıyor. Sonuçta uzun metraj bir film için harcanan süre ve meblağlar çok yüksek. Fonların ve yapımcıların bu kadar büyük çaplı risk almaktan ziyade, iyi kısası olan insanlara şans veriyor olması da çok mantıksız gelmiyor.

Kariyerinizin bundan sonraki adımında başka kısa filmlerinizi de izleyebilecek miyiz?

Evet, elbette. Kısa film senaryosu yazmaktan çok keyif alıyorum. Kendime dair gizli kalmış öğeleri veya kendime dair kafa yormak istediğim dertleri hikâyelere dökmeyi çok seviyorum. Kısa film izlemekten oldukça keyif aldığım için, bu meseleleri kısa hikâyeler olarak ortaya çıkarmak da ayrı bir keyif veriyor. Umuyorum ki önümüzdeki sene yeni kısamın yapımına başlayacağız. Eş zamanlı olarak da bir uzun metraj projesi için çalışıyorum. Uzun metraj fikrim de uzun yıllardır aklımı kurcalayan detaylara sahip ve kendimi oldukça hazır hissediyorum.

 

 

 

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.