‘Hikâyelerle Birbirimizi Anlayabiliriz’

Kısa film yönetmenleriyle olan röportaj yolculuğumun 30. adımından herkese merhaba. Bu hafta, hikayesiyle fedakar öğretmenlerimizi tekrar hatırlayacağımız bir filme imza atan yönetmen bizlerle olacak. Üzerine konuşacağımız kısa film, Anadolu’daki bir köy okuluna yeni atanmış olan kadın bir öğretmenin, araç kullanmayı bilmemesine rağmen öğrencileri için servis şoförlüğü yapmaya karar vermesini anlatan Servis olacak.

Bu haftanın röportajında daha yakından tanıyacağımız isim, 26. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nin Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması’nda En İyi Kurmaca Film ödülünü kazanan Servis filminin yönetmen ve senaristi Ramazan Kılıç.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Ramazan Kılıç?

1993 Ağrı doğumluyum. İlkokul ve ortaokulu orada okudum. Lise yıllarım Bolu’da geçti. Lisans eğitimimi ise İstanbul Şehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon bölümünde tamamladım. Sinemanın yanına edebiyat çok yakışır diyerek Edebiyat bölümünde de yandal yaptım. Halihazırda ise kendi hikayelerimi yazarak hayallerimi gerçekleştirme çabasındayım.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyon süreci ne kadar sürede tamamlandı?

Filmin senaryosunu bir haftada yazdım fakat öncesinde ciddi bir çalışma içerisine girdim. Konuyla alakalı bilgiler toplamak ve hikayeyi doğru aktarabilmek için konuya hakim olmak gerekiyordu. O yüzden ciddi bir ön hazırlık aşamasından geçti hikaye. Filmin fikir aşamasından senaryosunu yazım aşamasına üç ay gibi bir sürede ancak geçebildim.

Filmin çekim hazırlıkları da kısa sürdü diyebilirim çünkü daha önce birlikte çalıştığım bir ekibim vardı ve yola onlarla devam edecektim. Birbirimizi bildiğimiz ve tanıdığımız için ekibi oluşturma süreci çok kısa sürdü. Bizi en çok zorlayan nokta çekim aşamasıydı çünkü filmi kendi memleketim olan Ağrı’da çekmeyi planlamıştım. Bütün ön hazırlık süreci bu plana göre yapıldı. Fakat Ağrı Valiliği, bakanlıktan destekli olmasına rağmen projeyi orada çekmeme izin vermedi. Dolayısıyla ben de seti bir hafta içerisinde Bolu’ya taşımak zorunda kaldım. Bu süreç içerisinde tabii ki maddi açıdan zarar ettik. Bolu’yu da çok iyi bildiğim için bir hafta içerisinde hızlı bir şekilde toparlanarak seti kurabilecek şartları oluşturdum ve filmin çekimlerini beş gün içerisinde tamamladık.

Filmin aslında en uzun süren kısmı post-prodüksiyon aşamasıydı. Filmin kurgu aşaması altı ay gibi bir süre içerisinde tamamlandı. Bunun nedeni hikaye için doğru ritim ve tempoyu yakalamak istememdi. Sevdiğim ve güvendiğim insanlara izleterek onların fikirlerini alarak ilerledi süreç. Tabii burada o insanların kurgu ile alakalı söylediği her şeyi değil de hikayeye hizmet eden noktaları referans alıyordum. En nihayetinde kurgu ile oynayarak yani bazı sahnelerin yerlerini değiştirerek, bazılarının süreleriyle oynayarak hatta bazılarını atarak doğru ritim ve tempoyu yakalamaya çalıştım. Beni tatmin ettiği noktada da filmin kurgu sürecini kilitledik.

Bazı filmleri izleyince kurmaca mı yoksa gerçek hayattan bir olayı mı yansıttığı konusunda tereddüde düşebiliriz. Bu filmde ise her yönüyle ve doğallığıyla hayatın ta kendisi referans alınarak yazıldığı açıkça görülüyor ve buram buram gerçeklik kokuyor. Filmin hikayesini yazım sürecinizden biraz bahsedebilir misiniz?

Filmin hikayesi hem gerçek hem de kurmaca olayları barındırıyor. Tabii bu kurmaca yan tamamen uydurduğum bir yandan ziyade var olan gerçekleri anlatmak için başvurduğum bir yöntem oldu filmin içerisinde.  Filmin ana fikri Twitter üzerinden gördüğüm gerçek bir haberle başladı. O haberde bir öğretmen servis şoförlüğü yapıyordu. Ben de bu haberi görünce bundan çok güzel bir hikaye yazarım diye not etmiştim bir yere. Fakat hikayeyi yazmaya başladığım süre içerisinde o haberi bir daha bulamadım. Ben de aklımda kaldığı kadarıyla hikayeyi yazmaya ve bazı kurmaca sahneler yazmaya başladım. Tabi daha sonra çocukluğumda yaşadığım bazı olayları referans alarak hikayeye eklemeler yaptım. Hikayenin tamamlanma noktası ise Van’da öğretmenlik yapan ablamı ziyaret ettiğim anlardaki gözlemler. Orada ablamın kendi öğrencileri ve toplumla olan ilişkisini gözlemleme şansım olmuştu. Bu gözlemleri de hikayeye ekleyerek filmin ana hikayesini kurdum ve ortaya Servis’in hikayesi çıktı.

(Photo by Dilşat Canan)

Filmdeki öğretmenin isminin Nebahat olması, açılış sahnesinde televizyonda izlediği Metin Erksan imzalı Şoför Nebahat filmi ve o karakterle bire bir uyuşuyor. Filminizdeki Nebahat karakterinin yaratım sürecinde Şoför Nebahat filminden etkilendiğiniz oldu mu?

Tabii ki etkilendim. Üniversitede öğrenciyken Metin Erksan filmlerini ders kapsamında çok tartıştık, oradan bir aşinalığım zaten var ama filmin bir bölümünü kendi filmimin açılışında kullanmamın başka bir nedeni vardı. Metin Erksan’ın Sezer Sezin’in oynadığı Nebahat karakterinin şoför olabilmesi ve kendini topluma kabul ettirebilmesi için erkekleşmesi gerekiyordu. Film aslında toplumsal cinsiyet eşitsizliği açısından çok şey söyler, bu nedenle Şoför Nebahat filmindeki o sahne de filmin hikayesine çok hizmet ediyordu. Bunun dışında, iki film ve iki karakter arasındaki zıtlığı da ortaya koymaya çalıştım. Servis’teki Nebahat karakteri “Şoför Nebahat” filmindeki karakterin tam tersi aslında. Yani kadın kimliğini koruyarak bir mücadele alanı yaratıyor, onun “Şoför Nebahat” filmindeki gibi erkekleşmesine gerek yok. O, zaten kadın olarak çok güçlü biri ve bunu da kadınlığıyla ön plana çıkarıyor. Kısacası Nebahat’in servisi kendi kadın kimliğiyle sürmesini istedim, bunu yaparken de erkekleşmesine asla izin vermedim.

Ülkemizin kırsal bölgelerindeki eğitimin ne denli zorlu şartlarda gerçekleştiğini bir öğretmenin gözünden yer yer mizahi bir dilin de hakim olduğu sahnelerle anlatmışsınız. Anlatımı kuvvetli kılmak adına senaryoyu yazarken nelerden faydalandınız?

Bir senaryoyu yazmadan önce hayatta deneyimlediğiniz bir sürü olay olduğunu fark ediyorsunuz. Gerçek hayatta şahit olduğunuz olaylar, diyaloglar gibi. Bir kitaptan okuduğunuz olaylar ya da bir filmden izlediğiniz sahneler gibi. Dolayısıyla bir senaryoyu yazarken bu deneyimler çok işe yarıyor. Açıkçası ben Servis’in senaryosunu yazarken tamamen kendi deneyimlerimden faydalandım. Bunun yanı sıra toplumu iyi gözlemlediğiniz zaman zaten elinizde bir sürü materyal olduğunu fark ediyorsunuz. Yaşadığınız bütün bu deneyimler bilinçli ya da bilinçsiz olarak aklınızın bir tarafında duruyor sürekli. Senaryo yazmaya başladığınız zaman da hepsi gün yüzüne çıkıyor. Benim sürekli kullandığım yöntem bu. Deneyimlerime bakıyorum. Onlardan ziyadesiyle faydalanmaya çalışıyorum senaryo yazarken. Gerçek hayatı bilmeden dramasını yazamazsınız sonuçta.

Okulun hem müdürü hem de öğretmeni olan Nebahat’i son derece güçlü bir kadın karakter olarak izliyoruz. Bir erkek olarak güçlü bir kadın karakterin yer aldığı bir senaryoyu yazmak zorluklar ve üzerinde bir baskı yarattı mı?

Nebahat’in tam da öyle bir karakter olarak algılanmasını istedim. Her yönüyle güçlü bir kadın. Nebahat’in hikayesini yazarken bir erkek olarak üzerimde hiç baskı hissetmedim. Tam tersine kadın hikayelerini erkekler tarafından daha çok anlatılmasının taraftarıyım. Ancak bu şekilde empati kurabiliriz diye düşünüyorum. Bunun dışında Nebahat karakterini çok yakından tanıyorum. Ablam da öğretmen, hem de en idealistinden. Şu anda Van’da öğretmen ve öğrencileri için yapamayacağı şey yoktur. Dolayısıyla kendi hayatınızda böyle bir karakter hali hazırda orada duruyorsa senaryo yazarken ya da karakter yaratırken çok da zorlanmıyorsunuz. Nebahat karakterinin ablam kadar güçlü olmasını istedim. Kadın kimliğiyle var olmasını ve kendini o şekilde ifade etmesini istedim. Bunlar o kadar doğal şeyler ki yazarken kendinizi daha rahat hissediyorsunuz. Sonuçta bir kadının haklılığını erkek bakış açısıyla resmetmeye çalıştım.

(Photo by Dilşat Canan)

Okula gelen ve Nebahat öğretmenin istediği servis aracını getiren müfettişin sınıftaki evrakları imzalarken kaleminin mürekkebinin bitmesi eksik ve sorunlarla işleyen bürokrasiyi anlatan güçlü bir metafor olarak yerini almış. Böyle bir sembolik anlatım fikri nasıl gelişti?

Aslında bürokrasinin ağır işleyen mekanizmasını filmde anlatma gibi bir derdim yoktu fakat Ağrı Valiliği’nden, projenin bakanlık destekli olmasına rağmen izin alamamam beni biraz sinir etmişti çünkü izin alabilmek için dilekçe üzerine dilekçe yazdım. Hatta dilekçeleri daha hızlı olsun diye kurumlar arasında kendim dolaştırıyordum. Bütün bu çabama rağmen olumlu bir geri dönüş alamadığım için yaşadığım durumu mizahi bir şekilde eleştirmek istedim. Mel Brooks’un da dediği gibi “Mizah evrene karşı bir tür savunmadır”. O an yapabileceğim tek şey bu durumu mizahi bir şekilde eleştirmekti. O yüzden çekim anında küçük sembolik anlatımlar yapmak istedim. Mürekkebi biten kalem fikri bunlardan bir tanesiydi.

Çocukların okula ulaşımı için dilekçe verildikten 3-4 ay sonra servisi gönderen bürokrasi, buna karşılık servisi kullanacak bir şoför göndermiyor. Nebahat öğretmen bu durumun sebebini sorunca da “Siz servisi kullanacak şoför için dilekçe vermediniz ki. Onun için de bir dilekçe yazın 3-4 ay sonra birini gönderirler” cevabını alıyor. Sistem eleştirisini bu denli yumuşak ve mizahi bir dille anlatma fikrine nasıl karar verdiniz?

Tabii ki bu filmi bürokrasiyi aşmak için çekmedim, sadece var olan bir hakikatin ortaya çıkmasına vesile oldum diyebilirim çünkü bu mesele hakikatte de çok komik. Dilekçede şoför talep etmediği için başka bir dilekçe yazma eylemi başlı başına absürt bir durum. Dolayısıyla, bir sanatçı olarak bu hikayenin mizahi bir dille anlatılması gerektiğini düşündüm çünkü ancak hikayeler aracılığıyla empati kurabilir ve birbirimizi anlayabiliriz. Ayrıca, mizahın şöyle bir avantajı var: Dünyadaki en büyük meseleleri mizah ile anlattığınızda, bu meselelerin insanlar tarafından daha çabuk algılandığını ve kabul gördüğünü görürsünüz. Bu meselelerle daha kolay empati kurabiliyorlar bir bakıma ve bu durum sadece ülkemize has bir durum değil; dünyanın her yerinde benzer sorunlar yaşayan insanlar var. Belki de filmin bu kadar karşılık görmesinin sebebi budur. Aslında bu durumun düzeltilebilmesi için bir yönetmen olarak üzerime düşen şey bir film çekmekti ve ben de çektim. Hem de içine biraz mizah katarak.

Filminizde öğretmenliğin neden kutsal bir meslek olduğunu araba sürmesini bilmeyen fakat öğrencilerinin daha iyi koşullarda okula ulaşması için kendi çabalarıyla araba kullanmayı öğrenen bir öğretmen üzerinden çarpıcı şekilde ele almışsınız. Karakteri ve hikayeyi güçlü kılmak adına nelere dikkat ettiniz?

Fikir aşamasından çekim aşamasına kadar bir noktaya sadık kalmak istedim. O da öğretmenin servisi kadın kimliğiyle sürecek olmasıydı. Toplumda var olan toplumsal cinsiyet eşitsizliğini bu hikayede ortadan kaldırmak istedim. Toplumda bazı meslekler sadece erkeklerle anılır bir hal almış durumda. Bunun çok saçma bir anlayış biçimi olduğunu söylememiz ve hatırlatmamız gerekiyor. Böyle bir şey yok. Gerçekte var olan tek şey, işini iyi yapan “insanlar”, hepsi bu kadar. Mesleklere ve rollere bu açıdan yaklaşmamız lazım, onları cinsiyetten arındırmamız gerektiğine inanıyorum. Dolayısıyla, hikayeyi güçlü kılmak adına gerçekte var olan şey ne ise onu filmde yansıtmak istedim. Tabi bunu yaparken de var olan gerçeği birebir değil de hikaye yoluyla anlatmaya çalıştı. Bir cümleyi yenilemekte fayda var. Bir toplum ya da kültür dürüst ve güçlü öykü anlatımı olmadan gelişmez. Benim hem karakterlerimde hem de hikayelerimde dikkat ettiğim en temel unsur bu. Bunu yaptığınız zaman hikayeniz hem güçlü hem de etkili olacaktır.

(Photo by Dilşat Canan)

Kariyerinizin başından bu yana arayı da fazla açmadan oldukça üretken bir şekilde filmler çekiyorsunuz. Bu üretkenliği neye borçlusunuz?

Çoğu insana absürt gelebilir ama neredeyse 7/24 sinema ve hikaye anlatıcılığı üzerine kafa yoruyorum. Beni tanıyan insanlar çok iyi bilir beni heyecanlandıran bir şey olduğunda hemen onları arayıp şöyle bir hikaye var tarzında konuşmalar içerisine giriyorum. Sanırım okuduğum, izlediğim ya da deneyimlediğim her şeyden hikayelerime faydalı olabilecek bir şeyler arıyorum ve sürekli hikaye kurarken buluyorum kendimi. Bunların dışında işimi çok seviyorum. Şu hayatta bildiğim tek zanaat olduğu için sıkı sıkıya sarılıyorum işime. Ne kadar çok üretirsem o kadar çok yol kat ederim diye düşünüyorum. O yüzden beni heyecanlandıran her hikayeyi filme çekmeye çalışıyorum. Sorduğunuz sorulara cevap yazarken bile yeni hikaye ile ilgili fikirler geliyor aklıma.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Öncelikle kısa film uzun metraja bir sıçrama tahtası değildir. Kısa film kendi içerisinde farlı dinamikleri olan başlı başına başka bir alandır. Bizler de kısa film yönetmenleri değiliz; sadece yönetmeniz. Dünya sinemasında yukarda bahsettiğiniz yönetmenlere kısa film yönetmeni dendiğini duydunuz mu?! Kısa ile başlayıp uzun ve daha sonra tekrar kısa film çektikleri halde. Bu durumun kısa filme dair olan farklı bakış açılarından kaynaklandığını düşünüyorum. Dünya sineması hem kısa filme hem de yönetmenlerine (dikkat ederseniz kısa film yönetmenlerine demedim) değer veriyor. Bizim sinemamızda bu yaklaşımın kayda değer olduğundan emin değilim. Bunu sektörün her alanında görebilirsiniz. Desteklerden tutunda festivallere kadar. Bence sinemamızın, şuan kısa film çeken yönetmenlerin Türkiye Sineması için ne kadar önemli olduklarından bihaber olduğunu düşünüyorum. Yani sinemamızda kısa filmler için sıçrama tahtası mantığının değiştiğini düşünmüyorum. Bu anlayışın 10 tane iyi kısa filmle ya da uzun çekip daha sonra kısa film çeken yönetmenin varlığıyla değil de kısa film için bir sektör oluştuğu taktirde değişeceğini düşünüyorum. Dünya sinemasında olduğu gibi iyi bir kısa film sektörüne ihtiyacımız var. Sinemamızda kısa filme verilen destekler ortadayken dağıtımından bahsetmiyorum bile. Çünkü kısa film için dağıtımın “D”si bile yok sinemamızda. Coppola’nın şu sözüne kulak vermek gerekir: “Film işi, içinde yer alacak iyi bir iş alanı değil. Filmi çekecek paran olabilir, oyuncular seni çok sevebilir ama dağıtımı kontrol edemiyorsan işin bitmiş – ölmüşsün demektir”. Maalesef kısa film ve yönetmenleri için sinemamızda bir sektör olmadığı için dünya sinemasındaki kısa filmler ile sinemamızdaki kısa filmleri kıyaslamak ve durumun değiştiğini söylemek abes olur fakat unutmamız gereken bir şey var: Sonuçta yeni bir kuşak geliyor ve yakında Türkiye Sineması’nı bu kişiler temsil edecek. Hem uzunlarıyla hem de kısalarıyla. Dolayısıyla sinemamızın kısa filmleri ve yönetmenlerini üvey evlat muamelesi olarak görmekten vazgeçip kısa filmin de başlı başına bir sektör olduğunu anlaması ve buna göre adımlar atması gerekiyor.

Şu an için üzerinde çalıştığınız yeni kısa metrajınız varsa ufak tüyolar alabilir miyiz?

Halihazırda üzerinde çalıştığım bir kısa metraj projem var. Yine çocukluğumun derin sularına dalıyorum bu hikayede. Umarım en kısa sürede hep birlikte izleriz.

Sorularınız için teşekkür ederim.

 

 

 

 

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir