İstanbul Film Festivali: Mukavemet

Yerli sinemamızın tamamı plan sekans çekilen ilk filmi hayırlı olsun.

Plan sekans, bir sahnenin bir tek plandan oluşmasıdır. Yani sahnenin başından sonuna kadar tek kamera çekim yapar ve sahnenin tamamı, kurguyla bir araya getirilmiş planlar yerine tek parçadan oluşur.

41. İstanbul Film Festivali’nde prömiyer yapan Mukavemet adlı yerli yapım da 104 dakikalık süresini tek kamerayla ve hiç kesme yapmadan tamamlıyor. Bu epey zor ve teknik beceri gerektiren bir film çekme şekli. 104 dakika boyunca oyuncular ya da ekipten biri hata yaparsa en başa dönmek zorunda herkes. Kurguda kurtarma şansı yok, oyuncuların sahneyi baştan alma şansı yok. Mukavemet’in işin teknik kısmını başarıyla gerçekleştirdiğini ve en azından bu konudaki iddiasının altında kalmadığını söylemek mümkün. Belki çok fazla mekân yok filmde ama ışık değişimleri ve bol kanlı şiddet sahneleri nedeniyle bu senaryoda plan sekans çalışmanın epey zorlayıcı olduğunu tahmin edebiliriz.

Başkarakter Rahmi telefonda ailesiyle konuşarak iş çıkışı eve dönerken bir bakkala girip su alıyor. Sonra Pangaltı’nın dar sokaklarından birinde yürüyüp bodrum kattaki evine gidiyor ve filmin bundan sonrası, finale kadar evin içinde geçiyor. Basit bir kıskançlık hikayesi var ortada. Kız arkadaşı Ecem’e bir adam mesaj atıp duruyor. Rahmi de bu konudan rahatsız olduğu için surat asıyor, Ecem’in yaptığı yemeği yemiyor falan… Bu kısımların epey uzadığını, az diyalog ve pasif agresif davranışlar nedeniyle karakterleri tanıyamadığımızı söylemek mümkün. Oysaki giriş bölümü Rahmi ve Ecem’i tanımamız için var ama Ecem’in Rahmi’ye “korkaksın” demesi, Ecem’in işsiz, Rahmi’nin sigortasız olması dışında pek bir bilgi paylaşılmıyor. Derken kapı çalıyor, Ecem’i rahatsız eden adam gelmiş, Rahmi sinirlendiği için kapıyı açar açmaz adamın kafasına vurup onu bayıltıyor. Normal şartlar altında üniversite mezunu, kız arkadaşıyla yaşayan, kahvaltılık mısır gevreği yiyen ve ailesini arayıp soran bir adam bunu yapmaz. Hadi diyelim yaptı. Yere serdiği adamı banyo küvetine sürükleyip, sonrasında kolay taşıyabilmek için mutfak bıçağıyla kolunu kesmeye başlar mı? Sanmam. Hadi bunu da yaptı diyelim, adamın ölmediğini görünce sevinmek yerine onu çıplak elleriyle boğar mı?

Soner Caner, senaryosunu da yazdığı bu ikinci uzun metrajında belli ki The Shining’i kıskandıracak bir cinnet hikayesi anlatmak istemiş. Rahmi’nin cinnet getirdiğine seyirciyi inandırabilse zaten davranışlarını da sorgulamayacağız. Ancak ilk bölümü yüzeysel geçtiği için Rahmi’deki duygu değişimlerine ikna olamıyoruz. Mesela sopayla saldırdıktan sonra Ecem’le birlikte aynı cümleleri onar yirmişer kez tekrarladıkları o sahte “cinnete giriş” bölümünde bir iki diyalog yazsa belki bu kadar burun kıvırmazdık olanlara.

İşin şiddet boyutuna bakınca da epey zorlayıcı sahneler çekildiğini görüyoruz. Kan gölüne dönen evde yaşanan kol kesme sahnesi, izlediğimiz salonda seyircilerin filmi terk etmesiyle ya da gözlerini kapatmasıyla sonuçlandı. Hikâyeye hiçbir şey katmayan bu anların neden bu kadar uzatıldığı da meçhul. Diyelim ki Soner Caner grafik şiddet içeren, gore bir gerilim yapmak istedi, olabilir, Ulusal Yarışma’da izlediğimiz her filmin dram olması gerekmiyor ancak o zaman da finalde yaşananlar yerine oturmuyor. Polislerin eve gelmesiyle tüm bu olanları “kadına şiddet” temasına sığdırmaya çalışıyor Soner Caner. Komiser, Rukiye’nin kendinden 15 yaş büyük bir sevgilisi olmasını sorguluyor, Ecem’in erkek arkadaşıyla yaşıyor olması cıkcık’lanıyor, genç polislerden birinin kız arkadaşına çıplak fotoğraf atması yönünde yaptığı baskı gösteriliyor vs. derken bu şiddet pornosunu izleme sebebimize bir ulvilik, bir amaç bahşedilmeye çalışılıyor. Salondan “erkeklerin hepsi böyle, Allah belalarını versin” diyerek ayrılmamızı mı istedi acaba Soner Caner? Tadını çıkara çıkara çektiği, her yere fışkırttığı yapay kanla gerçekten sosyal bir mesaj mı verdiğini düşünüyor? Yoksa “moda diye” Trend Topic’ten seçtiği bir duyarı gerçekten yapmak istediği filme mi yapıştırdı, hani ödül falan… Bu samimiyetsiz adımlara şahit olmak gerçekten çok üzücü.

1983 yılında, mutlu bir aileye doğdu. 15 yaşında sinema salonlarıyla tanışıp, bazı filmlere âşık oldu. “Ben de yaparım” zannederek, -o zamanki algısıyla- senaryo yazmaya ve her sene doğum günü gelmeden bir uzun metraj tamamlamaya başladı. “Yapan” olmanın kendisi için o kadar da kolay olmayacağını anladığındaysa bu büyülü dünyadan kopmamak için, filmler hakkında “yazan” olmaya karar verdi. Geçen yıllar içinde istemeden de olsa tıp hekimi olup 12 yıl çalıştıktan sonra mesleği bıraktı. 13 yıllık sinema yazarlığı süresince Altyazı Sinema Dergisi, Filmlerim.com, Öteki Sinema, Blogum Dergisi, Haftalık Sinema Antrakt Gazetesi ve Film Arası Dergisi’nde yazıları yayınlandı ve Ters Ninja sitesinde editör olarak kök saldı. Yaklaşık bir yıldır da her perşembe yayınladığı, ülkenin ilk dijital platform bülteni Bu Hafta Ne İzlesem? sayesinde tutkusuna bağlı kalmayı sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.