FilmArası Dergisi

Hollywood Korkumuza Ortak Oldu

Yerli korku sinemamızın son yıllarda tek kanaldan sesini duyuruyor olması, ürün çeşitliliğinin sağlayacağı kalıcılığı bir kenara iterek, kaba bir üretim-tüketim dengesini beraberinde getirdi. Giriş, gelişme ve sonuç bağlamında neredeyse birbirinden hiç farkı olmayan korku türü yapımların uzun süredir peşi sıra vizyona girmesi, türün sona hızla yaklaşmasının önünü açıyor. Üç harflileri merkeze alan ve korku sinemamızın şu an neredeyse varlığını sürdüren tek damarı olan cin filmleri, Hasan Karacadağ’ın öncülüğünde varlığını kabul ettirdi. Karacadağ’ın Hollywood dünyasını da içine alan son filmi “Magi”, biçim yönünden yeni bir şey söylemezken, konusunun orjinalliğiyle ön plana çıkıyor.

Türkiye’de yaşayan kızkardeşi Olivia’yı ziyarete gelen Marla, her köşe başını tutmuş bir organizasyonun hedefine yerleşiyor. Kökeni Hitler dönemine kadar uzanan yapının teşkilatlanma tarzı ve etrafına ördüğü gizemli dünya, dışarıya karşı ürkütücü bir algı meydana getiriyor. Karacadağ tarikat yapısı üzerinden algı ile bilginin çatışmasını yansıtıyor. Filmin kurmak zorunda olduğu ürkütücü ambiansın da etkisiyle, tarikatın gerçek mi yoksa düzmece mi olduğu konusunda izleyicinin kavram kargaşası yaşamasına müsait pek çok açık var.

İslami ve Hıristiyan öğelerin filmdeki mevcudiyeti, kötücül güçlere karşı semavi dinlerin ittifakı görünümünde. Bununla birlikte, dini referansların sıklıkla kullanılıyor olması, dinin müjdeleyici mesajlarını derin bir korku hissine bırakıyor. Haliyle, tüm bu olan biten lanetli olayların odağında din kavramı varmış gibi bir durum oluşuyor. Yukarıda da bahsedildiği üzere her ne kadar, filmdeki tarikatın bir düzmece olduğu vurgulansa da, örneğin tarikatın etkisiyle iradesini kaybedip intihar edenlerin varlığı büyük bir çelişki meydana getiriyor.

Genel olarak korku türünde video kaset metaforuna pek çok kez rastlanmıştır. Günümüz ev sinema sistemlerinin yüksek çözünürlüklü dünyasının aksine, kasetlerin mekanik atmosferinin düşük kalitesi, korku ambiansı için başlı başına bir platform sunuyor. Fakat, video oynatıcıların dekoratif ürün olarak kullanıldığı ve çoğu evde tavan aralarında dahi yer bulamadığı 21. yüzyılda hala kasetler üzerinden mesaj vermek, realite ile pek uyuşmuyor artık. Magi’de, kasetlerin girdiği her ortamda illaki bir video oynatıcının oluşu, bu bağlamda düşünülebilecek bir tesadüf (veya tevafuk) olarak değerlendirilebilir.

Filmde sıklıkla yer alan hızlı konu geçişmeleri, neden-sonuç ilişkisi kurulmasını engelleyen bir husus. Film içinde film tadındaki tarikat ayin sahnesinin etkileyiciliği yüksek. Havada uçuşan irili ufaklı yaratıkların siluet tasvirleri inandırıcılıktan uzak. Yüksek gürültüyle saniyelik beliren hasarlı insan profilleri artık sıradan bir sürpriz. Dublaj ise filmin açık ara en büyük handikapı.

Korku filmlerimizin egzotizm ihtiyacını karşılamak için sıklıkla kullanılan köy atmosferi, Magi’de de kendine yer bulmuş. Bu gidişle köylere psikolojik önyargılarla bakmaya başlayacağız neredeyse. Köyde görüşülen şeyhinfiziksel engelli kızının fonksiyonun ne olduğu konusu havada kaldı. Ayrıca, Derinkuyu adını duyan köylülerin bir anda aşırı tepki vermeleri de, benzer türdeki filmlerde sıklıkla rastlanan tepkisel durumlarla aynen eşleşiyor. Marla’nın, kızkardeşi Olivia’ya ait evde yaşadığı garip olaylara rağmen, o evi inatla terk etmiyor oluşunu da not düşmek gerek.

Final, benzer türdeki yapımların pek çoğunun final anlayışıyla büyük benzerlikler gösteriyor. Fakat epey aceleye getirildiği kesin. Magi, daha kısa süreli bir yapım olabilirdi. Bunun yerine Michael Madsen’in filmde daha fazla yer alıyor oluşu tercih edilebilirdi. Afişte Madsen ve Baldwin’in başrol olarak ön plana çıkıyor olması, bu iki ismin filmde sıklıkla yer alacakları hissini doğuruyor. Stephen Baldwin’in canlandırdığı radikal görüşlü rahip rolü yeterli ölçekte yer almış. Madsen, izleyicinin algısında yer eden oyunculuk kalıplarından milim şaşmıyor. Baldwin ise heyecandan yoksun görünümüyle yüksek beklentileri karşılayamadı ne yazık ki.

Dabbe serisi daha ne kadar devam eder bilinmez. Fakat Karacadağ’ın Magi’de olduğu gibi özgün senaryolarla devam etmesi, hem kendi kariyerine yepyeni kapılar açabilir hem de biçimsel sıkışmışlığa uğrayan yerli korku sinemamızda analitik düşüncenin yer etmesine vesile olabilir.

Ahmet Deydin

1986 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden 2008 yılında mezun oldu. Öğrencilik yıllarından itibaren çeşitli film atölyeleri ve akademi çalışmalarına katıldı. Çeşitli kurumsal firmalarda sürdürdüğü profesyonel iş yaşantısı ile birlikte 2012 yılından bu yana Film Arası Dergisi’nde film kritikleri ve çeşitli sinemasal araştırmalar yazmaktadır. Aralık 2013 döneminden itibaren derginin Yayın Kurulu Üyesi’dir. İngilizce bilmektedir.

Yorum Yap

Temmuz 2017