Beni Böyle Sev

Sekizinci filmi “The Hateful Eight” ile birlikte macerasına yine western kanalından devam eden Quentin Tarantino, sağa sola sapmadan bilindik diliyle yeniden beyazperdede. Bu hususu vurgulamakta fayda var. Zira, kariyerini onuncu filmiyle tamamlayacağını söyleyen yönetmen finale doğru yaklaşırken, sürprizlere ve yeniliklere dair beklentilerin farkında olmalı. Fakat o bilindik acı soslu mizahı ve sıkıcılıktan uzak geniş diyalogları ile tüm sinemaseverlere “beni böyle sev” mesajı veriyor. Seyircisini tatmin etme konusunda fazla eksikliği bulunmayan Tarantino’nun bu son filminde de aynı hisleri yaşatacağı kesin. Amerikan İç Savaşı’ndan sonraki zaman dilimini anlatan film, kanun kaçaklarını ölü ya da diri olarak ele geçiren kelle avcılarıyla, av olmaya niyeti olmayanların esrarengiz hikâyesini anlatıyor.

Öncelikle belirtmek gerekir ki filmin süresi bir hayli uzun. İlk etapta, neredeyse tamamı tek mekanda geçen ve konu itibariyle şaşırtıcı olmaktan uzak bir yapım için eleştiri konusu gibi gözükse de, karakterleri çözümleyip, bilinmez ilişki ağlarını gözlemledikçe, sıkıcılıktan uzak bir zaman dilimi içerisinde bulunduğunuzu rahatlıkla hissedebiliyorsunuz. Tekinsiz bir atmosferde, her an tetikte bulunması gereken insanlar topluluğunun gergin psikolojisi, yavaş yavaş izleyicinin üzerine sinebiliyor. İyinin ve kötünün belli olmayışı ve sürekli değişen dengelerle birlikte yeni karakterlerin anbean kadrajlara giriyor olması ile birlikte diyalog ağırlıklı anlatım, şiddetin zirve yaptığı bir dile evriliyor. Psikolojik gerilimin oluşturduğu ve yoğun bir emeğin ürünü olarak vücut bulan izleyici ilgisi, Tarantino’nun alışılageldik bol kanlı şiddeti ile karikatürize akıbetlere sürüklenen karakterlerle birlikte yara almaya başlıyor. İzleyici ilgisini sağlayan bir diğer önemli unsur ise tek kadrajda farklı olayların aynı anda seyredilebiliyor oluşu. Finale doğru iyiden iyiye çığrından çıkan estetiksiz şiddet, neredeyse bir teen slasher filminden kaçıp gelen kurbanların resmi geçidine dönüşüyor. İzlemekten sıkılmıyorsunuz. Fakat ciddiyet darbe alıyor.

Jennifer Jason Leigh tarafından canlandırılan Domergue, tüm ümidini yitirmiş bir karakter iken vahşice kaçış mücadelesi vermeye başlayışı, Tarantino’nun, filmlerinde kadınlara karşı gösterdiği olumlu yöndeki ayrımcılığından taviz vermediğini gösteriyor. Erkek egemen bir ortamda Domergue’yu, elinden geldiğince en üst noktalara kadar çıkartmaya çabalıyor yönetmen. Kurt Russell’in, namlı bir kelle avcısı olan John Ruth karakterinin yükünü başarıyla canlandırdığını söyleyebiliriz. Fakat filmin favorisi, Tarantino filmlerinde benzer karakterlere daha öncede hayat veren Samuel L. Jackson elbette. Christopher Waltz tadındaki iki yüzlü beyefendi oyunculuğuyla Tim Roth’u da es geçmek olmaz.

Filmin sanat yönetimindeki sadeliği hemen göze çarpıyor. Işık kullanımındaki başarı, izleyicinin dikkatini filmde tutmayı başarırken, filmin 70 mm ile çekilmiş olmasını da not düşmekte fayda var. Ennio Morricone’un efsanevi müzikleriyle birlikte.

Tarantino’nun yeniliklere kapalı olduğunun son tescili olan The Hateful Eight, klasik western dilini günümüze taşırken, özensiz şiddetiyle bir Tarantino filmi olduğunu ısrarla vurguluyor. Kendi hedefine göre bundan sonra iki filmi daha kalan yönetmenin eldeki kurşunları yeni bir western için harcamaması gerek. Altını üstüne getirebileceği bunca tür varken.

PAYLAŞ

1986 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden 2008 yılında mezun oldu. Öğrencilik yıllarından itibaren çeşitli film atölyeleri ve akademi çalışmalarına katıldı. Çeşitli kurumsal firmalarda sürdürdüğü profesyonel iş yaşantısı ile birlikte 2012 yılından bu yana Film Arası Dergisi’nde film kritikleri ve çeşitli sinemasal araştırmalar yazmaktadır. Aralık 2013 döneminden itibaren derginin Yayın Kurulu Üyesi’dir. İngilizce bilmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir