FilmArası Dergisi

Umut Treninde Yitik Binlerce Düş

33. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Meksika yapımı Altın Kafes (La jaula de oro, 2013) umutlar ülkesi Amerika’ya kaçak yollardan gitmeye çalışanların dramlarına eğilen bir yapım.

Amerika. Hayaller dünyası. Her gün milyonlarcasının orada bir hayatı olabilmesi adına hayalini kurduğu, binlercesinin de işi eyleme döküp yolları arşınladığı bir umut dünyası, düşlerdeki cennet. O binlercesinin çok az kısmı yasal yollarla hayallerinin peşine doğru yol alırken, geride kalan büyük çoğunluk yasaların aslında hayatın adaletsizliğinin dışarıda bıraktığı yollardan düşüyorlar umutlarının peşine. Amerika’nın bizzat buyur ettiği, kabullendiği umut arayışçılarının dahi orada tutunabilmesi aslanın midesine doğru çalkantılı bir yolculuğu işaret ediyorken, yasadışı yollardan bu umuda tutunmaya çalışanların tabiri caizse o düşlenen cennete(!) ulaşabilmeleri dahi çetin bir doğa savaşına zemin oluyor.

İspanyol yönetmen Diego Quemada-Diez, ergenlik dönemlerini yaşayan biri kız ikisi erkek üç arkadaşın buluşup Guatemala’dan Amerika’ya doğru yola çıkmalarıyla başlatıyor filmini. Ceplerinde ancak kendilerine birkaç gün yetecek parayla imkânsızı gerçekleştirmek için başlıyorlar yolculuklarına. Yol boyunca trenler kendileri gibi binlercesine ev sahipliği yapıyor. Tabi ki trenlerin iç kısımlarında konforlu koltuklarda sürdüremiyorlar yolculuklarını; tepelerde tutunmaya çalışıyorlar umutlarına. Yollarda özellikle sınır bölgelerinde güvenlik kuvvetleri de bekliyor kendilerini, onların olmadığı yerlerde de acımasız mafyalar hayallerini çekip alıyorlar birer birer. Her geçen durakta birileri daha atlıyor trenlere, aynı zamanda onlarcası da ilerdeki tehlikeleri görüp veya baskınlar sonucu kaçıyorlar. Doğal ortamda bir imtihan sanki yaşadıkları. Elene elene, en güçlüleri, en zekileri, en şanslıları kalıyor geriye. Yola çıkanlar ile umutlar diyarına varabilenlerin sayısını kıyasladığımızda; sönen, kaybolan, dönüş yoluna kendini çoktan vurmuş hayatların toplamın içinde nasıl büyük bir payı oluşturduğunu görebiliyoruz. Sonları hapis, kaçırılıp esir edilme, hayat kadınlığına zorlanma gibi hepsi birbirinden ağır senaryoların kaderleri uyarınca dağıtıldığı bir cehennem tasviri aslında yolların bittiği noktalar.

Yola üç kişi çıkan bizim ekibe yolda karşılaştıkları, farklı bir dil konuşan yerli Chauk’da katılıyor, gruptaki Juan’ın tüm itirazlarına rağmen. Farklı olana daha yolun başında ilk tepki geliyor aslında. Ve Juan uzun bir süre benimsememekte direniyor. Grubun başına gelen ilk polis sorgulaması sonrasında gruptan biri ayrılıp geri dönme kararı alıyor. Belki de ilerde başlarına gelecekleri tahmin edip gözü korktuğu için umutlarını daha yeşertmeden solmasına göz yumarak evinin yolunu tutuyor. Daha düşlenen cennete ulaşmanın böylesi badireli bir iş olduğunu görüp, Amerika’da karşılaşacağı zorluklar hakkında bir ön deneyimi oluyor belki de. Geride kalanlar için macera bol kovalamacalı, iç çatışmalı, her an tehlikelerle yüz yüze kalma ihtimalinin artarak devam ettiği bir şekilde devam ediyor. Grubun kız üyesi Sara’nın da kadın tacirlerince tutsak edilmesinin ardından bir başlarına kalan Juan ve Chauk yani aralarındaki gerilim yüksek iki yabancı arasında gitgide olumluya dönen ve derinleşen bir ilişki başlıyor. Birbirlerinin hayatlarını kurtarıyorlar, dil farkının iletişimlerinde yarattığına inandıkları engelleri kaldırıyorlar, aralarındaki ego savaşının keskin uçları törpüleniyor, hatta zamanla Juan kendisine Amerika’da bir başlangıç için sakladığı parasını dahi Chauk’un kendilerini kaçıran mafyalar tarafından serbest bırakılması için gözünü kırpmadan feda edebilecek noktaya geliyor. Juan karakterinin dönüşümü film boyunca oldukça tutarlı bir şekilde ergenliğin meyvesi olan agresif duruşundan ve kendini grubun lideri görüp herkese hükmetme konumundan uyumlu, anlayışlı ve en doğru ifadeyle olgun bir mertebeye doğru ilerliyor. Amerika sınırlarını adım attıktan kısa bir süre sonra Chauk’un öldürülmesi ise Kızılderilileri imleyen eleştirel bir tespit olarak filmde önemli ve vurucu bir ayrıntı olarak yer alıyor. İlk alınan canın bir yerliye ait olması düşündürücü olduğu kadar gerçeğe de yapılan acı bir vurgu. Juan’ın umutlar ve zenginlikler ülkesindeki ilk işinin et fabrikasında artık temizleyiciliği olması da kurulan hayalleri, katlanılan acıları, alınan riskleri ve en nihayetinde toslanan gerçeklik duvarını göz önüne aldığımızda oldukça manidar bir sonuç olarak perdede can buluyor.

Yönetmen Diego Quemada-Diez hem gerçekçiliği daha iyi vurgulamak hem de filmin karanlığa doğru ilerleyen atmosferini öne çıkarmak için grenli, mat renklerin öne çıktığı bir görsellik tercihinde bulunmuş. Juan’ın hayallerine eşlik eden kar sahnelerinin yolculuk sırasında (hayaller daha kirlenmemişken) ve finalde vaat edilen cennette (hayallerin un ufak olduğu) karşımıza çıkartılarak kurulan bağlantı, filmin keder hanesine acı bir çentik atmasının metaforik karşılığı oluyor.

Filmde aktüel kameranın genelde baş karakterlerinin takibinde olduğu, yer yer de gözlemci bakışıyla belgesele de yakın duran tercihlerin ağırlıkta olduğu bir sinema dili kullanılmış. Filmde ana karakterlerin yolculuğu sırasında karşılaştıkları kendileri gibi kaçak Amerika yolcularının sayısal olarak fazlalığı dikkat çeken bir ayrıntı. Özellikle trenlerin üstlerindeki yoğun kalabalıkla karşılaşan izleyicinin olayın büyüklüğü karşısında şaşırmaması mümkün değil denilebilir. Böylesi bir yoğunluk içerisinde yönetmenin ana karakterler ve diğer yolcular arasında herhangi bir etkileşim veya iletişim kurmaktansa olaya gözlemci penceresinden yaklaşıp yolcuların hayatlarına, dramlarına dokunmama tercihi filmin vuruculuk dozunu aşağı çeken önemli bir unsur oluyor. Amerika’ya gitmeyi hayatı pahasına kafasına koymuş böylesi bir kitlenin yola çıkmalarına neden olan etmenlere sadece bilgi ve ayrıntı olarak dahi değinilmediği için nicelik açısından gözü etkileyen kalabalık, duygu açısından aynı güce ulaşamıyor.
Ayrıca filmin yolcuların dramlarına karşı takındığı mesafeyi eleştirirken, daha önemli bir sorun olarak görülebilecek ana karakterlerin yola çıkış motivasyonlarını tam olarak açıklamamasını da mercek altına almamız gerekebilir. Üç karakterin de sadece tek sahnede anlatılmaya çalışılan ve yaşanılan mekândan yola çıkılarak seyirciye yorum yapma imkanı sunan yaşam alanları varoş diyebileceğimiz sosyoekonomik olarak fakir bir bölge olarak seçilmiş. Karakterler arasında diyalog yoğun bir hikâyedense gözlemci bir görsel atmosferin öne çıktığı filmde, ana karakterlerin yaşadıkları hayattan daha iyi bir dünyayı hayal ettikleri dışında bir bilgiye ulaşamıyoruz. Yönetmenin yola çıkış ereğinden ve onu ortaya çıkartan şartlardan çok yolculuğun barındırdığı dramı önemsediği iddia edilebilir. Fakat yeterli malzemeyle geliştirilip zenginleştirilmemiş karakter yapılandırması seyirci gözünde ölümün hangi uğurda göze alındığı gibi önemli bir sorunun cevaplarını da eksik bırakıp, tatmin düzeyini aşağılara çekiyor.

Ayrıca Altın Kafes’in anlattığı konu üzerine şu ana kadar anlatılmış realitenin üzerine fazla bir taş koyamadığı ve sertliğinin kimi zaman rafine edilmiş bir şekilde servis edildiği söylenebilir. Filmi benzerlerinden ayıran ayrıntı olan, yolculuğa dâhil ettiği yerli karakter ile beraber devreye giren çatışma ve karakter etkileşimi-dönüşümü önem verilmesi gereken bir husus olarak filmin insanlık dramı temasının hemen yanında konuşlanarak üzerinde konuşulmayı hak ediyor.

Murat ATA

Sinema her şeyim. Hayallerim, bir şekilde hangi alanı olursa olsun temas halinde olmak istediğim, hayatımın vazgeçilmezi..

Woody Allen, Dardenne Kardeşler ve Reha Erdem'in sinema dünyalarından tarifsiz bir şekilde etkilenirken; sinema tarihinin en iyi filminin Yurttaş Kane olduğu üzerine düşüncem, seyrettiğim her filmle biraz daha pekişiyor.

Yorum Yap

Temmuz 2017