FilmArası Dergisi

“Hepiniz Benim Çocuklarımsınız”

Geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden korku ustası Wes Craven, sinema için tasarladığı dehşet verici karakterlerle birlikte tedirgin edici bir isim olarak belleklerimizde yer alıyordu. “Soldaki Son Ev” filmiyle yaptığı çıkış, kariyerinin sıçrama tahtası sayılabilecek olan Freddy Krueger karakteri ile zirveye ulaştı.

Yakın zamana kadar on yıllarla ölçülen teknolojik değişim süreçleri, artık birkaç yıllık arayla ve bazen aylarla dahi ifade edilebiliyor. Özellikle 80’li yıllara gelindiğinde Hollywood sineması, teknoloji-yoğun bir sürece girdikçe, hayal mahsulü figürlerin sıklıkla yer almaya başladığı bir platforma dönüşmeye başlar. Senaristlerin kendi hayal alemlerinde barındırdıkları (çoğu kez alt benliklerinden beslenen) simgesel öğeler, böyle bir gelişim süreci içerisinde beyazperde de boy gösterir. Bu yapay dünyalar, kimi zaman izleyici ile ortak bir bağ kurarak, seyirciyi beyazperde de oynayan filmin bir parçası haline getirebilmeyi başarmıştır. Korku ustası ünlü yönetmen Wes Craven, yanık yüzlü, ucu bıçaklı eldiveni ile kurbanlarını avlayan, pespaye görünümlü, espri anlayışı hayli kaba olan Freddy Krueger’ı tasarlarken, aynı zamanda korku sineması adına bir döneme damgasını vuracak bir karaktere imza atacağını tahmin etmiş midir, bilinmez.

Özellikle 70’lerin ikinci yarısından itibaren bir kimlik arayışına giren korku sineması, kimi zaman ortaya koyduğu oldukça rahatsız edici örneklerle, gerçekçilikten, bir düşünce ve mantık dayanağından uzak kalarak, tamamıyla sadist duyguların beyazperdede tatmini noktasına indirgenmiştir. Amacı sadece kan akıtma noktasına düğümleyen bu filmlerin (nasty films) önemli bir kısmı, pek çok ülke tarafından yasaklanmış, dönemin revaçta olan video kaset teknolojisi ile seyircisine ulaşmayı denemiştir.

Bu bağlamda belki de korku sinemasında duygu ve kişilik sahibi ilk örneklerdendir Freddy Krueger karakteri. Bir robot misali, görevi sadece öldürmek veya yok etmek değildir. Kurbanları ile dalgasını geçer ve itiraf etmek gerekirse hafifte olsa sempatiktir. Kalıplaşmış, statik katillere göre de oldukça korkutucu bir yönü vardır.

1984 yılında vizyona giren ve ünlü oyuncu Johnny Depp’in sinema kariyerindeki ilk oyunculuk deneyimini yaşadığı “Elm Sokağı’nda Kabus” filminde Krueger, Springwood kasabasında yaşayan Nancy’nin rüyalarına girerek geçmişte çocuk istismarcılığı sebebiyle kendisini ateşe veren kasabalıların evlatlarından intikam almaya başlar. Kurbanlarını avladığı tek mekan, uykularıdır. Uyku esnasında, savunmasız bir halde yakaladığı gençleri, zevkle ve oyun oynarmışçasına katleder ve ruhlarını, kendi benliğinde hapsetmeye başlar. Ta ki bir güç onları serbest bırakana kadar. Filmin, ülkemiz de dahil olmak üzere tüm dünyada bilinen bir fenomen haline gelişinde, elbetteki Krueger rolünü üstlenen ve o rolle fazlasıyla özdeşleşen Robert Englund’un payı küçümsenemez.

Rüyalar, pek çok kez bilinçaltımızın dışa vurumu olarak değerlendirilir. Gördüğümüz kabuslar çoğumuzun ortak ve bir nevi ilkel korkularıdır. Savunmasız bir halden çıkışın tek yolu uyanmaktır. “Uyanış” sadece rüyaların değil, karanlıklar içerisinde kalmış insanoğlunun ortak dirilişi anlamına da gelir çoğu kez. Uyku halinde iken oldukça hoş ve güzel başlayan rüyalar, zamanla korkunç bir hal alır ve uyanmadıkça, kaçmanın da bir çare olmadığını görürüz. İnsana oldukça tatlı gelen uyku alemi, geçmişte küçük çocuklarını öldürdüğü için kasabalılarca, alevlerin ortasına terk edilen Krueger’ın, bir numaralı av alanı haline gelecektir.

Peşinden gelen filmler ilk filmin heyecanını yansıtamaz beyazperdeye. Ne de olsa ilk kez ortaya atılan bir fikir, devamında gelen benzerlerinden çoğu kez daha kıymetlidir. 2000’lerin sonunda tekrar çekilmeye başlanan seri, gösterime girdiği dönemlerdeki kadar sempati uyandırmaz seyircide. O, kendi döneminin karakteridir. Günümüzün realist bakış açısı ile yorumlanan Freddy Krueger karakteri, soğuk bir seri katile dönüşmekten kendini kurtaramaz.

Rüyalarımızın önündeki bir engeldir Freddy Krueger ve aşılmadıkça kendince set çekmeyi başaracaktır her uykuya dalışımızda. Craven için ise rüya alemi artık bitmiş durumda.

Avatar

Ahmet Deydin

1986 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden 2008 yılında mezun oldu. Öğrencilik yıllarından itibaren çeşitli film atölyeleri ve akademi çalışmalarına katıldı. Çeşitli kurumsal firmalarda sürdürdüğü profesyonel iş yaşantısı ile birlikte 2012 yılından bu yana Film Arası Dergisi’nde film kritikleri ve çeşitli sinemasal araştırmalar yazmaktadır. Aralık 2013 döneminden itibaren derginin Yayın Kurulu Üyesi’dir. İngilizce bilmektedir.

Yorum Yap

Temmuz 2017