40. İstanbul Film Festivali İzlenimi (4)

40. İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Belgesel Yarışması’nda yer alan filmlerin değerlendirmesini bu yazımda noktalıyorum. Yarışmanın geride kalan dört filmine dair yorumlarım şu şekilde:

Anima

Ulusal Belgesel Yarışması’nın altıncı filmi, Türkiye’nin farklı coğrafyalarından gözlemlenen bir dizi etkinlik aracılığıyla farklı kültür ve inanç sistemlerinin, insanların hayvanlarla kurdukları ilişkilerdeki rolünü sorgulayan Anima. İnsanların hayvanlarla olan ilişkisini Türkiye’nin farklı şehirlerindeki kültürel noktalardan bakarak aktaran belgesel, izleyiciyi olayların adeta birer gözlemcisi haline getiren yalın kamera diliyle dikkat çekiyor. Hayvanlarla kurulan ilişkinin toplumsal cinsiyet rollerinden başlayıp sahip-köle ilişkisine uzanarak anlatıldığı Anima, kültürel kodlara dair de mesajlar barındırıyor. Kültürün doğa ve hayvanlarla ilişkisi, canlı hayvan pazarlarından bayram namazına ve kurban kesimine dek olan kurban geleneği ile deve güreşi ve güzel deve yarışması, yönetmenin çocukluğuyla da bağdaşarak anlatıma farklı bir yorum getiriyor.

5,5/10

 

Patrida

Yarışmanın yedinci filmi, Batı Trakya göçmeni bir babanın şimdiye dek hiç görmediği, kendinin ve ailesinin doğduğu toprakları görme hayalini gerçekleştirmek için yaptığı yolculuğu anlatan Ayça Damgacı imzalı Patrida. Başrolde babası ve annesine eşlik eden Ayça Damgacı’nın yönetmenliğini yaptığı belgesel; geçmişe, köklere ve yaşanmışlıklara uzanan duygusal bir yol hikayesi sunuyor. Yunanca’da “memleket & baba vatan” anlamına gelen “patrida” kelimesinden ismini alan belgesel; İstanbul’dan başlayıp, İskeçe, Selanik, Atina ve nihayetinde Zürih’e dek uzanan bir yolculuğu aile fertleri arasındaki samimiyetin doğallığını hiç bozmadan seyirciyi de ortak ediyor. Aile ve ortak geçmiş kavramlarıyla örülü senaryosunu aidiyet-kimliğini sorgulama ve yeniden anlamlandırma çabasıyla yoğuran belgesel, “Bir yolculuk, yaşadığımız şiddeti, öfkeyi, korkularımızı, bütün bunları anlamaya yeter mi?” sorusunun cevabını en nahif şekilde vermeyi başarıyor. Özellikle İsmet Damgacı’nın gözlerindeki o heyecan, duygu ve içindeki çocuğun heyecanı ile gülüşü tüm pozitif enerjiyi kameranın dışına taşırıyor.

7,5/10

 

Merhaba Canım

Yarışmanın sekizinci filmi, Arkadaş Zekai Özger’in şiirleriyle, yakınlarının anlatılarıyla, sol resmi tarih söyleminin dışına çıkıp, öteki olma haliyle temas kurarak, “kayıp” bir portrenin izini süren Merhaba Canım. Arkadaş Zekai Özger’in sadece 25 yıla sığan yaşamına şiirleri, biriktirdiği dostları ve yaşadıklarıyla bakma fırsatı sunan belgesel, minimal ve eli yüzü düzgün bir iş sunuyor. Şairin şiirlerinde işlediği konuları, serpiştirdiği imgeleri ve duygularının en yoğun halini vermeyi başaran belgesel, en yakın dostlarının tanıklıklarıyla kendisinin portresini çiziyor. Şiirlerindeki beden, yalnızlık, ölüm, doğa, erkeklik gibi pek çok farklı konu ve imgenin belgeselde işlenmesi şiirlerinin de temelinin nasıl örüldüğünü ayrıntılarıyla anlatmayı başarıyor. Geçirdiği hastalık sonucu tek ayağının aksar hale gelmesi, büyüdükçe keşfettiği ve “dost” dediği arkadaşları tarafından dışlanmasına neden olan cinsel kimliği, şiirlerine konu olan siyasi görüşü ve hayat yolculuğundaki “yalnız”lığı etkileyici bir şekilde ele alınıyor.

6,5/10

 

Nosema

Yarışmanın dokuzuncu ve son filmi, Türkiye’nin son Keldani köylerinden biri olan Şırnak’ın Meer köyünde defalarca baştan inşa etmek zorunda kaldıkları evlerinde son kez çocuklarıyla bir araya gelen Hürmüz ve Şimuni Diril’i odağına alıyor. Toprağından koparılan, alışkanlıkları değişen ve kültürlerinin erimesine elleri kolları bağlı kalan bir çifte kısa bir sürede bakış atan belgesel, olabildiğince doğal bir anlatım sergiliyor. Olacaklardan habersiz son kez bir araya gelen ailenin evine konuk olan kamera, aile bireylerinin birbirleriyle olan iletişimini akışı bozmadan incelikle yansıtıyor. Terör sürecinde evleri bombalanan ve yıkılmak zorunda kalan çiftin çocuklarıyla son buluşması ve yaşadıkları heyecan, ileride yaşanacakları bilen seyircinin içini burkmayı başarıyor.

5/10

 

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle.

 

 

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.