“İyi Film Her İnsanın Algısını Açabilir”

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin 72. haftasından herkese merhaba. Kısa filmlerin kimisi bir durum veya yaşanmışlıkla ortaya çıkarken nadiren de olsa “bir soru” ile tohumlarını atar. Bu haftanın röportajında konuk ettiğim Sata kardeşler de “Bir sanat eserinin kendi başına değeri var mıdır? Yoksa bu değeri o esere biz mi veririz?” sorusuyla var ettiklerii kısa filmlerini anlatacak. Bir modern sanat müzesinde çalışan görevlinin ters astığı resmin ziyaretçilerde uyandırdığı sanatsal etkiyi izlediğimiz Çerçeve, üzerine konuşacağımız film olacak.

Filmin yönetmenleri Mert Sata ve Berk Sata ile gerçekleştirdiğim bu röportajda filmi, hikayesi, çekimleri, gelecek hedefleri ve merak ettiğim başka noktaları da konuşma fırsatı buldum.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Berk Sata & Mert Sata?

1997 Bursa doğumluyuz. Çocukluğumuzdan beri kendimizi sinema tutkunu olarak görüyoruz. İzlediğimiz filmlerin üzerine düşünmek, tekrar tekrar izlemek, sinemaya gitmek, nasıl yapıldığı üzerine kafa yormak, eğer varsa DVD özel seçeneklerinden filmlerin yapım sürecini izlemek bizim için en eğlenceli aktivitelerdi. Hatta dönemin ünlü telefonu Nokia 7610’un stop-motion çekim özelliğini keşfedip oyuncaklarımızla stop-motion film denemesi yaptığımız bile olmuştu. Sinema yapmak, hikaye anlatmak düşüncesi küçüklüğümüzden beri zihnimizde vardı. Zaman geçtikçe nasıl yapılır hakkında kitaplar okumaya, filmler izlemeye ve araştırmaya devam ettik. Sonrasında ailemizle birlikte İstanbul’a taşındık. Ortaokuldan sonra sinema okumamız gerektiğine karar verdik ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi-Sinema-Televizyon bölümüne girdik. Amacımız nispeten daha gerçekçi denemeler yapmak kendimizi geliştirmekti. Okuldaki çevre ve arkadaşlarla imece usulü denemeler yaptık ve bu işin ne kadar kolektif, zorlayıcı olduğunu fark ettik. Yine de o dönem çektiğimiz kötü filmler bizim adıma çok eğitici/öğretici oldu, “ne yapmamamız” gerektiğini öğrendik. Liseden mezun olduktan sonra da aynı doğrultuda ilerlemeye devam ettik. Üniversitede okurken işin mutfağını görme, çalışma şansımız oldu. Dizi setlerinde Türkiye’nin ünlü yönetmenleriyle çalıştık. Sektörün zorluklarını işin ne kadar zor olduğu gerçeğiyle tekrar yüzleştik. Yine de çevre ve network açısından çok faydası oldu. Sektörün avantajlarını kullanarak ilk filmimiz Mutavva’yı çektik. Sonrasında hala festival yolculuğu devam eden Çerçeve’yi çektik. İkisi de festivallerde belirli bir başarı yakaladı ve bizim için motivasyon oldu.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyonu ne kadar sürede tamamlandı?

İlk filmimiz Mutavva’yı çekerken bile aslında aklımızda böyle bir fikir vardı. Köşede bir yerlerde duruyordu. Mutavva bittikten sonra odaklanıp kağıda geçirdik. Sonrasında içimize sinmesi, revizyonlar, sahne eklemeler çıkarmalar derken yazım süreci aşağı yukarı bir senede tamamlandı.

Hazırlık sürecinde ise iki faktör çok ön plana çıktı. Mekan ve kameranın ters dönüyor olması. İlk başta gerçek müzelerle konuştuk fakat doğal olarak alan ve zaman kısıtlı oluyordu. Sonrasında sanat yönetmenimiz Meltem Tolan’la ve ortak yapımcımız Yunus Emre Tolan’la yaptığımız istişareler sonucu müzeyi kendimizin inşa etmenin hem bütçesel hem de alanımızın genişlemesinden dolayı daha iyi sonuçlar doğuracağına karar verdik. Müzeyi stüdyonun içine inşa ettik. İnşa kısmı iki gün sürdü. Kameranın ters dönmesini setin duvarların yapımı sırasında test ettik. Ayrıca prodüksiyon tasarımı ekibimizdeki Bilge Koç’a teşekkür ederiz. Kısa sürede çok iyi bir iş çıkarttı.

Çekimleri bir günde tamamladık çünkü kameranın yerini hareket ettirmek istemiyorduk. Oyuncu programını ona göre oluşturup bir günde çekip bitirdik. Çekim günü çok şanslıydık. Başrol oyuncumuz İdil Sivritepe çok sakin ve profesyonel davranarak kamerayı adete bir operatör gibi kullandı.

Post prodüksiyon, kurgu, ses, renk dahil üç gün sürdü. Tüm post prodüksiyon sürecimizi üstlenen Ozan Şahin’e de ayrıca teşekkürler.

Filmin macerasını başlatan kıvılcım ne oldu? Senaryoyu yazmaya nasıl karar verdiniz?

Çerçeve filmi bizim kendi aramızda tartıştığımız ve cevabını aradığımız bir soru üzerinden ortaya çıktı. “Bir sanat eserinin kendi başına değeri var mıdır? Yoksa bu değeri o esere biz mi veririz?” Bu sorunun doğuşu ressam Vincent Van Gogh’un hayatını öğrendiğimizde başladı. Çünkü Van Gogh yaşadığı dönemde sanat camiasından dışlanmış, eserleri kötü eleştirilen, yerden yere vurulan ve ressamlıktan para kazanamayan bir adammış. Kendisinin başarısız bir ressam olduğunu düşünerek ölmüş. Son zamanlarında “Keder sonsuza dek sürecek” dediği söylenir. Fakat günümüzde resimleri paha biçilemezdir, ismine özel müze açılmıştır, ressam adayları kendisini örnek almaktadır ve post-empresyonizmin kurucusu olarak kabul edilmektedir. Değişen nedir? Neden bu kadar yıl sonra Vincent Van Gogh’un eserleri değer kazanmıştır? Sorulması gereken sorular bunlardır.

Çerçeve filminin öyküsü bu soru/sorular üzerine inşa edildi. Film bir sanat müzesinde aslında yanlış sergilenen bir resmin, ziyaret eden insanların gözünde bir değer yaratması/yaratamaması hakkında. Filmi çekmemizdeki bir değer motivasyon ise kameranın tüm durumu anlatması. Estetik ve sinematografik açıdan çok tatmin edici olduğunu düşündük. Müzede sergilenen bir eserin gözünden bütün filmi izliyoruz ve görevli kızın resmi ters astığı andan itibaren bütün filmi ters izliyoruz. Büyük ekranda izleyen seyirciler kafalarını yana yatırarak izlemeye çalışıyorlar. Telefondan izleyenler ise ekran döndürme özelliğini kilitleyip filmi düz izliyorlar. Film kendiliğinden bir interaktif durum yaratıyor.

Senaryonun yazım ve filmin çekim aşamasında iki kişi olmak ne gibi avantaj veya dezavantajlar sundu ikinize? Senaryo yazımı ve film çekiminde birlikte hareket ederken sürecin nasıl işlediğini meraklıları için anlatabilir misiniz?

Bu soru doğal olarak bize çok soruluyor. Avantajları olduğu gibi dezavantajları da oluyor. Mesela sorumluluğun büyüklüğünü iki kişinin paylaşması bir kişinin umutsuz hissettiği yerde diğerinin ayağa kaldırması avantajlı bir durum. Bir kişinin fikirlerinin tükendiği yerde diğerinin aklına bir gelebiliyor. Ya da sette birimiz oyuncuların performansına odaklanırken diğeri teknik durumlara bakabiliyor. En büyük dezavantaj ise filmin anlatım dilinin veya senaryonun nasıl olacağıyla ilgili durumlarda ikimizin de çok inandığı fikirler olabiliyor. Birini tercih etmek zorundayız ve birbirimizi ikna süreci sancılı olabiliyor. Yine de bu durumlarda birbirimize güvendiğimiz için sonuçtan her zaman memnun kaldık.

Yazım sürecinde ise fikir birimizin aklına geliyor o kişi yazıyor. Diğeri de kendi fikirlerini ekleyip geliştiriyor.

Bir modern sanat müzesinde çalışan görevlinin ters astığı resmin ziyaretçilerde uyandırdığı sanatsal etkiyi “Çerçeve”nin gözünden izliyoruz filmde. Bu noktada “Bir sanat eseri kendi başına değerli midir? Yoksa o değeri ona biz mi veririz?” sorusuna odaklanıyoruz. Sizin bu soruya olan cevabınız nedir?

Bizce bunun kesin ve net bir cevabı yok. Çünkü sanat çok öznel ve doğru ya da yanlış yok. Bize göre cevap yüzde 50 yüzde 50. Bir sanat eseri tabii ki kendi başına değerlidir. Fakat bizim ona verdiğimiz değer o sanat eserini göklere de çıkarabilir, yerlerde de süründürebilir.

Filmin neredeyse tamamını ters asılan resmin sabit pozisyonundan izliyoruz. Bu durum seyir deneyimi açısından oldukça ilginç bir sonucu ortaya çıkarıyor. Resmi hiç görmediğimiz bir pozisyon yerine farklı bir açıdan resmin ters halinin göründüğü bir çekim de tercihleriniz arasında var mıydı?

Hayır, hiç olmadı. Resmin ne olduğunu biz de bilmiyoruz.

Kısa bir süresi olmasına karşın filmin kalabalık oyuncu kadrosu ve oyuncular arasında yer alan Salih Bademci dikkat çekiyor. Kalabalık oyuncu kadrosunu yönetmek nasıl bir süreçti ve Salih Bademci ile çalışmak nasıl bir tecrübe oldu?

Salih Bademci’nin dışında Neslihan Yeldan, Nergis Çorakçı, Eren Balkan, Ömür Arpacı, İdil Sivritepe ve Halit Karaata gibi isimler de var. Hepsi sektörde birlikte çalıştığımız ve işlerinde kendilerini kanıtlamış insanlar. Ve hepsi de yardımcı olmak isteyen, ellerinden gelen her şeyi yapan bir duruşla geldiler. Bizi çok mutlu etti çünkü filmin gerçekliği ve kalitesi arttı. Hepsine teşekkürler.

Özellikle son yıllarda seyircinin uzun süre bir şeylere odaklanıp izleme tahammülü daha düşük seviyelerde. Bu noktada kısa filmler de eskiye nazaran daha çok ilgi görüyor. Bu durum hakkında düşünceleriniz neler?

Her yeni nesil kendisinden önceki nesle farklı ve alışılmışın dışında gelir. Bu biraz hayatın doğasında var. Her şeyin evrilmesi değişmesiyle ilgili. Artık her şey çok hızlı ve bizden sonraki nesil için sinema çok yavaş geliyor. Bilet alıp sinemaya gitmek eylemi azaldı çünkü her şey artık önümüze serili durumda. Sosyal medyadaki otuz saniyelik bir dakikalık videolar algımızı bu yöne doğru götürdü. Fakat yine de sanat insanların kalplerine ulaşan bir şey olduğu için iyi bir film her insanın algısını açabilir.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Bizce anlatmaya değer bir hikayeniz varsa diğer sanat dallarından veya diğer “sinema” kollarından farkı yok aslında. Anlatmak istediğiniz hikayeyi belirli bir biçime ve stile koyarak ifade etme araçlarından biri diyebiliriz. Bu uzun filmde de, belgesel filmde de, diğer sanat dallarında da böyledir. Tek fark 15 veya 20 dakika ortalama uzunlukta olması. Önemli olan hikayeyi dinleyebilmek, hikayenin ne istediğini anlayabilmek.

İlerleyen süreç için üzerinde çalıştığınız başka projeler varsa ufak tüyolar alabilir miyiz?

Bu sene T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan yeni kısa film projemiz Cennet için ödenek aldık. Onun pre-prodüksiyonuna çalışıyoruz. Yazdan sonra çekmeyi planlıyoruz. Sonrasındaki hedefimiz ise uzun metraj bir film çekmek.

PAYLAŞ

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.