‘Sinema Değişken ve Zorlu Bir Yol’

Kısa filmcileri hız kesmenden tanıdığımız yeni bir haftadan merhaba. Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin bu haftasında tür kapsamında pek görme fırsatı bulamadığımız gerçeküstü sinemanın örneğini veren bir yönetmenle sohbet edeceğiz. Serinin bu haftasında üzerine konuşacağımız kısa film, gündelik hayatta var olabilmenin güçlüğünü ve toplum değerlerinin insan üzerinde yarattığı baskıyı anlatan Kambur Kalp olacak

Bu haftanın röportajında daha yakından tanıyacağımız isim, Kambur Kalp filminin yönetmeni ve senaristi Emre Özerden olacak. Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Emre Özerden?

Bu soruyu “hiç kimse” ve “her kimse” olarak yanıtlamayı çok isterim ama çok gösterişli duracağından çekiniyorum. Kısaca kendimi; disiplinlerarası üreten biri olarak tanımlayabilirim. Lisansımı iletişim, yüksek lisansımı tiyatro ve doktoramı da sinema üzerine yaptım. Farklı eğitim kurumlarında, farklı yaş gruplarına sanat alanında eğitimler veriyorum. Aynı zamanda akademisyenim. Bağımsız olarak işleyen, anlatıcı ve üreticilere alan tanıyan Merhaba Atölye ve Kim Bu İnsanlar isimli oluşumlarım da var.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyon süreci ne kadar sürede tamamlandı?

Kambur Kalp diğer üretimlerimden süreç olarak ayrılan bir yapıya sahip. Çok hızlı hareket eden biri olmama rağmen, dört yıllık bir sürecin sonunda oluştu. Kafamdaki hikaye ve önermesi oldukça netti. Dolayısıyla sinopsis oldukça kısa bir sürede ortaya çıktı. Ancak çekim için en doğru zamanı beklemek gerekiyordu. Tüm koşulların elverişli olduğu zamanda harekete geçtik. Benim için takım çalışması üretme hazzının kaynağını oluşturuyor. Herkesin o takıma ait hissedebilmesi için dört günlük bir kamp kurduk. Büyük bir ev kiralayıp bu evi filmimiz için gerekli mekanları sağlayabilecek ufak bir platoya dönüştürdük. Dört gün içerisinde de çalışmamızı tamamladık. Bir ay kadar sonra yönetmen yardımcısıyla montaja girdik. Montajdan sonra ses tasarımı ve color yapıldı. Bizim işimiz için kısa sayılabilecek bir sürede filmimizi tamamlamış olduk.

Film, varolabilmenin güçlüğü üzerine sembolik bir anlatım sunmayı başarıyor. Böylesine soyut bir kavramı filmin içinde işleme fikri nereden geldi?

Bu proje, ortak bir eziyeti görünür kılma ilhamıyla oluştu. Hepimizin taşıdığı maddi ve manevi yükleri anlatma gibi bir derdi var. Ben soyut bir şey anlatmak için yola çıkmadım, sahip olduğum derdi anlatmak için yola çıktım ve bunun bir başka yolunu bulamadım. Zihnimde böyle belirdi ve böyle yansıttım.

Filmde olaylar başrol karakterimiz üzerinden ilerliyor büyük çoğunlukla. Tek bir karakter üzerine bu durumu yıkmak senaryonun yazımı açısından zorluklar doğurdu mu?

Zorluk doğurmadı çünkü bu kolay olanı zaten. Asıl zor olan; çok katmanlı, çok insanlı, çok bakış açısı olan bir hikayeyi birleştirebilmek. Sinema tarihine de baktığımızda çoğu film tek bir karakter üzerinden ilerliyor. Çok sevimli bulduğum bir durum değil. Benim bu kolay yolu seçme nedenim kısa metraj bir proje üzerinde çalışıyor olmamızdı. Hem karakterin, hem öykünün, hem de sürecin sınırlarını görebilmem için tek bir özne üzerinden kurgulamayı ve risk almamayı tercih ettim.

Toplumsal kurallar, örf, adet ve gelenekler farkında olmasak dahi düşünce ve davranışlarımızı değiştirebilme kabiliyetine sahip olabiliyor. Filminizin senaryosunu yazarken bu toplumsal gerçekleri dikkate alıp kendinizi sınırlandırmaya yaklaştığınız veya sınırlandırdığınız noktalar oldu mu?

Bilinçsiz olarak muhakkak etkilenmişimdir çünkü artık “ben”i belirleyen şeyler onlar, farkında olabilmemiz ve bunu denetleyebilmemiz çok güç. Ama herhangi bir sınırlamaya sebep olacak bir hikaye de değil bu. Risk taşıyan bir konusu, yıktığı tabusu, agresif bir tutumu yok. Dolayısıyla ben kendimi hiçbir aşamasında sınırlarken hatırlamıyorum.

Film bir yandan kısa film türünde görmeyi pek alışık olmadığımız gerçeküstü bir öge de barındırıyor ve o varlık her anda seyircinin üzerine de atlayıp yapışıyor adeta. Kısa filmin verdiği bu özgürlük alanını iyi kullanarak böyle bir tercihte bulunmak, zihninizdekini anlatıp anlatmama konusunda üzerinizde baskı oluşturdu mu?

Ben doktoramı gerçeküstücü sinema üzerine yaptım. Dolayısıyla ilgimi çeken, merak ettiğim ve az da olsa bilgi sahibi olduğum şeylerden beslenerek hikayeme dahil etmeye çalıştım. Çok kolay bir şey değil; bu durum, hareket devamlılığını takip etmek açısından oyuncu için de yönetmen için de güçlükler yaratabiliyor. Hayalini kurduklarımın çok azını uygulayabildim ama çıkan sonuç beni memnun ediyor. Bunu da oyuncu arkadaşlarım ve görüntü yönetmeni sayesinde oldu.

Pandemi sürecinde sinema sanatı da değişime açık bir konuma geldi diyebiliriz. Mevcut koşullarda uzun metrajlı film çekmek çok zorlu bir süreç olduğu için yönetmenler kısa film çekmeye biraz daha odaklanabilir ve önümüzdeki birkaç yıl içinde bunun sonuçlarını daha net görebiliriz. Bu düşünceye bakış açınız nedir?

Sinema hep değişken ve zorlu bir yoldu. Yine öyle.

Özellikle son yıllarda insanların uzun süre bir şeylere odaklanıp izleme tahammülü daha düşük seviyelerde. Bu noktada kısa filmler de eskiye nazaran daha çok ilgi görüyor. Bu durum hakkında düşünceleriniz neler?

Kısa filmlerin görünür olma sebebi -eskiye nazaran- hem yapım araçlarının daha ulaşılabilir ve çeşitli olmasından hem de gösteri platformlarının sayıca artmış olmasından kaynaklı diye düşünüyorum. Son kuşaklar cihazlarla ve görsel olanla eskiye göre çok daha alışveriş halinde; bu durum doğrudan alandaki üretim sayısını artırıyor.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Daha önce de belirttiğim gibi, anlatmak-üretmek başka bir şey yapamadığınız ya da beceremediğiniz için ortaya çıkıyor. Dünya fenomenlerine baktığımızda da birkaç alanda üretim yaptıklarını görüyoruz; yazıyor, söylüyor, çiziyor, çalıyor çünkü anlatabilmenin, varolabilmenin yollarını arıyor. Elimizdeki koşullar bize hangisini mümkün kılıyorsa onu tercih ediyoruz. Hem ulaşılabilir olmakla hem de maddiyatla ilgili kaygılar taşıyoruz. Üretmek kişiliğimiz, toplumumuz, ekonomimiz ve eğitimimizle doğrudan ilintili.

Son olarak üzerinde çalıştığınız başka kısa veya uzun metraj projeleriniz varsa ufak tüyolar alabilir miyiz?

Yazımını yeni tamamladığım Ben bir Aptalım adında bir tiyatro metni ve Doğum Lekesi adında deneysel kısa film senaryom var. Onları hayata geçirmek istiyorum. Bir de Product isimli bir projem var, uzun zamandır üzerine kafa yorduğum kurmaca bir belgesel. Bekleyip göreceğiz.

Halil Şimşek

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir