‘Dürüst Filmler Yapmaya Çabalıyorum’

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin 38. haftasında yeni bir yönetmenle tanışacağız. Birkaç yıl öncesinin bol ödüllü ilk kısa filmi Gümüş’le tanıdığımız ismin geçtiğimiz yıldan bu yana festivallerde yarışan yeni filmi üzerine sohbet edeceğiz. Bu hafta yönetmeniyle üzerine konuşacağımız kısa film, küçük bir kız çocuğunun, abisinin düğünü için kendilerinden çok uzak bir köyde yaşayan teyzesinden gelinlik ödünç almaya gitmesi sonucu yaşananları anlatan Anoush.

Bu haftanın röportajında daha yakından tanıyacağımız isim, Anoush filminin yönetmen ve senaristi Deniz Telek.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Deniz Telek?

İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümünden Lisans, Yüksek Lisans ve Marmara Üniversitesi Sinema bilim dalından doktora dereceleri ile mezun oldum. Aynı üniversitenin Devlet Konservatuvarı’nda Pandomim bölümü bitirdim. Erasmus öğrencisi olarak gittiğim Varşova Üniversitesi’nde Polonya Edebiyatı’ndan Film Uyarlamaları ile Görsel İşitsel Atölye: Krzysztof Kieślowski ve Filmleri gibi dersler aldım. İlk kısa filmim Gümüş ile 38. İstanbul Film Festivali FIPRESCI Ödülü başta olmak üzere, birçok uluslararası ve ulusal festivalden ödüllerle döndüm. 2018’de, Antalya Film Forum tarafından düzenlenen, Bela Tarr ile Film Yönetimi atölyesine Türkiye’den seçilen 10 yönetmenden biri oldum. Burada Bela Tarr’ın süpervizörlüğünde ikinci kısa filmim Tractatus’u çektim. 2019 yılında Saraybosna Film Festivali tarafından düzenlenen 13.Talents Sarejevo’nun yönetmen seçkisindeki katılımcılarından biri oldum. En son Rize’de, Anoush isminde bir kısa film daha çektim. Anoush, İtalya’nın önemli film festivallerinden 26. Film Festival Della Lessinia’da ana yarışmada dünya prömiyerini yaptı. Ayrıca şuan Hasan Kalyoncu Üniversitesi, Görsel İletişim Tasarımı bölümünde Dr. Öğr. Üyesi olarak çalışmaktayım.

Film ne kadarlık bir sürecin ürünü? Yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyon süreci ne kadar sürede tamamlandı?

Filmin senaryosuna dair ilk fikrin ortaya çıkışından, filmin 26. Film Festival Della Lessinia’da dünya prömiyerini yapması sanırım iki yıllık bir süreci kapsıyor. Yazım süreci benim için film çekimleri bitene kadar devam eden bir süreç aslında. Bu bağlamda senaryonun ilk taslağı ortaya çıktıktan yaklaşık 15 ay sonra filmin çekimleri tamamlandı. Bu süreçte hikayede radikal değişiklikler de yaptım. Filmin hazırlık süreci iki ay sürdü. Bu sürecin içerisine recce ve prova süreçleri de dahil. Çekimler için beş günlük bir planlama yapmıştık ve bu süreçte planladığımız gibi geçti. Filmin post-prodüksiyon sürecine geçmeden evvel, finansal açıdan bir süre beklememiz gerekti. Fakat sonrasında ilk filmimden gelen ödüller ile bu süreci de yaklaşık iki ayda tamamladık.

Filmin hikâyesini yazmak için ilk adımı nasıl attınız? Süreci başlatan olay ne oldu?

Aslında hikayenin temelleri kuzenimin yaşadığı gerçek bir olaya dayanıyor; Kuzenim on yaşlarında bir çocuk ve abisinin düğününde yengesinin giymesi amacıyla bir dağ köyünde yaşayan akrabalarından bir gelinlik ödünç almaya gönderiliyor. Tabii o zamanlar herhangi bir ulaşım aracı köyler arasında çalışmıyor. Kuzenim akrabalarına yürüyerek gidiyor ve diğer günün sabahı dönmeyi planlıyor. Fakat gece boyunca inanılmaz bir şekilde kar yağıyor ve yollar kapanıyor. Kuzenim on günlük bir süreç boyunca köyde mahsur kalıyor. Bu arada dönem itibari ile telefonlarında olmadığını söylemem gerek. Kuzenim ancak on gün sonra geri döndüğünde abisinin evlenmiş olduğu gerçeği ile karşılaşıyor. Yengesi gelinliği giyemiyor. Bu hikaye aslında komik bir biçimde ailede anlatılırdı. Herkes eskiyi hatırlayıp gülüşürdü. Kuzenim bir gün anlatırken aslında o on günün ne kadar zor geçtiğini ve ne kadar üzüldüğünü itiraf etti. Bende bundan çok etkilendim. Süreç aslında böyle başladı diyebilirim.

Eğitim geçmişinize baktığımızda İstanbul Üniversitesi “Felsefe” bölümü mezunu olduğunuz dikkat çekiyor ilk bakışta. Felsefe eğitiminin sinema yolculuğunuza nasıl katkıları oldu?

Evet. Lisansım ve yüksek lisansımı İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümünde tamamladım. Bu vesileyle başta tez danışman Prof. Dr. Cengiz Çakmak olmak üzere fakültenin tüm değerli hocalarına çok teşekkür ederim. Üzerimde inanılmaz emekleri var. Felsefe sözcüğü yerine aslında ilk olarak başka bir kelime kullanılmış. Bu da histori sözcüğü. Histori, felsefe öncesinde araştırmak, araştırmak amacıyla yola çıkmak manasına geliyor. Sorunuzu sizde aslında sinemayı bir yolculuk ya da yol olarak düşünerek sormuşsunuz. Bu bakımdan felsefenin araştırmak amacıyla yola çıkmak anlamı benim yolculuğumdaki yerini iyi bir şekilde anlatıyor. Sinema yolculuğunun merkezinde aslında felsefe var. Asıl amaç araştırmak amacıyla yola çıkmak manasında felsefe, sinema burada benim tercih ettiğim bir vasıta olarak düşünülebilir. Yaşamın içinde her şey o kadar hızlı bir biçimde olup bitiyor ki bunu yaşarken keşfetmek mümkün olmuyor. Bunun için durmaya ve düşünmeye ihtiyaç var. Yola ya da yolculuğa sinema diyorsak, bu yoldaki duraklara ve çıkmaz sokaklara felsefe diyelim.

Filmin ismiyle devam edelim isterseniz. Film, ismini çocuk karakter ve son sahnede çalan şarkıdan aldığını söyleyebiliriz. Filmin ismini belirleme süreci nasıl oldu?

Filmin ve çocuk karakterin ismi recce döneminde belirginleşti diyebilirim. Filmin çekimlerini Rize’nin Çayeli’ne bağlı Raşot köyünde gerçekleştirdik. Daha önceden Rize’ye ya da Karadeniz bölgesine hiç gitmemiştim. Bu arada recce için Rize’ye gittiğim zaman elimde bir hayli farklı bir senaryo vardı. Örneğin filmin ana karakteri erkek bir çocuktu. İsmi de İbrahim (kuzenimin gerçek ismi) idi. Fakat bu çocuğu ararken filmin başrolü olan Anoush karakterini canlandıran Buse Yıldırım ile karşılaştım. Çay tarlaları arasında kamera için açı ararken, bir anda yanıma geldi ve ne yaptığımızı sordu. Çay tarlalarını birlikte gezdik. Onunda fotoğraflarını çekmiştim. Döndüğümde çektiğimiz fotoğraflara bakarken Buse’nin fotoğrafları hikayede onu hayal etmemi sağladı. Böylece ana karakteri Buse’nin oynamasına karar verdim. Karakterin ismini ararken ise şöyle bir yol izledim; Rize’de aslında benimde tam olarak anlayamadım ilginç bir durum vardı. Kimi insanlar, Ermenilik meselesine bir yandan çok mesafeli dururken, öbür taraftan hafifçe kulağıma eğilip “Aslında bizim özümüz Ermenidir” diyenlerle karşılaştım. Raşot da eski bir Ermeni köyü. Aslında bizim Erzurum’daki köyümüzde eski bir Ermeni köyü. Yani ilk hikayede bir zamanlar Ermeniler’in yaşadığı topraklarda geçiyor. Filmin sonunda ana karakter bir sis bulutunun içinde kayboluyor. Filmdeki bu an etrafında, çocuğun ismini bir Ermeni ismi koymak ve filmin içinde ufak bir soru işareti bırakmak istedim. Ermeni isimlerini tararken de Anoush ismi ile karşılaştım. Anoush, tatlı ve şirin manasına geliyor. Filmde rol alan Buse Yıldırım’a bu ismin çok yakışacağını düşündüm. Şarkı ise Hasmik Harutyunyan’a ait. Çekimler sırasında görüntü yönetmenimiz Emre Pekçakır vasıtasıyla bu şarkıdan haberim oldu. Sonra Hasmik Harutyunyan’a ulaştım. Böyle bir film yaptım ve şarkınızı kullanmak istiyorum dedim. O da filmi izledi ve çok sevinerek izin verdi.

Film Karadeniz bölgesinde geçiyor. Zorlu doğa şartlarını da göz önüne alırsak çekimler öncesi ve sırasında sizi zorlayan durumlar oldu mu?

Aslında film öncesi fikirlerimin tamamen yıkıldığı bir set deneyimi oldu. İlk filmimi zorlu kış şartlarında çekmiştim. Bu filmde o kadar çok üşümüştük ki sanırım Anoush’un planlamasını yaparken Karadeniz’i biraz hafife almışım. Her şey beklediğimden çok daha zor geçti. Her dakika başka bir hava durumu oluşuyordu ve bu bizi ışık anlamında çok fazla zorladı. Diğer taraftan çay tarlalarında çektiğimiz sahneler anlatılması bile zor olan sahnelerdi. Şimdi dönüp baktığım zaman filmin hiç kimsenin zarar görmeden tamamlanmış olmasına seviniyorum.

Filmin jeneriğindeki “özel teşekkür” bölümünde Bela Tarr’ın ismini görüyoruz. İkinci kısa metrajınız Tractatus’u çekerken de kendisinin süpervizörlüğünden yararlanmışsınız. Kendisinden destek almak sizin kariyer yolculuğunuza nasıl katkılar sağladı?

Evet, Bela Tarr… Onun hakkında konuşurken bile heyecanlanıyorum çünkü kendisi benim için yaşayan en büyük yönetmen. Ya da kimilerinin betimlemesiyle saf sinemanın son şairi. Kendisiyle 2018’de Antalya Film Festivali kapsamında düzenlenen Film Forum’daki Bela Tarr ile Film Yönetimi atölyesinde çalışma fırsatı buldum. Tractatus, bu atölye kapsamında çekilmiş bir filmdir. Bela Tarr’ın filmlerinin dışında, onunla geçirdiğimiz 12 gün ve sonrasındaki ilişkimizin benim yolculuğum açısından değeri tabii ki çok büyük. Öncelikle bu atölyeye gittiğimde kamera dahi kullanmayı bilmiyordum. Teknik anlamda çok yetersizdim ve bu beni çok korkutuyordu fakat bu atölyede film yönetmenliğinin teknikle çok da ilişkili olmadığını anladım. Teknik bilmek gereksiz demiyorum kesinlikle. Bu gerekli ama işin merkezinde yer almıyor. Bela Tarr’ın çeşitli biçimlerde bu tarz eğitimlerde tekrarladığı bir söz var: “Ben size yönetmenliği öğretemem fakat yapmak istedikleriniz için sizi cesaretlendirebilirim”. Bela Tarr’ın en büyük katkısı bana verdiği cesaret oldu. Yüksek Lisans tezimi Ludwig Wittgenstein’ın Tractatus-Logico Philosophicus kitabı üzerine yazmıştım. “Neden en çok sevdiğin şey hakkında bu atölyede bir film yapmıyorsun? Tractatus’u yap” dedi. Bilenler Wittgenstein’ın ve Tractatus’un ne denli zor olduğunu bilirler. Bu bağlamda Tractatus üzerine bir film yapmaya karar vermek hiç kolay değildi fakat öneriyi sunan Bela Tarr’dı. Bende onu dinledim. Tractatus’u, bir fotoğraf makinesi ile kimseden teknik bir yardım almadan çektim. Bu filmde sonrasında 40.İFSAK Kısa Film Festivali’nde En İyi Deneysel Film ödülü ile ödüllendirildi. Anoush’un çekimleri öncesinde, 2019’da Saraybosna Film Festivali kapsamında düzenlenen Talents Sarajevo’ya seçildim. Burada da mentörlerimizden biri Bela Tarr idi. Ona atölye sonrasında bir film çekeceğimden bahsettim. Filmin post-prodüksiyon sürecine katkıda bulundu. Kendisine Antalya’da şöyle demiştim; “Ben büyük bir yönetmen bekliyordum ama gerçek bir insan tanımış oldum”. O gerçek bir insan. Onu tanıma şansım olduğu için çok mutluyum.

Filmde küçük bir kız çocuğunun, abisinin düğünü için kendilerinden çok uzak bir köyde yaşayan teyzesinden gelinlik ödünç almaya gitmesi sonucu yaşananları izliyoruz fakat yan tarafta da bir öğretmenin merak uyandıran hikâyesine tanıklık ediyoruz. Senaryo ve anlatım bakımından riskli olan bu durum arasındaki dengeyi nasıl sağladınız?

Aslında bu çok fazla eleştiri almama neden oldu. Muhtemelen başaramadığım birçok şey olmuştur. Genel anlamda sürenin bu iki hikayeyi anlatmaya yetmediği eleştirisi yapıldı. Ya da kimi insanlar Anoush’u ya da öğretmeni daha çok izlemek istediler. Fakat kafamdaki asıl istek şuydu: Köyünde öğretmen olmayan bir çocuk ile terk edilmiş bir köy okuluna atanan bir öğretmeni kısa süreliğine de olsa yan yana getirmek idi. Bunu yaparken ise biçimsel anlamda, hikayeyi anlatırken ana eylemi geri tutup gerçek hayatta olan biten gereksiz ayrıntılara yönelmek istedim çünkü gerçek hayatta da böyle olur. Kurmacayı kırmaya çalıştığım biçimsel bir üslup meselesi bu. Aslında bir önceki soru ile ilişkili olarak bir Bela Tarr etkisi.

Filmde akrabalar arasındaki çatışmayı gelinlik üzerinden başarılı bir şekilde anlatmışsınız. Bunun için gelinliği seçmenizin özel bir nedeni var mıdır?

Aslında özel bir nedeni yoktu. Filmde de bunu göstermeye çalıştım. Eşya kendinde herhangi bir değere sahip değil. Görünüşte çok basit şekilde kavranabilecek gibi fakat eşyalara eşlik eden metafizik incelikler ve teolojik süsler var. Bir hikaye var. Eşya, ekonomi-politik ilişkilerde yalnızca mübadele değeri olan bir varlığa sahip. Diğer özellikler aslında sahte bir varlığa bizi yöneltiyor. Bu Marx’ın meta fetişizmi dediği şey. Eşyaya anlam yükleyen bizleriz. Ben gelinliğin meta karakteriyle ilgilenmek istedim ve bu bağlamda gelinliği bir meta biçimde tahlil etmeye çalıştım. Onun büyük anlatıların ardında kolayca görünmeyen basit karakteriyle.

Filmde son sahneyi saymazsak hiç müzik kullanmıyorsunuz ve dış sesler doğal bir müzik yaratıyor. Bu film özelinde ve sinemada müzik kullanıp kullanmama olgusuna nasıl bakıyorsunuz?

Evet bu aslında üzerine düşünmeye devam ettiğim bir mesele. Müziği iki filmimde de birer leit-motif biçiminde kullanmaya çalıştım. Bu hikaye anlatım tekniği ile ilişkiliydi. Aynı duygunun devam etmesi amacıyla, ya da duygunun bir karakterden diğerine taşınması amacıyla kullandım çünkü bunun sayesinde çatışmanın daha güçlü ve estetik bir şekilde kavrandığını düşünüyorum. Bu değişebilir tabii. Bunun dışında herhangi bir müzik kullanmamaya özen gösterdim. Doğal sesler her zaman daha ilgi çekici ve etkileyici benim için. Çünkü dürüst filmler yapmaya çabalıyorum.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Bu soruya daha önce birkaç röportajda cevap verdim. Bu yüzden aynı şekilde alıntıyorum. Çünkü aynı şekilde düşünüyorum: Uzun metraj film sadece büyük bütçeler istiyor. Ayrıca biraz şahsiyet ortaya koyan bir yapısı da var kısa ve uzun filmin. Kimi derdini kısaca anlatıyor, kimi daha uzun uzun. En azından saf sinema için ben böyle düşünüyorum fakat sinemanın şu an en büyük endüstrilerden olduğunu da unutmamak gerekiyor. Bu bakımdan kısa film, insanların düşüncelerini özetleyebileceği, kendilerini daha kolay biçimde gösterebilecekleri bir alan. Bu şekilde sinemaya yaklaşanları da anlayabiliyorum. Aslında bence hiçbir şey ifade etmiyor. Ne fark eder ki? Filmlerin uzunluğu ya da kısalığı endüstriyel ilişkilerde yalnızca ayırt edilir. Sinema sevenler için bir farkı olduğunu düşünmüyorum.

İlerleyen yıllarda uzun metraj film çekme düşünceniz de var mı?

Evet var. Şuan senaryosu üzerine düşündüğüm ve çalışmaya başladığım bir proje var. Kalemine çok inandığım ve çok sevdiğim yazar arkadaşım Semih Öztürk ile birlikte bir yazım sürecine girdik. Umarım bu sürecin sonunda iyi bir metin ile çıkarız.

Son olarak üzerinde çalıştığınız başka kısa film projeleri varsa ufak tüyolar alabilir miyiz?

Şimdilik kafamda bir kısa film hikayesi yok.

 

 

 

 

 

 

 

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir