Dardenne Kardeşler’den 4 Film

Cannes Film Festivali’nin gediklilerinden Belçikalı Dardenne Kardeşler’in filmleri MUBI‘de Empati ve Gerçekçilik başlığı altında yayınlanmaya başlandı.

Biz de yönetmen kardeşlerin öne çıkan dört filmini değerlendirdik.

OĞUL

Dardenne Kardeşler‘in Oğul‘u, öznesi Olivier’in ruh hali üzerine kurulu. Filmlerinde karakterlerini yakın plan takip etmeyi seven yönetmenler bu kez de film boyunca kamerayı Olivier’in bedeninden uzaklaştırmıyor. Ensesini, kulağının arkasını, açılmaya başlayan saçını hatta bazen gözlüğünün camından öteyi görüyoruz. Marangozluk öğrettiği kuruma bir genç geliyor, Francis. Onu görür görmez eli ayağına dolanıyor, dersine almayı reddediyor fakat ilgisini saklayamıyor. Çok geçmeden öğreniyoruz ki Francis, Olivier’in oğlunu öldürmüş ve beş yıldır cezasını çektiği ıslahevinden yeni çıkmış.

Olivier sessiz sakin ve sıradan bir adam gibi görünse de verdiği kimi tepkilerden zihninin farklı çalıştığını anlayabiliyoruz. Ayrıldığı eşi gibi durumu yok saymak ya da sert tepkiler vermek yerine Francis’i tanımaya ve işlediği suçla ilgili ne hissettiğini anlamaya çabalıyor. Yanına alıp ona meslek öğretiyor, daha fazla vakit geçirmek için bahaneler yaratıyor ve sorular soruyor. Francis de zeki, çabuk öğrenip onu etkiliyor. İkili arasındaki ilişki şaşkınlık ve meraktan, anlayış ve güvene evriliyor.

Film boyunca kameradan en fazla beş metre uzaklaşan başrol oyuncusu Olivier Gourmet, Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu seçilmişti. Onun yarattığı tekinsizlik sayesinde film, gerilim olarak da okumaya açık ama asıl derdi insanoğlunun ne pahasına olursa olsun kayıplarının yerini doldurma arzusunu kurcalamak.

ROSETTA

1999 senesinde Dardenne Kardeşler‘e Altın Palmiye getiren Rosetta, Oğul‘da olduğu gibi başkarakterinin arkadan çekimiyle başlıyor. Hırsla koridorları aşan Rosetta da Oğul’un Olivier’i gibi işyerinde ve İki Gün, Bir Gece‘nin Sandra’sı gibi işten atıldığını öğreniyor. Sandra’nın aksine saldırgan, müdürüne fiziksel şiddet uyguluyor hatta polisle başı derde giriyor.

Problemli annesiyle karavan parkında yaşayan Rosetta öfkeli ve hırçın. Yoksulluk karşısında dimdik durup evini ve annesini idare etme derdinde. Güzel ayakkabılarını çıkarıp lastik çizmelerini giyerek yoldan çıkıp çamur içindeki evine yürüdüğü sırada maddi dertlerini bırakıp ailevi dertlerini sırtlanıyor. Pabuçları temiz ya da kirli olsun, Rosetta’nın yükü hep ağır. Genç kız kelimenin tam anlamıyla “boğuşuyor”. Müdürüyle, polisle, annesiyle, ev sahibiyle, ondan hoşlanan çocukla, çamurla… Yakasını tutup yere devirmeye uğraşıyor problemlerini ama ufacık bedeni yetmiyor. Yorgunluğu, bakımsızlığı, yoksulluğu cildinden okunacak kadar belirgin. Ailevi Akdeniz Ateşi olduğunu düşündürten ağrıları da rahat vermiyor.

En büyük derdi iş bulmak. Bu uğurda kendini ispat etmeye, çalışkanlığını göstermeye çabalıyor fakat ne çare. Bunların yetmediğini anlayınca işini alabilmek için tanıdığı birini ölüme terk edebilecek kadar ileri gidiyor bir noktada. Çaresizlik insanı her yaşta farklı sınıyor.

Rosetta işçi sınıfına, çocuk ruhuna ve çıkışsızlığa yakından bir bakış. Dardenne Kardeşler bir kez daha bir genç ile bir yetişkini eşleştirip gözlemliyor.

LORNA’NIN SESSİZLİĞİ

Arnavut göçmeni Lorna, Belçika vatandaşı olabilmek için bir bağımlıyla sahte evlilik yapar. Plana göre Claudy’i yüksek doz verip öldürecek ve böylece sevgilisi Sokol ile beraber olacaktır. Lorna’yı kaybetmek istemeyen adam tedavi olmaya başlar, Lorna’nın da vicdanı el vermez ve genç kadın cinayet işlemek yerine şiddet gördüğü yalanıyla boşanmaya çalışmaya karar verir. Gitmesine izin vermezse öldürüleceğini bilmeyen Claudy ısrarcıdır oysa Lorna boşanır boşanmaz para karşılığı evleneceği bir Rus’u bekletmektedir.

Dardenne Kardeşler‘in işçi sınıfından bir karakteri aktüel kamerayla takip ettiği bir diğer film olan Lorna’nın Sessizliği 2007 Belçika’sında geçiyor. Cannes Film Festivalinde En İyi Senaryo ödülüne layık görülen yapım filmografilerinin en iyilerinden. Hayatta kime güvenebileceğimizi asla anlayamayacağımızı ima eden sürprizlerle dolu senaryonun psikolojik alt metni incelemeye değer.

İKİ GÜN, BİR GECE

Yayınlandığı sene Altın Koza Film Festivali’nde izlediğimiz ve Filmekimi kapsamında da gösterilerek Türkiye’de birçok insana ulaşan İki Gün, Bir Gece’nin konusu şöyle: On yedi işçinin çalıştığı bir kurumda patron, zayıf halka olarak gördüğü, psikiyatrik tedavi gören Sandra’yı işten çıkarmak için oylama başlatır. Oylama sonucunda diğer işçiler ya biner Euro ikramiye alacak ya da Sandra’yla çalışmaya devam edeceklerdir.

Pazartesi günü gerçekleşecek oylamadan önceki hafta sonunu tek tek mesai arkadaşlarını dolaşıp onları ikna etmeye çabalayarak geçiren kadının yaşadıkları filmin tamamını oluşturuyor. Ödül listelerinde adı geçse de Marion Cotillard’ın en zayıf performanslarından birine şahit olduğumuz yapım, basit öyküsüne de yeterince sihir katamamış. Yönetmenlerin hanesine eksi puan olarak yazılmasa da Bisikletli Çocuk’tan sonra geri adım olarak kabul edilebilir.

1983 yılında, mutlu bir aileye doğdu. 15 yaşında sinema salonlarıyla tanışıp, bazı filmlere âşık oldu. “Ben de yaparım” zannederek, -o zamanki algısıyla- senaryo yazmaya ve her sene doğum günü gelmeden bir uzun metraj tamamlamaya başladı. “Yapan” olmanın kendisi için o kadar da kolay olmayacağını anladığındaysa bu büyülü dünyadan kopmamak için, filmler hakkında “yazan” olmaya karar verdi. Geçen yıllar içinde istemeden de olsa tıp hekimi olup 12 yıl çalıştıktan sonra mesleği bıraktı. 13 yıllık sinema yazarlığı süresince Altyazı Sinema Dergisi, Filmlerim.com, Öteki Sinema, Blogum Dergisi, Haftalık Sinema Antrakt Gazetesi ve Film Arası Dergisi’nde yazıları yayınlandı ve Ters Ninja sitesinde editör olarak kök saldı. Yaklaşık bir yıldır da her perşembe yayınladığı, ülkenin ilk dijital platform bülteni Bu Hafta Ne İzlesem? sayesinde tutkusuna bağlı kalmayı sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir