‘Karınca Bir Ağıttır’

Yönetmen Nazif Tunç ile 2 Temmuz’da vizyona giren ‘Karınca’ filmi üzerine  Halk Film ofisinde gerçekleştirdiğimiz röportajımız yayındadır. Kendisiyle filmin oluşum sürecini, barındırdığı anlamları ve film yapmanın yeni dönem zorluklarını konuştuk.

Keyifli okumalar….

 

  • Karınca 2 Temmuz’da sinemaseverlerle buluştu. Öncesinde de bildiğim kadarıyla özel gösterimler oldu. Gelen tepkiler,yorumlar nasıl ve filminizin seyircisiyle buluşması nasıl hissettirdi diyerek başlayalım.

Her filmin insanda olduğu gibi bir kaderi var. 3-4 yıllık süren bir kader bazı filmlerde daha fazla uzayabilir bazılarında daha kısa sürebilir. Bu kaderle biz  tam gösterime gireceğimiz bir zamanda  salgın diye bir illetle karşılaştık. Filmin 2018’de çekimine başladık, 2019 yılında postu dahil her şeyi tamamlandı. İlk Boğaziçi Film Festivali’nde Ulusal Yarışma’ya alınarak açılışını yaptı. Birkaç festival dolaştıktan sonra Mayıs 2019’da seyircisiyle buluşması için bir planlama içindeydik. Ama ne yazık ki Mart ayında gelen taarruz ve illetle sinemalar kapandı. Belki bir ay da geçer, üç ay da geçer, beş ay da geçer diye beklediğimiz süre bir buçuk yılı aldı. Filmlerin de hayalleri vardır. Bu hayal de seyircisiyle buluşmaktır. Bir buçuk yıllık uyku halinden sonra sinemaların açılacağını duyunca , hemen seyirciyle buluşacak filmin ‘Karınca’ olmasını istedim. Biz de bir şey vardır. Dükkanlarımızın duvarlarına,kapılarına bereket olsun diye karınca duasını asarız. Bu bir gelenektir. Ben de sinemalar yeni dönemle ilgili açılışlarına Karınca ile başlasın ve bereketli olsun diye, filmde bereketli olsun, seyircisi çoğalsın diye  ‘Sinema Salonları Karınca İle Açıldı’ densin diye düşündüm. Ama umduğumuzu bulamadık. İnşallah ileriki zamanlarda başka türlü yollarla ‘Karınca’nın seyircisiyle buluşması mümkün olur. Bir salgın dolayısıyla kapalı mekanlarda durmaktan ürkmüş olan seyirci sinema salonlarına girmek istemedi. İkincisi seyircinin geçen süre içerisinde film seyretmekle ilgili yeni yöntemler keşfettiğini, bulduğunu ve çevrimiçi mecralarda bir takım alışkanlıklar edindiğini tespit ettik. Sinemanın geçmiş dönemdeki salonda film seyretme  ritüeli önümüzdeki süreçte zannediyorum biraz daha yıpranacak, eksilecek. Çünkü seyirci buyurganlıktan hoşlanmıyor. Biz yapımcı, dağıtıcı olarak  ‘şu saatte, şu salona gel, iki saat burada seyret’ diyoruz, zamanımız seyircisi bunların hiçbirine razı gelmiyor. Ben istediğim zaman, istediğim saatte, istediğim mekanda  filmimi seyrediyorum,özgürlüğümü elimden alma diyor. Bir de sinemaya niçin bu kadar para vereyim, daha uygun, ucuz yerlerde bu filmi seyrederim diyor.

  • Corona salgını sonrasında değişen izleme alışkanlıkları bir araştırma konusu oldu. Sizin yorumunuza göre bu alışkanlıklar salgın sonrası da devam edecek. 

Kesinlikle öyle. Zaman zaman geriye baktığımızda insanların bir şeyi seyretme,ilgilenme, okuma meseleleriyle ilgili katılımları hep değişmiştir. Antik Yunan Tiyatrolarına bakınız, dağ başlarında gibi görünen yerlerde on, on beş bin kişilik devasa tiyatrolar görürsünüz. Neredeyse bize stadyum gibi yerlerde izlenen filmleri ve müzik konserleri yansıtan şeylerdir. Hepsi antik olmuştur, harabe kalmıştır.  Geçmiş zamanın  insanlarının  düşkünlükleri olarak değerli mekanlar olmuşlardır. Sinemalarda yakın kuşaklar tarafından geçmiş zaman insanlarının film seyretme düşkünlükleri diye salonlar ifade edilecek gibime geliyor.

  • Bir Karınca hikayesini çok güncel bir meseleyle izliyoruz. Filmle ilgili yaptığım araştırmalarda filmin hikayesinin Neml Suresi’nden ilham alındığını belirtiyorsunuz. Bu ilhamı biraz daha açar mısınız?

Biz 1990’lı yıllarda ilk filmlerimizi yapmaya başladığımızdan itibaren bir irfan sineması bir hikmet ve hakikat arayışı içerisinde olan sinemayla ilgili bir savımız bir fikrimiz bir iddiamız  vardı. Anadolu insanının inanç ve kültür geleneğine uygun karakter ve hikaye temsillerini filmlerine  yerleştirmeye çalışan insanlardık. Sağımıza,solumuza bakarken bizden önceki  yönetmenlerimiz Yücel Çakmaklı, Metin Erksan, Zeki Ökten, Atıf Yılmaz, Duygu Sağıroğlu’ndan hatta Mesut Uçakan’dan bir anlatım biçimi olarak seyirciyle nasıl bir ilişki kurmuşlar, anahtar nedir sorularıyla faydalandık. Bugün yabancısı olduğumuz yönetmenlerin halkla kuramadığı ilişkinin kaynaklarıyla ilgili Lütfi Akad dil olarak bir üslup koyar ortaya ve bu çok başarılıdır. Aynı zamanda Zeki Ökten sanat filmi yapar, en iyi oyunculukları, en iyi yönetmenliği gerçekleştirir. Seyirci de bu filmi hasılat rekorları kırarak seyreder. Burada bir giz, bir sır var. Bu sır nedir? Bu insanlar nasıl bir görgünün sahibidirler de bunu yapıyorlar. Ben kendi çabalarımla da Anadolu insanının binlerce yıldan bu yana Kuran-ı Kerim kıssalarından, peygamber sünnetinden, kadim destanlardan, efsanelerden türkülerden oluşturduğu bir dilin olduğunu bu yönetmenleri takip ederek gördüm. Lütfi Akad deyimlerden, atasözlerinden yararlanarak bir dil kurmuş yönetmendir. Aynı zamanda bu yönetmenlerde kıssalardan, destanlardan, efsanelerden hatta türkülerden yararlanmayı becermiş olan insanlardır. O yüzden bir de benim kişisel maceram ve  inancım gereği manevi bir iklimin içerisinde sinema yapmakla ilgili özlemim vardı. Ta başından bu yana yaptığım televizyon filmlerinde hak yolculuğuyla ilgili bir arayışım oldu. Genellikle Kuran-ı Kerim’in bazı kıssalarına bazı ayetlerine peygamber sünnetlerine yahut gelmiş geçmiş olan muteber kaynaklara dayanarak televizyon filmleri yaptım. Bir deneyim kazandım ve 14 tane kadar peygamber hadisinden film yaptım. Sonra bazı Hz. Yusuf’un kıssasından günümüze dönüştürerek Yusuf’un Annesi diye bir film yaptım.  Bütün bu ilişkilerde gördüğüm şu Allah sözünün insanın yaratıldığı günden kıyametin kopacağı ana kadar gelmiş geçmiş bütün dönemleri ve nesilleri kucaklayan, uyaran bir hali olduğunu ve her zaman geçerli olacak birtakım hükümler koyduğuydu. Ve bu ayetlerden sinema için insan ve karakter temsili çıkarmak gibi gayretim oldu.  

Neml Suresi’nin 16. ve 17’nci ayetlerinde ülkesine doğru, yuvalarına doğru gelen dış bir tehlike  karşısında kendi yoldaşlarını, vatandaşlarını, soydaşlarını uyaran bir karıncadan bahsediyor. Diyor ki Hz. Süleyman Karınca vadisine ordusuyla girerken, bir karınca o ordunun heybetinden ve kalabalıklığından ürkerek arkadaşlarına ‘Saklanın, yuvalarınıza, evinize girin. Çünkü öyle bir tehlike geliyor ki  bilmeyerek, bizi ezip perişan edebilirler ’ diye seslendi. Bende karıncanın bu ayetteki temsilinin bizim bildiğimiz bütün temsillerden çok ayrı ve farklı olduğunu gördüm. Nedir bizim bildiğimiz farklı ve ayrı şey, biz karıncayı kanaatkar, itaatkar, çalışkan, emek veren, teslimiyetçi, kavgasız bir hayvan olarak biliriz. Bütün anadolu masallarında, fabllarda durum budur. Ama burada Allah bize bambaşka bir temsil çiziyor. Bunda bir sır, hikmet olduğuyla ilgili ve bunun bize en azından kendime bir dayanak olabileceğini düşündüm. Son zamanlarda biliyorsunuz Türkiye’nin bazı bölgelerinde canlı bombalar onlarca, yüzlerce insanımızın mağduriyetine, ölmesine sebep oldular. Burada ülkesi için dışarıdan gelen bir tehlikenin, taarruzun nasıl bir teröre, tehlikeye sebep olacağını gören karıncanın çabasını anlatmaya karar verdim. 

  • Şemsi karakteri film boyunca ‘Karınca’nın eve dönmesi lazım’ diyor. Orada Fidan’ı kastediyor. Fidan’la birlikte teröre kurban olan gençleri kastediyor. Şemsi bunları yaparken bir derviş hissi uyandırıyor. Hikayeyi oluştururken ayetten hareket ederek güncel bir meseleyi ele alıyorsunuz. Sizi zorlayan yanları oldu mu bu birleştirmenin yoksa ilk baştan itibaren bu şekilde mi kurgulamıştınız?

İlk başta hikayemizde terör meselesi bu kadar filmin ana karakterini belirleyen bir anlamda değildi. Sadece burada bir müslüman dediğiniz kamyon şoförü olarak dağ yolundan sadece iyilik olsun diyerek, sevap olacağını düşünerek kız çocuğunu alıyor. İstanbul’dan döndüğünde yardım ettiği kızın bir terör örgütü tarafından ayartılıp, kandırıldığını ve önce kendini patlatarak yüzlerce insanın ölümüne sebep olacağını düşünüyor. Ben ne yaptım diyor. Bu dünyada kimse bana bir hesap sormayabilir bu iyiliğim dolayısıyla ama ben ahirette bunların hesabını veremem diye vicdanen ve helalleşme hakkından dolayı bir yolculuğa çıkıyor. Kızı yani karıncayı yuvasına döndürmekle ilgili bir mücadeleye giriyor. O bir helalleşme yolculuğudur. Karınca yuvasına döndürülürse, kızın annesiyle helalleşecektir. Dikkat ederseniz emniyetin önünde Fidan’ın annesi Şemsi’nin karşısına geçip ‘ Hiç düşünmedin mi?’ diyor. O da ‘Sizin düşündüğünüz incelikte düşünemedim. Hakkını helal edin ’ diyor. Ama kadın helal etmiyor sessiz kalıyor. İşte film sonuna kadar , kızın annesiyle kucaklaşmasını görene kadar Şemsi yıkılmıyor. O helalleşme orada gerçekleşiyor. Karınca yuvasına dönüyor.

30 yıldan bu yana insanın bu terör belasıyla annelerin ciğeri yanıyor, babaların saçları ağırıyor. Türk Sineması’nın öyle veya böyle mutlaka bu sorunlara, meselelere sırtını dönmemesi lazım. Yıllar önce her gün önümüzde olan bu meselelerle ilgili ne yazık ki yönetmenlerimiz, yapımcılarımız duyarsız kaldık. Sonradan bu meseleyi Neml Suresi’ndeki ayetler ve günümüzün meseleleri birbiriyle örtüştürerek ‘Karınca’ bana fidanlarımızın geri döndürülmesiyle ilgili ağıt yakma şansını verdi. Bu film bir ağıttır. 

  • Filmi izlerken 12 Eylül döneminde sağcı veya solcu olarak yer almış karakterler görüyoruz. Şemsi’nin de bir değişim dönüşüm yaşadığını görüyoruz. Arkadaşlarıyla karşılaşmalarında da bu dönüşüme farklı tepkiler veriliyor. Ama ortak olarak hepsi terör örgütünün 12 Eylül dönemindeki örgütlerden çok daha farklı olduğunu söylüyor. Bu ayrımı belirginleştirir iken dengeyi nasıl kurdunuz?

12 Eylül sürecinde gerek akıncılar gerek ülkücüler gerek dev-sol gerek dev-yol bir emperyalist güce karşı koyarak o emperyalizmin Türkiye’de kaim olmamasıyla ilgili bir ideolojik, idealist bir savaşın içindeydiler. Şu bir gerçek filmde de belirtiyoruz o zaman örgütlerin başı da sonu da belliydi. Şubeleri vardı. Yerleri yurtları belliydi. Fakat şimdi ki durumda burada çizilen hibrit örgütün başı sonu belli değil. Belli coğrafyalarda bir kriz ortamı meydana getirmek için kullanılan örgütler. Burada dikkat ederseniz en son sahnelerden birinde örgüt elemanı Fidan’a hiç çarşaf giydin mi diyor. Neyi ne yapacaklarıyla ilgili açıkçası bir fikirleri belli değil. Biz sadece namuslu insan, namussuz insan ayrımını yaptık. Peygamberin ‘İslamiyete  evel değerli olanlar, İslamiyete girdikten sonra değerli olmaya devam ettiler’ şeklinde bir hadisi var. Bu hadisi Hz. Ömer için söylüyor. Hz. Ömer 40. müslüman bir dönüşüm yaşamış. Müslüman olmadan öncede Mekke’nin ileri gelenlerindendi, müslüman olduktan sonra da bu devam etti. Aynı Şemsi gibi. 

  • Şemsi’nin bu özelliğini 12 Eylül döneminde de konuşmamış kimsenin adını vermemiş şimdi de vermez diyerek belirtiyorsunuz.

Evet ahlak ve namus meselesiyle ilgili. Dikkat ederseniz sanat çevresiyle ilgili medyayla ilgili iş adamlarıyla ilgili bir takım dönüşümler yaşanmış. Ayrı ayrı temsilleri var filmde. Bir de yoldaş Hikmet var. O hala 12 Eylül öncesi vatan kurtaran aslanlarından birisi. Marksist birisi olsada ülkesinin geleceği için emperyalist bir güce karşı idealist bir mücadeleyi terk etmemiş birisi. Şemsi Hikmet’le yola çıkıyor. Bize anadolu insanına yakışan hikmetle yola çıkmaktır.

Ben aslında bir temsil çizmeye çalıştım. 12 Eylül öncesinin  namuslu olan gençlerinin ideolojik olarak çatışmışlar ama hiçbirinin  ülkenin istiklaliyle ilgili bir derdi yok. Bir karınca bir file karşı koyar mı? Bir karınca Hz. Süleyman’a hesap sormuştur. Helalleşmenin, hakkın, adaletin tek ölçülen hayvanı karıncadır. Sadece filmin barındırdığı bir sürü birikim var. O birikimlerden de süt emmiş, bezenmiş bir halde. 

  • Başrol oyuncunuz Halit Karaata’nın ismi senaryoda da geçiyor. Senaryo nasıl ortaya çıktı?

Halit benim 2006 yılından beri bir sürü televizyon filmlerim ve  dizi yapımlarımda da  başrol oynadı. Sadece başrol oynamak dışında sanatsal olarak usta olarak bildiğim birisi. Kendisi Türkiye’de neredeyse 500 sayfa Kubrick kitabının müellifidir. Anadolu insanının macerasını da yakından takip eden birisidir. Bu süreçte bizim ilk oluşturduğumuz öykünün daha derinleştirilmesi ve karakterlerin daha sahici konuşmalara kavuşması adına yardım istedim. Çeşitli eklemeler ve çıkarmalar yapılarak Karınca’nın senaryosu tamamlanmış oldu. Biz neredeyse 30’a yakın Şemsi karakterini oynayacak adayla görüştük. Çünkü Anadolu insanını  Lütfi Akadlardan sonra temsil eden bir karakterlerden birisiydi Şemsi. Birçok oyuncu arkadaşımız oynamak istedi. Bizim ısrarlı durduğumuz bazı meseleler vardı. Namaz meselesi, derviş tavrı vardı. Aynı zamanda sakin, sükunetli, insanını seven, devletine bağlı bir karakter hali olsun istedim. Bir ay çalıştığımız bir oyuncu arkadaşımız oldu. Son gün bir namaz takkesi meselesinden vazgeçtik. 

  • Filmde bir yol metaforu var. O kısımları kısa kesmemişsiniz. Şemsi ‘İnsanın hali ne olursa olsun yolu sabittir.’ diyor. Somut ve soyut olarak bir yol hali ortaya koyuyorsunuz.

Onu ifade edeyim. İnsan su gibi başını taşa vurur ama ummana ulaşır. Yolu sabittir. Menzil önemlidir yol önemli değildir. Bir yolcuya ‘Nereye gidiyorsun?’ diye sorarsın. Menzilini sorarsınız duraklarını sormazsınız. O yüzden bir insanın hali yolculuk sırasında düşer, kalkar, ıslanır, kirlenir ama en sonunda menziline varır.

  • Filmde ara ara bazı cümleler var insanın aklına kazınıyor. O cümlelerden biri olan ‘Taşıyan oldukça dünyanın yükü bitmez.’ Sanırım orada bir fidanı terör belasından kurtarabiliriz ama çoğunluğa dair bir şey yapıp yapamayacağımız bir belirsizliğe bırakılıyor.

Bakın karınca temsiliyle ilgili bir şey söyleyeyim. Karınca kendinden yüz kat daha fazla yük taşıyan teş hayvandır. Şimdi Şemsi karakterini bu şekilde düşünün. Omuzlarına bir yük geldi. O da diyor ki ‘Bu yük emzikli bebeğe yapışsa kaldıramaz.’ Kamyonda neredeyse kendinden on kat yirmi kat fazla  yük taşıyan bir araçtır. Bu yüzden karınca ve kamyon arasında böyle bir benzeştirme de var filmde. Baktığınızda aylar, yıllar süren bir süreç içerisinde benim hem ayet hem kıssa hem menkıbe hem efsane bütün münderecatımda ne kadar karıncayla ilgili temsil, literatür, ifade varsa hepsini neredeyse filmde var etmekle ilgili bir heyecanım var. Çünkü karınca çok namuslu bir hayvandır. Tertemiz bir hayvandır tıpkı Şemsi gibi. 

  • Film yapmanın soyut bir kavramsal süreci olduğu gibi maddi bir yapım sürecide var. Nasıl bir yapım süreci geçirdiniz? 

Ben tencerede pişirip kapağında yeme pratiğine alışık bir yönetmenim. Çünkü daha önce yaptığım televizyon filmlerinde her halin kolaylığını zorluğunu tecrübe ettim. O yüzden benim için anlatacağım şey önemli. Çok bütçeyi kusursuz bir halde bulayım diye zaman kaybetmem. Yeşilçam’da da böyleydi. Filmler bir gayretle, çabayla yapılırdı. Bütçe lazım olan bir şeydi ama sonrada gelirdi. İnsanlar bilet alırlar ve o yapılan  filme ortak olurlardı. Bir sonraki filmin yapılmasının da kaldıracı olurlardı. Böyle bir gelenekten geldiğim için mükemmelliği beklemedi. Mükemmelliği bekleyen kendini tembelliğe alıştırır. Çünkü biz mükemmelliğin ne zaman geleceğini bilemeyiz. Mükemmellik sonrasında da insan daha mükemmeli olsun diye bir bekleyişi içerisine girebilir. O yüzden 2017 senesinde Bakanlık desteği çıktı. Bir nimettir. Gerçekten bugün film yapmanın iki kanadından biri Bakanlık desteği diğeride TRT 12 Punto destekleridir. Bunların ikisi de Karınca’ya nasip oldu. Hem Bakanlık desteği hem TRT 12 Punto desteği Karınca’yı uçurdu. Ben neredeyse 1991 yılında şimdiki parayla 5-6 milyon lira olacak bir film yaptım. O zamandan bu yana yaptığım filmler içerisinden en iyi bütçeli film oldu.

Film çekmek çetin bir savaşa dönüşmüş. Filmi tasarlayıp senaryosunu yazıp sonra çekimi gerçekleştirmekle bitmiyor. Sonrasında hem teknik olarak hem de uluslararası seviyelerde bir görüntü kalitesinin, ses tasarımının, renk dizaynının artık zorunlu olduğu ve filmin olmazsa olmazı haline dönüştüğü bir yerdeyiz. Bugün ses tasarımı dediğimiz hadise neredeyse çekim kadar değerli bir hale dönüşmüş. Çünkü seyirci sadece gördüğü bir şeyi yorumlamıyor duyduğuyla da filmi zenginleştiren bir okumaya sahip. Bu yüzden böyle bir süreç var. Daha sonrasında festival süreci var. Film çekmekle ilgili becerimiz, pratiğimiz ne yazık ki özellikle uluslararası festival macerasını takip etmekte yetersiz kaldı. Bizim festivallerde yer almak, ödül peşinde koşmak birincil hedefimiz değildi zaten.  Biz yaptığımız işi kendi seyircimizle buluşturarak bu filmin karakterlerinden, öyküsünden, mesajından, ibretinden, getirdiği bir önermeden faydalanmasıyla ilgili bir beklentimiz var. Ötesinde Türk seyircisinin gönlüne yer edecek bir eser çıkarmışsak bu bizim için iyi bir ödül olur düşüncesindeydik. Bu yüzden bu çetin savaşın festival kısmında acemi bir takip süreci oldu. Gönderdiğimiz festivallerde bazen referanslarımız olmadı, referanslarımız olmayınca filmin yüzüne bakan olmadı. Bir yere seçilsin diye film gönderiyorsunuz,o açılmadan kapalı zarfla geri geliyor. Bütün bunları yaşadık. Ve ödüllendirme mekanizmasının, festival dümenlerinin bir kandırmaca olduğuyla da ilgili bir zaafımız var. Bir kabile bir klan ruhu içerisinde öne çıkarılmış yönetmenlerin ağırlandığı pış pış edildiği yerlere dönüşmüş. Ödül almadık diye bunları konuşmuyoruz. Böyle bir tespitim olduğu için söylüyorum. Orası da daha çetin bir savaş. Çoğu zaman heralde karıncanın dualarından birisi de ‘Kaybeden kazanır’ dır.

  • Son olarak yeni projeleriniz var mıdır?

Bir defter kapanmadan yenisi açılmıyor. Şimdi Karınca bir buçuk yıl gösterime gecikti. Biz de geciktik. Ama şimdi gösterimi tamamlandıktan sonra bizimde hazırlığını yaptığımız ‘Altın Buzağı’ adlı bir projemiz var. Yine Kuran-ı Kerim’in Bakara Suresi’nden ilhamla Samiri ve Altın Buzağı kıssasıyla ilgili olacak. Günümüzle bağlantısı olacak.

1994 İstanbul doğumlu. Lisans eğitimini felsefe alanında tamamladı. Yüksek Lisansını Medya ve Kültürel Çalışmalar alanında, Sinemada Aşk ve Zaman: Sevmek Zamanı ve Masumiyet Filmlerinin İncelenmesi başlıklı teziyle mezun oldu. Lisansta aldığı sinema ve felsefe dersi kalemini sinema yazarlığına çevirmesine vesile oldu. Film Arası ile yolları kesişti. Haberler ve röportajlar yapmakta, sinema yazıları yazmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir