‘Kısa Film Kendimi Özgür Hissettiğim Bir Alan’

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin yeni bir haftasından merhaba. Bu hafta sizleri farklı bir röportaj bekliyor çünkü çekimleri Fransa’da yapılan bir kısa film üzerine yönetmeniyle keyifli bir sohbet gerçekleştirdim. Serinin 24. haftasında üzerine konuşacağımız kısa film,Fransa’da gelecek vadeden bir tiyatro oyuncusu olan Aylin’in ağır hasta babasını görmek için acilen Türkiye’ye dönme çabası ve karşılaştığı bürokratik problemler karşısındaki ikilemini anlatan Orada olacak.

Bu haftanın röportajında daha yakından tanıyacağımız isim,Orada filminin yönetmen ve senaristi Zeynep Köprülü olacak.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Zeynep Köprülü?

Sinemacı, filmler üretmeyi seven biri… Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldum. Ardından İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde sinema üzerine yüksek lisansımı tamamladım ve bir dönem Prag’da bulunan film akademisi FAMU’da okudum. Daha sonra yapım departmanında çalışarak film endüstrisine giriş yaptım. Şu an kurucusu olduğum Periferi Film bünyesinde yönetmenlik yapıyorum.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyon süreci ne kadar sürede tamamlandı?

Çok yakın arkadaşım ve filmin ana karakterini canlandıran Deniz Türkmen ile beraber bir kısa film yazma hayalimiz hep vardı. Filmin çıkış noktası onun başına gelen bir hikayeydi. O da tıpkı filmin ana karakteri gibi Fransa’dan oturma izni alamamıştı ve birkaç yıl Türkiye’ye dönememişti. Bu konu ikimizi de çok etkiliyordu ve bununla ilgili ne yapabiliriz diye tartışıyorduk. Sonra 2017’nin sonbaharında senaryoyu yazmaya başladık ve 2017 Aralık ayının sonlarına doğru senaryonun ilk taslağını oluşturduk. Yapımcım Utku Zeka ile finansman için gerekli başvurulara başladık ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nden destek aldık. Aynı şekilde yurt dışındaki kısa film geliştirme platformlarına da başvurduk ve Midpoint kısa film geliştirme atölyesine katıldık. 2018 yılı boyunca senaryomuzu bu atölye kapsamında geliştirdik. Bir yandan filmin Fransa’da çekebilmek için ortak yapımcı arayışına girdik. Bu vesileyle projeye Igal Kohen dahil oldu. Paris Belediyesi’nden fon alınca sonbahar 2018 için çekimleri planladık. Filmin geliştirmesi bu anlamda neredeyse bir sene sürdü. Özellikle senaryo yazımı uzun ve zorlu bir süreç oldu. Eylül 2018’de iki gün Türkiye’de, Ekim 2018’de ise dört gün Fransa’da çekimleri gerçekleştirdik. Türkiye’ye döner dönmez Osman Bayraktaroğlu ile kurguya başladık ve yaklaşık iki aylık bir kurgu sürecinden sonra renk ve ses işlemlerini tamamladık. Film, ilk gösterimini Nisan 2019’da Ankara Film Festivali’nde gerçekleştirdi. Fikir aşamasından filmin tamamen bitmesi böylece neredeyse 1,5 sene sürmüş oldu. Sanırım bir kısa film için biraz uzun bir süreç oldu.

Filme dair en ilgi çeken noktalardan biri de hikayenin Fransa’da geçiyor olması. Çekimlerin Fransa’da yapılması fikri nasıl ortaya çıktı?

Dediğim gibi film Deniz’in başına gelen ama aynı zamanda yurt dışında yaşayan pek çok arkadaşımızın karşılaştığı bir olaydan yola çıkıyor. Bu nedenle filmin yurt dışında geçmesi gerektiğini en başından beri biliyorduk. Fransa bizim için en doğal lokasyondu çünkü zaten Deniz orada yaşıyordu. Ben de gençlik yıllarımı orada geçirdiğim için oranın diline ve kültürüne hakimdim, bu yüzden filmi Fransa’da geçiyormuş gibi yazdık. Tabii ortak yapım vs. gibi konulardan çok haberdar değildik yazarken, yabancı bir ülkede çekmenin neler gerektiğini daha sonra fark ettik. Bu bağlamda yazarken yapım kısmını düşünmeden senaryoyu oluşturduk.

Filmin dilinin Fransızca olması ve oyuncular arasında Fransız isimlerin de yer alması filmin kültürel çeşitliliğine de katkı sağlamış hiç kuşku yok ki. Bu noktada filmin çekimleri sırasında oyuncu yönetimi konusunda sizi zorlayan noktalar oldu mu? Sette Türk ve Fransız oyuncuların uyumunu nasıl sağladınız?

Dili ve kültürü bildiğim için oyuncu yönetiminde çok zorlanmadım. Elbette kimi zaman derdimi anlatma konusunda eksik hissedebiliyordum ama oyuncularla çok güçlü bir iletişimimiz oldu ve ne olursa olsun birbirimizi anlamayı başardık. Filmde ana karakterin arkadaş grubunu da gerçek hayatta Deniz’in dahil olduğu tiyatro topluluğundan seçtik. Böylece gerçek hayatta bağları çok kuvvetli olan insanları bir araya getirmiş olduk. Bu seçimin de filme önemli bir katkısı oldu.

Filmin senaryosunu aynı zamanda başrol oyuncunuz da olan Deniz Türkmen ile ortak yazdınız. Başrol oyuncunuz olan biriyle senaryoyu ortak yazma konusu size ne gibi avantaj veya dezavantajlar sağladı?

Öncelikle Deniz Türkmen ile birlikte yazmak bana kendimi güvende hissettirdi. Genelde yazmak konusunda çekinceliyimdir.O yüzden en yakın arkadaşımın yanımda olması beni çok rahatlatıyordu. Ana karakteri yazma sürecinde tasarladığımız için role en baştan itibaren çok hakimdi Deniz. Bu durum da çekim aşamasında işleri epeyce kolaylaştırdı diyebilirim.

Film, Türkiye-Fransa ortak yapımı. Ortak yapım aşamasının nasıl işlediğine dair bizi kısaca aydınlatabilir misiniz?

Seve seve. Ortak yapım için öncelikle filminize uygun olduğunu düşündüğünüz ülkeden bir ortak yapımcıyı dahil etmeniz gerekiyor. Bizim durumumuzda filmi Fransa’da çekmek istediğimiz için Fransa’dan bir yapım şirketi ile anlaşmamız gerekiyordu. Bu bağlamda Iko şirketinden Igal Kohen projemize destek oldu. Onun aracılığıyla da Fransa’da çeşitli fonlara başvurular yaptık. Bizim için en önemli olan Fransa’daki çekimleri gerçekleştirmek için bölgesel bir fondan destek almaktı. Deniz’le hep filmin Paris’te geçmesini hayal ediyorduk ve Paris Belediyesi bize destek sağlayınca çekimleri hayal ettiğimiz şehirde yapabildik. Bizim projemiz ortak yapıma elverişliydi çünkü örneğin Fransa’da belediyeden destek aldığınızda fonun hepsini destek aldığınız bölgede kullanmanız gerekiyor. “Orada” için de Fransa’dan ekip oluşturacağımız ve gelen fonu çekimi yapacağımız şehirde kullanacağımız için bölgesel fonlardan yararlanabildik.

Filmin teknik anlamda en öne çıkan özelliği hiç kuşku yok ki 4:3 formatında çekilmesi. Bu formatta çekilmesinin nedenlerinden biri olarak Aylin’in Türkiye ve Fransa arasında bir tercih yapması arasında kaldığı sıkışmışlık şeklinde ifade edebilir miyiz?

Evet o şekilde ifade edebiliriz. Filmin formatını 4:3 seçmemizin en büyük sebebi Aylin’in ne orada ne burada olabilme haline ve bu durumdan kaynaklı sıkışmışlık hissine vurgu yapmaktı.

Filmde Aylin çok büyük bir kararın arefesinde yer alıyor. Türkiye’ye giderse oturma iznini kaybettiği için Fransa’ya geri dönemeyecek, Fransa’da kalırsa belki de babasını bir daha göremeyecek. Böylesine zorlu bir ikilem arasındaki çatışmayı filmde sakince yansıtmanız da alkışı hak ediyor. Senaryo yazım aşaması bu süreç özelinde nasıl ilerledi?

Çok teşekkürler yorumunuz için. Çatışmayı sakince ve en yalın şeklinde yansıtmak en baştan itibaren tercih ettiğimiz bir durumdu. Filmin üslubunun derin bir çatışmayı barındırırken aynı zamanda doğal ve hisse dayalı kalmasını istiyorduk. Her şeyden önce duygulara odaklı bir kısa film ortaya koymak istedik. Senaryonun ilk taslaklarında bu tarzı oturtmakta zorluk çekiyorduk. Filmin içine pek çok detay yedirmiştik. Daha sonra senaryoyu sadeleştirmeye ve anlatmak istediğimizin özüne dönmeye çalıştık. Bu anlamda daha önce koyduğumuz pek çok sahneyi, durumu silmek için epeyce çaba sarf ettik. Kendinizi fazlasıyla kaptırdığınızda neyin önemli neyin önemsiz olduğunu kaçırabiliyorsunuz ve yazım sürecinde de bu duyguyu pek çok kez yaşadık. Sonunda istediğimiz doğallığa ulaşınca ve filmin özünü yansıtabildiğimizi hissedince çekime hazır olduğumuzu anladık.

Aylin’in tiyatro grubuyla oynadıkları oyunun son anlarında oldukları yerde adeta patinaj çektikleri bir sahne mevcut. Bu sahnenin alt okumasını yaptığımızda Aylin’in içinde bulunduğu çaresizliğin sembolik şekilde ifade edilmesi olarak görebilir miyiz?

Evet sembolik olarak dediğiniz gibi Aylin başta yerinde patinaj çekiyor çünkü alması gereken bir karar var ve çaresiz hissediyor, seçim yapamıyor. Ancak aynı zamanda o topluluktan da güç alıyor ve filmin sonunda onlarla beraber arzuladığı hedefe varmış oluyor. Bu anlamda filmin aynı oyun ile başlaması ve bitmesi benim için önemliydi çünkü karakterin baştaki hissiyatıyla sondaki hissiyatı arasında farklar var. Aylin ilk etapta yerinde sayıyor, ne yöne gitmesi gerektiğini bilemiyor ve ilerleyemiyor ancak filmin sonunda o gücü buluyor.

Filminizde “Şu noktayı daha iyi yapabilirdim” dediğiniz yerler oldu mu? Bu film size ne gibi tecrübeler kazandırdı?

Tabii ki böyle düşündüğüm yerler oldu. Filmin sonu senaryoda yazdığımız gibi ortaya çıkmadı ve bu benim içimde yer etti. Sanırım hiçbir zaman tasarladığımızın %100’ünü gerçekleştiremiyoruz, en azından ben kendi adıma böyle hissediyorum. Ama bir yandan da filmin bu şekilde kendi dilini, yolunu oluşturduğuna da inanıyorum. Siz ne kadar planlarsanız planlayın; çekimde, kurguda işler farklı ilerleyebiliyor ve filme has bir süreç ortaya çıkmış oluyor.

Bu filmde destek aldığımız için daha önce deneyimlemediğim bir yapım süreci oldu. İlk kısa filmim Dans Eden Kızlar’ı tamamen kendi finansmanımız ve ekip arkadaşlarımızın desteğiyle yapmıştık. Orada’da ise hem ortak yapım ve uluslararası film geliştirme atölyesine katılım gibi deneyimleri yaşadım hem de yabancı bir ülkeden destekli bir proje çekme fırsatım oldu. Bu anlamda farklı ülkelerle nasıl iş birliği yapılır bunu deneyimlemiş oldum ve şimdi gerçekleştirmek istediğim yeni projem için güzel bir deneyim oldu diyebilirim.

Daha önceki yıllarda çoğunlukla film festivallerinde izleyebildiğimiz kısa filmlere pandemiyle beraber değişen film izleme alışkanlıkları sayesinde dijital platformlar, yönetmenlerin filmleri ücretsiz olarak seyircisine açması, özel gösterimler ve festivallerin online gösterimleri ile daha rahat bir şekilde ulaşabiliyoruz. Sizin bu değişime karşı görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

Yaptığımız filmleri izleyicilere ulaştırmak adına daha çok fırsat doğmuş olmasını olumlu buluyorum. Pandemiyle beraber farklı şehirlerden, farklı ülkelerden insanlar kısa filmlere erişebilme imkânı buldu. Orada kısa filmimiz de 2020’de bu anlamda pek çok online festivale katıldı ve belki filmi izleyemeyecek pek çok kişiye ulaşma fırsatı yakaladı. Ben de aynı şekilde online festivaller, platformlar sayesinde çok iyi kısa filmler izleme şansına eriştim. Bu durumu da çok değerli buluyorum çünkü film üretirken benim için insanlarla onu paylaşmak, yansıtmak istediğim hislere onları ortak etmek çok önemli. Ancak meslektaşlarımla bir araya gelmeyi ve üretilen filmleri festivallerde, sinema perdesinde izlemeyi de çok özlüyorum.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Kısa filmlere bir sıçrama tahtası olarak bakmak çok doğru gelmiyor. Kuşkusuz kısa film çekmek yönetmen olarak çok deneyim kazandırıyor ancak kısa film de başlı başına bir tür. Ben uzun ya da kısa hepsini film olarak görüyorum. Henüz uzun metraj deneyimim olmadı ama kısa film hem prodüksiyon anlamında hem de yaratıcılık anlamında kendimi özgür hissettiğim bir alan oldu ve bana çok şey kattı. Bu nedenle kısa filmler yapmaya devam etmek isterim.

İlerleyen süreç için üzerinde çalıştığınız başka kısa film projeleri mevcut mu?

Şu sıralar kısa film üzerine değil ilk uzun metraj filmim Denizde üzerinde çalışıyorum.

 

Halil Şimşek

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir