Kadın, Suretler ve Adamlar

Bir filmin başında A24 logosunu gördüğünüzde ne hissediyorsunuz? İyi bir film izleyeceğinizi mi? Son yılların yükselişini sürdüren ve korku filmleri yere göğe sığdırılamayan yapım firması sizin için iyi bir referans mı? Açıkçası ben gösterişçi bir film izleyeceğimi düşünüp homurdanıyorum. Bazen doğru çıkıyor, bazen boşa önyargılı davranmış oluyorum. Alex Garland’ın büyük bir gizem dalgasıyla tanıtılan filmi Adamlar / Men’de ne yazık ki haklı çıktım. Gelin nedenlerine bakalım.

Öncelikle, Adamlar’ın bir #metoo dönemi filmi olduğunu söyleyelim. Sinemacıların, Alex Garland gibi en nevi şahsına münhasır olanlarının bile bu temanın çekiciliğine karşı koyamadığını görüyoruz. Kimi hakkını veriyor, kimiyse nemalanmaya çalışırken eline yüzüne bulaştırıyor. Garland için ikisi de geçerli değil çünkü Adamlar’da her şey muğlak. Neye ne anlam yükleyeceğiniz tamamen size kalmış. Ya da aslında her şey bariz ama Garland ayan beyan olanları flulaştırmak istiyor, bunun için gereksiz çabalıyor.

Yazının bundan sonrasını, filmi izlemeden okumanızı tavsiye etmiyorum.

Londra’daki ayrıcalıklı evinde kocasından şiddet gören Harper, zaten boşanmak istediği ancak kendimi öldürürüm diye ortalığı yıktığı için ayrılamadığı kocasını kapının önüne koyuyor. İçeri girmek için mi yoksa intihar amaçlı mı olduğu belirlenemeyen aptalca bir davranışta bulunarak, çıktığı üst kat penceresinden Harper’ın gözünün içine bakarak aşağı düşüp ölen koca, bu noktadan sonra kadına iyice dert oluyor ve o da soluğu, nefes almasına iyi geleceğini düşündüğü İngiltere kırsalında alıyor.

İki haftalığına kiraladığı 500 yıllık devasa malikaneye adımını atar atmaz ağaçtan bir elma koparan (yasak elma?) ve yeni hayatının ilk gününe başlayan Havva Harper, bu noktadan itibaren hepsi aynı surette birtakım adamlarla boğuşmaya başlıyor. İlk adam, evi gösteren ve Harper’ın fazlasıyla taşralı bulduğu Geoffrey. Kadınların kıllarının küveti tıkadığını söyleyen bu adamın garipliklerini taşralılığına bağlayan Harper, çıktığı yürüyüşte onu kovalayan bir başka adam görüyor. Büyüleyici güzellikte bir tünele girmiş, kendi ismini haykırıp sonsuz yankısını dinleyerek eğlenen Harper’a doğru koşan bu adam, muhtemelen (ya da değil) sonradan gördüğümüz çıplak adam. Harper’ın peşinden eve gelen, içeri girmeye yeltenen ve polisin iki büklüm götürdüğü çıplak adam daha sonra vücuduna yerleştirdiği yapraklarla mitolojik Yeşil Adam’a dönüşüyor. Çoğunlukla taşa kazınan Yeşil Adam figürü; yeniden doğuşun, yaşam döngüsünün ve baharın gelişinin sembolü. Harper’ın kendi adını haykırdığı ve özgür hissettiği yankı tünelinden çıkıp yolunu kaybettiğinde rastladığı duvar örülmüş ve kapı yapılmış tünelse, özgürlüğünü evlenerek kapı duvar arkasına sınırlamış oluşunun metaforu diye düşünülebilir.

Harper’ın yaşamındaki bir diğer erkek, telefonda konuştuğu, işyerinden Pete. Yaptığı hatayla, iş dünyasında kendinden üst pozisyonda bir kadın olan Harper’ı zor durumda bırakıyor. Sonraki adam, kilise bahçesinde oyun isteyen ve istediğini elde edemeyince küfreden küçük Samuel. Sonraki adam, elini tacizkâr şekilde Harper’ın dizine koyan ve kocasının ölümünden genç kadını sorumlu tutan rahip.

Harper’ın taşrada sorun yaşadığı tüm adamları, ilk kez Geoffrey olarak gördüğümüz Rory Kinnear canlandırıyor. Saç, makyaj ve Samuel için kullanılan dijital efektlerle birlikte tek suretten birden çok adam yaratılarak, Harper’ın zihninde “tüm erkeklerin aynı” olduğunu mesajı veriliyor. Alex Garland düşle gerçek arası bir yerde duran senaryosunda iki tarafa da eşit derecede meylediyor. Bıçakla elini ikiye ayırdığı adam, aslında Harper’ın kocasının düşüşte demirlere takılıp ikiye ayrılan elinin yansıması ve aynı suretteki tüm adamların aynı şekilde yaralanışları, hepsinin Harper’ın zihninde yaşandığını, suçluluk duygusunun sonucu olduğunu düşündürüyor. Öte yandan, finalde eve gelen arkadaşı arabanın kazasını ve kanları görebiliyor, bu da yaşananların gerçek olduğuna inanmamızı sağlamaya yönelik bir hamle. Kısacası Garland, seyircinin arzuladığı yanıtları vermemek için çabalayıp duruyor ama bunun işe yaradığını, metni derinleştirdiğini söylemek zor. Onun kadar deneyimli bir yazarın, bu kadar çiğ bir şaşırtmacaya bel bağlamasıysa üzücü.

Sonuç olarak Adamlar ne yeterince korkutucu ne yeterince düşündürücü ne karakterleri derin ne de #metoo konusunda yeni bir cümlesi var.

PAYLAŞ

1983 yılında, mutlu bir aileye doğdu. 15 yaşında sinema salonlarıyla tanışıp, bazı filmlere âşık oldu. “Ben de yaparım” zannederek, -o zamanki algısıyla- senaryo yazmaya ve her sene doğum günü gelmeden bir uzun metraj tamamlamaya başladı. “Yapan” olmanın kendisi için o kadar da kolay olmayacağını anladığındaysa bu büyülü dünyadan kopmamak için, filmler hakkında “yazan” olmaya karar verdi. Geçen yıllar içinde istemeden de olsa tıp hekimi olup 12 yıl çalıştıktan sonra mesleği bıraktı. 13 yıllık sinema yazarlığı süresince Altyazı Sinema Dergisi, Filmlerim.com, Öteki Sinema, Blogum Dergisi, Haftalık Sinema Antrakt Gazetesi ve Film Arası Dergisi’nde yazıları yayınlandı ve Ters Ninja sitesinde editör olarak kök saldı. Yaklaşık bir yıldır da her perşembe yayınladığı, ülkenin ilk dijital platform bülteni Bu Hafta Ne İzlesem? sayesinde tutkusuna bağlı kalmayı sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.