“Sorumluluğumuz Hikâyenin Dünyasına Ayak Uydurmamız”

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisi yeni haftasında ilk kısa metrajına imza atan bir konukla devam ediyor. Birkaç haftalık aranın ardından sizlerle buluşacak bu röportajda sizleri toplumsal içerikli bir filmin yönetmeni karşılayacak. Bu hafta yönetmeniyle üzerine konuşacağımız kısa film, pusetteki bebeğiyle merdiven silerek hayatını kazanmaya çalışan Sibel’in çöplükte çalışan kocası Yılmaz’a ulaşma çabası ve apartman dairelerini dolaşarak aylık merdiven parasını toplamaya çalışmasına odaklanan Çamaşır Suyu.

Bu haftanın röportajında daha yakından tanıyacağımız isim, 8. Kayseri Film Festivali’nin Ulusal Kısa Film Yarışması’nda “Jüri Özel Ödülü”ne layık görülen Çamaşır Suyu filminin yönetmen ve senaristi Büşra Bülbül.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Büşra Bülbül?

İzmir doğumluyum, üç yaşımda İstanbul’a gelmişiz ve 24 senedir buralardayım. İlkokul yıllarında tiyatroya olan merakımı lise döneminde bir üst noktaya taşıdım ve profesyonel sahnelerde oynamaya başladım. Aynı zamanda eşim Bekir Bülbül ile de bir tiyatro sahnesinde tanıştım. Üniversitedeyken ise eşimle birlikte kendimize ait bir tiyatro grubu kurduk. Beş sene tiyatro üzerine deneysel çalışmalar yaptıktan sonra kısa filmlerde yer almaya başladık. Sinema bizim hayatımızın dönüm noktası oldu diyebilirim. Evlendiğimiz günün ertesi sabahı balayı yerine düğün takılarımızı bozdurup ilk uzun metraj filmimiz olan Benim Küçük Sözlerim’i çekmeye gittik. Her şey bir anda gelişti. Şimdi ise iki çocuk annesi olarak sinema yapmaya devam ediyorum.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyon süreci ne kadar sürede tamamlandı?

Fikir süreci ve yazım aşaması altı ay kadar sürdü. Daha sonra çevremizdeki arkadaşlarımızdan yardım istedik ve küçük bir ekip kurduk.  Çekimlerden önce uzun bir ön hazırlık sürecimiz oldu. Oyuncumuzla mekanda provalar yaptık, aynı zamanda görüntü yönetmeniyle de çekim planlarını netleştirdik. Sanat ekibiyle gerekli hazırlıkları yaptık ve sonuç olarak çekim bir günde bitti. Hızlı bir ekiptik. Post aşaması ise yaklaşık bir ay kadar sürdü. Kurgu eşim Bekir Bülbül’e ait.

Filmin hikâyesini yazma fikriniz nasıl ortaya çıktı?

Annem ben çocukken merdiven temizliği yapardı, yani o hayatı bizzat gördüm ve deneyimlemiştim. Hislerim çocukluk yıllarıma dayanıyor ama anne olduktan sonra fark ettim bazı gerçekleri. Bir bebekle hayat mücadelesi vermek ve aynı zamanda bir sürü diğer sorunlarla ilgilenmek… Senaryo üzerine düşünmeye o sıralar başladım.  Minimal bir hikâye istiyordum. Tek mekan, tek oyuncu. Kısa ama ruhu olan bir şeydi anlatmak istediğim. Bütçe arayışına girmeden, birkaç dostumuzla çekebileceğim kolaylıkta olmalıydı ve nitekim öyle de oldu. Oğlum 13 aylık olduğunda onunla beraber sete girdik. Böylece ilk oyunculuk deneyimini benimle yaşamış oldu.

2018 yılında “Benim Küçük Sözlerim” isimli ilk uzun metrajınıza imza attınız. Daha sonra ise “Çamaşır Suyu”nu çektiniz. Kısa veya belgesel çeken yönetmenler genellikle uzun metraja geçtikten sonra tekrardan kısa film çekmeyi tercih etmiyorlar. Sizi uzun metrajınızdan sonra kısa film çekmeye iten neden ne oldu?

Benim Küçük Sözlerim’in senaryosunu eşimle beraber yazmıştık fakat yönetmen kendisiydi. Her ne kadar beraber çekiyor olsak da bakış açılarımız ve anlatmak istediğimiz dertler farklı olabiliyor. Ondan dolayı Çamaşır Suyu yönetmenliğini üstlendiğim ilk film oldu ve inşallah devamı da gelir. Uzun metrajdan sonra kısa film çekilemez diye bir kaidenin olmadığını düşünüyorum. Hatta eşim ikinci uzun metrajını çekmiş olmasına rağmen hala çekmeyi planladığı kısa filmler var gelecekte.

Pusetteki bebeğiyle, merdiven silerek hayatını kazanmaya çalışan Sibel’in rutin hayatının 15 dakikalık sürecine dahil ediyorsunuz bizleri ve bunu da hayatın doğal akışını hiçbir şekilde bozmadan veriyorsunuz. Hayatın gerçek yanlarını yansıtan bu türde filmler yönetmenlere ne gibi sorumluluklar yüklüyor?

Bu hikâyede anlatım tarzının dışına çıkamayacağım birkaç nokta oldu elbette. Mesela aklımda Roy Andersson tarzı bir anlatım biçimi vardı fakat Çamaşır Suyu’nda toplumsal gerçekçiliği temel alarak daha belgeselimsi bir anlatımı tercih ettim. Yönetmen olarak sorumluluğumuz, anlattığımız hikâyenin dünyasına ayak uydurmamız. Gerçekçiliği esas almamız.

Kısıtlı bir süreye sahip kısa filmlerde istenilen mesajı seyirciye iletmek her zaman mümkün olmayabiliyor. Siz ise tek mekanda geçen bir film olmasına karşın son derece yerinde mesajları ve toplumsal eleştiriyi göz ardı etmeyen sahneleri başarılı bir şekilde yansıtmışsınız. Büyük çoğunluk tarafından dezavantaj olarak görünen bu durumu kendi avantajınıza nasıl çevirdiniz?

Tek mekanda geçen hikâyeler her zaman daha çok ilgimi çekmiştir çünkü her şey orada yaşanıyor ve bitiyor. Anlatılacak olan her noktayı ince ince hesaplamak ve hazırlamak, tek mekanın vermiş olduğu rahatsızlık ve çatışma seviyesini dengede tutmak bence çok değerli.

Filminiz tek mekanda ve üstelik apartmanın merdivenlerde geçiyor. Gerek oyuncunun hareket kabiliyeti gerekse sizin çekim alanınız açısından oldukça zorlayıcı bir mekan kullanımı mevcut. Çekim süreci sizi ve ekipteki diğer üyeleri zorladı mı?

Küçük bir mekanda çekim yapmak oldukça güç tabii fakat bunun için biz de olabildiğince küçük bir ekip kurmuştuk zaten. Mekan öncesinde belli olduğu için her şeyi ona göre ayarlayabilmiştik. Çekim esnasında kamera arkasında bulunan üç dört kişi hariç herkes mekandan uzaklaşması gerekiyordu.

Filminiz toplumsal sınıf ayrımını da iki sahnesiyle çok keskin şekilde yansıtmayı başarıyor. İlki, alışverişten gelen apartman sakininin Sibel ile konuşurken merdivenlerde daha yüksekte durması ile Sibel’in temizlik suyunu değiştirmek için dairesinin içine dönen komşunun o anda kapıyı kapatmasıydı. Bu çatışmayı anlatmanın birçok farklı yolu varken sizin bu yöntemi seçmenizin nedeni neydi?

Filmde kullandığım her detay, geçmişten kalan izler benim için. Ben sadece bunları hikâyemize eklemek istedim. Diğer yandan da aslında hepimiz Sibel’in karşılaştığı daire sahipleriyiz. Yaşadığımız kent sistemi bizleri umursamaz ve bencil insanlar olmaya zorluyor sanki.

Sibel’in çalışmasının karşılığını almak için apartman sakinleriyle olan diyaloğu ise özellikle ülkemizdeki çalışanın hakkını layıkıyla ve zamanında verme kavramına riayet etmeyenlere de eleştirel bir bakış açısı getiriyor. Toplumsal gerçekçi özellikler taşıyan ve işçi-emekçi olmanın da üstüne basa basa vurgu yaparken etkilendiğiniz filmler oldu mu?

Bana ilham veren birçok film olmuştur fakat şu filmler beni direkt bu filmi çekmeye yöneltti diyemem. Yine de En duva satt på en gren och funderade på tillvaron en çok beğendiğim filmler arasındadır.

Filminizde en dikkat çeken noktalardan biri de kadraja giren hiçbir apartman sakininin yüzünü görmüyor oluşumuz. Sadece Sibel’e odaklanmanızın nedeni neydi ve bu durum hikayenin dinamik yapısını korumada size zorluklar yaşattı mı?

Zorluk yaşatmadı diyemem çünkü uzun diyalogları olan oyuncuları göstermemek için belli kısıtlamalara maruz kalıyoruz fakat bu bilinçli bir tercih nihayetinde. Görmediğimiz karakterleri seyirci kendi yerine koyması niyetiyle böyle bir deneyselliğe başvurmak istedim. Tabii filmi gerçekçi kılan unsurlardan biri de kameranın sadece Sibel’e odaklanması diye düşünüyorum.

Filmin final sahnesinde çamaşır sulu kovanın içine apartmana giren çiçekçinin elindeki demetten bir çiçek düşüyor. Bu sahne bilinçli olarak mı çekildi yoksa o anlık spontane gelişen bir durum mu?

Bekir ile beraber uzun tartışmalar sonucunda böyle bir sahneye karar verdik. Sonuç bizim için çok tatmin edici oldu. Deyim yerindeyse yaratıcısı tarafından Sibel’e gönderilen bir mesaj niteliğinde finaldeki çiçek.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Kısa film, uzundan önce bir basamak değil bambaşka bir anlatım biçimidir. Ülkemizde kısa filmlere verilen değerin arttığını görüyorum son birkaç yıldır. Festivallerin ve fonların çoğalması genç yönetmenlere daha fazla alan açıyor. Bu çok umut vadedici.“Uzun metrajdan sonra kısa film çekilmez” algısını da kırabilirsek ne güzel olur.

Kariyerinizin bundan sonraki adımında başka kısa film projeleri de mevcut mu?

Tabii. Şu an elimizde çekilmeyi bekleyen bir-iki kısa film daha var. Aynı zamanda geçen yaz çektiğim bir belgesel filmim kurgu aşamasında henüz ama bunların dışında Çamaşır Suyu’ndan önce, üzerinde düşündüğüm ve ufaktan yazmaya başladığım bir uzun metraj film projem var.  Şuan onun üzerinde çalışıyorum.

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir