“Risk Almadan Hiçbir Şey Yapmak İstemiyorum”

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin 77. haftasından herkese merhaba. Dünyada ve ülkemizde sinema, tiyatro ve dizi sektöründe yaşanan taciz skandallarının yankılarını eskiye nazaran daha yüksek sesle duyuyoruz. Erkek hegemonyasının kolay kırılamadığı ve ataerkil düzenin hükmünü sert bir şekilde sürdürmeye çalıştığı bu sisteme karşı dikkat çeken Özgürcan Uzunyaşa, kısa metrajı Cehennem Boş, Tüm Şeytanlar Burada ile bu haftaki konuğum. Film, oyunculuk sınavlarına hazırlanan genç oyuncu Gülşah’ın bir gün asistanlık yaptığı tiyatroda hocası tarafından tacize uğraması ve sonrasında yaşadıklarına odaklanıyor.

Filmin yönetmeni Özgürcan Uzunyaşa ile gerçekleştirdiğim bu röportajda filmi, hikayesi, çekimleri, gelecek hedefleri ve merak ettiğim başka noktaları da konuşma fırsatı buldum.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Özgürcan Uzunyaşa?

Mimar Sinan Üniversitesi’nde sinema okudum. Yaklaşık 10 yıldır kurguculuk ve yönetmenlik yapıyorum. Bir yandan öyküler yazıyorum. Onur Selamet ile editörlüğünü yaptığımız son öykü seçkimiz Tüm Panayırların Heyulası, bu röportaj yayınlandığı sırada ikinci baskısına girecek. Ona da selam ederim.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyonu ne kadar sürede tamamlandı?

Fikir ilk kez pandeminin başında Nisan 2020’de çıkmıştı. İlk draft da hemen ardından geldi. Film olarak projelendirmemiz, o dönem en yakın olduğum kişilerin cesaretlendirmesi ile aynı yılın yaz aylarında başladı. Filme ilk dahil olan kişiler kostüm tasarımcımız Nilsu Baldan ve yapımcımız Koray Arıgümüş’tü. Bir süre sonra Fahriye İsmayilova dahil oldu. Onların heyecanı ve fikirleriyle, “Hadi yapalım” deyip çalışmaya başladık. Bütçe sıkıntıları, maddi ve elbet manevi başka problemler derken çekimler iki kez ertelenip nihayet tam iki yıl sonra Nisan 2022’de senaryo artık neredeyse bambaşka bir şeye dönüşmüşken sete girdik. Mayıs ayından Eylül ayına kadar da beş aylık bir post prodüksiyon süreci oldu.

Filminizin ismi William Shakespeare’in bir sözü aynı zamanda. İsme nasıl karar kıldınız?

Fırtına’yı ilk okuduğumda sene 2014 olması lazım, o zamandan bu yana bu isimle bir şey yapmak istiyordum. Aynı zamanda oyunculuk sınavlarıyla ilgili de bir şey yapmak istiyordum. Fikir, bir sahne ve filmin ismi. Aynı anda belirdi. Filmin meselesini ve dilini açıkça söyleyen, bütünlüklü bir isimdi.

Film, oyunculuk sınavlarına hazırlanan genç oyuncu Gülşah’ın bir gün asistanlık yaptığı tiyatroda hocası tarafından tacize uğraması ve sonrasında yaşadıklarına odaklanıyor. Dünyada ve ülkemizde sinema, tiyatro ve dizi sektöründe yaşanan taciz skandalları hepimizin malumu. Kadınların karşı karşıya kaldığı bu duruma filminizde yer vermek üzerinizde bir baskı yarattı mı?

Baskı doğru kelime mi bilmiyorum ama psikolojik yükü ve sorumluluk hissi çok ağır. Bir erkek yönetmen olarak filme böyle bir çıkış noktasıyla yaklaşmanın yükü daha da fazla. Filmin her aşamasında bu karşıma bir soru işareti olarak dikildi. Attığınız taş çok yanlış kişileri ürkütebilir, zarar verebilir, travmaları deşebilir. Bence her şeyden önce, yanlış bir bakışla seyircinin karşısına çıkabilirsiniz. Çok yanlış yerden çok yanlış şeyler söyleme riskiniz var. Bunlar senaryo aşamasından filmin tasarımına ve diline kadar her noktada titizlikle üzerine düşünmem gereken konulardı. “Kim ne der? Nasıl görünürüm?”den ziyade, durmak istediğim yerde durmak için, her ne kadar kendim çok uzak olduğumu düşünmesem de elbette birebir yaşamadığım bir tecrübeyi aktarırken gerçekle bağımı koparmamak, filmin dünyasına zarar vermemek için özellikle dikkat etmeliydim. Öte yandan böyle bir konuyla bağ kurmak istediğim, görünürlüğünü artırmak istediğim, o paylaşım alanında eser üretmek istediğim bir kitle var. Onlara doğru yaklaşımla ulaşmam gerekiyordu. Bu sorumluluk hissi beni çok zorladı.

Filminiz her ne kadar kurmaca olsa da anlattığınız konu ne yazık ki hayatın acı gerçeklerinden biri. Senaryo yazım sürecinde taciz konusuyla ilgili ne tür araştırmalar yaptınız? Tanıklıklardan faydalandınız mı?

Okumaları bir kenara bırakıyorum çünkü her konuda her zaman okuma yapıyorsunuz. Fakat filmler teorilerin resmedildiği ŞEMA 1’ler değil. Hayata dair belki de şemalarda olmaması gereken şeyler içermeli. Belki de ideal teorilerin yanlışlayacağı şeyler içermeli. Teoriden film yapılır mı bilmiyorum, ben yapamam. Bu yüzden gerçek tanıklıklar daha önemliydi benim için.

Az önceki soruda bahsi geçen sorumluluk ve baskı hissiyle de birlikte, hakiki olmak, doğru yerde durmak ve gerçeğe yaklaşabilmek adına çok fazla kişiyle görüştüm. Bunlar arasında akademisyenler de var, arkadaşlarım da, sinemacı dostlarım da ama en önemlisi oyuncu ve tiyatrocu kadınlardı. Asıl onların tanıklıkları beni çok ileriye taşıdı. Senaryoda karşı çıktıkları şeyler, etkilendikleri doğru buldukları detaylar, bunların hepsini birebir almasam da, çoğu şeyi kim neyi nereden söylüyor diye düşünerek tek tek ölçüp biçtim. Senaryonun her yeni kopyasında yeni birilerine danıştım.

Özellikle final sahnesi çok ilginç bu açıdan benim için. Onu özellikle belirtmek isterim. Filmi görmeyenler için sahneyi bozmadan anlatmaya çalışacağım. Final sahnesindeki diyaloglardan bazıları, senaryoyu tamamlıyor. Ama tamamı, gerçek tanıklıklara dayanan diyaloglar. Birçok farklı oyuncu arkadaşımla konuştuğumda unutamadıkları konuşmaları “izin alarak” filme diyalog olarak ekledim. Dolayısıyla final sahnesindeki neredeyse her karşılıklı diyalog, bir yerlerde bir zaman gerçekten yaşandı. Biraz farklı kelime ve cümlelerle.

Tüm bu tanıklıkları dinlemenin yarattığı his epeyi korkutucuydu. Patriyarka ve egemenlik hissinin insanı (ve erkeği) getirdiği noktayı her seferinde yeniden öğrenmenin dehşeti, tüm şeytanlar gerçekten de burada dedirtiyor. İnsan kendini hep doğru yerde dururken görüyor; fakat yanlış; özellikle bir erkekseniz, size açığa çıkarmanız için çoktan verilmiş. Artık tüm iyiliğinizle kötülüğünüzle sorumluluk sizde. Hiçbir bahanenin arkasına sığınamazsınız, kendi dünyamızın ötesini görmeyi, söylediklerimizin gittikleri yeri önceden görmeye çalışmayı başarmamız lazım.

Tek isteği oyunculuk yapmak olan Gülşah, erkek hegemonyasının bir türlü kırılamadığı sinema-tiyatro sektöründe var olmaya çalışsa da içinde bulunduğu ataerkil düzen tüm yaşamını yönlendirmeye çalışıyor. Bu noktada filmin tüm ağırlığını kendisinde toplayan Gülşah karakteri de hikaye açısından büyük öneme sahip. Senaryo yazım sürecinde karakterin yaratımını nasıl gerçekleştirdiniz?

Senaryo yazım sürecinde karakter yaratımı için birçok yöntem var. Ben karakter-film ilişkisini düşünerek film-spesifik çalışmayı seviyorum. Bu filmde, odaklanmak istediğim şey, olay karşısında Gülşah’ın çevresindekilerin sesleri, tepkileri ve yorumlarıydı. Karakteri bu nedenle, herhangi biri olarak yaratmaya özen gösterdim. Kendi mücadelesi olan, sesine güvenen, gördüğüm tanıdığım tüm genç oyuncular, özellikle genç oyuncu kadınlar gibi çaresiz hissettikleri anda bile kendilerine güvenmeyi ve mücadelesini sürdürmeyi, yaptığı iş ve kendi arzusu için devam etmeyi çare belirleyen biri. Olaydan bağımsız düşünmek zor; ama filmdeki meseleden ayrılırsanız, samimiyetle üretmeye çalışan herkeste gördüğüm, şeytanların karşısında üretmenin coşkusuyla bağıran herhangi birimiz olabilirdi Gülşah. Bence Öyküsu’nun performansıyla oldu da.

Aynı sırada oyunculuk yaptığı filmin, günlük hayatının ve tiyatro dünyasının gerçeklikleri birbirine karışan Gülşah, tüm bu karışıklık içerisinde kendi hakikatini korumak zorunda kalıyor. Aynı anda yaşadığımız farklı gerçeklikler arasında doğru çıkışı nasıl bulabiliriz sizce?

Bu benim cevaplamam için fazla büyük bir soru. Aynı anda yaşadığımız tüm gerçekliklerin tek bir hakikat olduğunu kabul etmeli. Ben de tüm filmlerimde bir şekilde buna değiniyorum sanırım. Son dönem sinemasında bunu kusursuz bir biçimde söylemenin kıyısına ulaşıp niyeyse o uçurumdan aşağı bağırmak yerine şöyle bir bakıp geçmeyi tercih eden güzel bir film var “Everything Everywhere  All at Once”. Danieller ile bir oturup konuşmak lazım bunu. Charlie Kaufman da çaya gelsin. Kek getirsin.

Filminiz özellikle teknik anlatım, çekimler ve kurgusuyla anlatımını üst perdeye taşımayı başarıyor. Bunda hiç kuşku yok ki Gülşah’ın içinde yaşadığı tek gerçekliğin yüksek teknik dokunuşlarla seyircide birden fazla gerçeklik şeklinde tezahür etmesi. Tüm gerçeklerin birbiri içine homojen bir şekilde karıştığı hikaye de seyirci için zihin bulandıran ve içinden çıkılması mümkün olmayan bir labirente dönüşüyor. Sahneler arası geçişler de bu noktada en beğendiğim noktaların başında geldi filminizde. Bu anlatım dilini kısa film gibi riskli bir türde nasıl inşa ettiniz? Meraklıları için detaylıca anlatabilir misiniz?

Bunun çok riskli olduğunu biliyorduk en başından beri. Suya yazı yazıyoruz. Sinema ve özellikle kısa filmde, böyle büyük bir coşkuyla koşup koşup suya yazı yazıyoruz. Dolayısıyla en azından sinemamızı derinleştirip seyirciyle özel bir bağ kuralım. Ben risk almadan hiçbir şey yapmak istemiyorum. Rezil olma riski olmayan bir işe girişmek istemiyorum. Mimar Sinan’da bize Duygu Sağıroğlu’nun söylediği güzel bir söz vardı; “Film yapacaksanız çırılçıplak soyunup seyircinin karşısına çıkacaksınız, buna hazır olun.” Hazırız bakalım…

Filmin meselesi ve hikayesi için uygun biçim, en başından beri aklımda geçişken ve akıcı bir dildi. Bunu nasıl kuracağım üzerine çok uzun çalıştım, çeşitli filmler izleyip senaryo kurguları yaptım. Arada yaptığım ufak yönetmenlik işlerinde aklımdaki çeşitli fikirleri denedim. Şansım yaver gitti ki bunları denerken görüntü yönetmenim Ahmed Hamdi Eren de yanımdaydı. O sırada filmimiz için bu dilin şu an için bulduğumuz en iyi fikir olduğunu fark ettik. Meraklıları için demişsiniz, o zaman ufak bir not düşeyim:

Bu dili kurarken en zor şeylerden biri, zamanlamayı tutturmaktı. Elinizde kurgu imkanı zayıf olduğu için, filmin süresi ve ritmi kağıt üzerinde netleşmeliydi. Bu yüzden Ahmed Hamdi ile kağıt üzerinde ve bilgisayar başında çok uzun çalıştık. Filmdeki tüm mekanları 3D ortamda kurduk, dijital teknolojiler ile kullanacağımız kamera sensörünü ve lensini o ortama aktardık. Kamera hareketlerinin hızını, ölçekleri açıları her şeyi test ettik. Bunun sonucunda sete girdiğimizde ne yapacağımızdan emindik.

Filmin çekim tekniklerinden bahsetmişken görüntü yönetmeni Ahmed Hamdi Eren’i de kutlamak gerekiyor. Bir önceki sorumu da destekleyen bir şekilde açıklayacak olursanız kendisiyle nasıl çalıştınız?

Bir önceki soruda bu sorunun cevabını kısmen verdim. Biraz daha detaylandırayım. Ahmed Hamdi ile çok uzun tanışıklığımız var ve birçok projede birlikte çalıştık. Senaryo ve proje henüz netleşmemişken, kendisiyle Boa Sahne için Boa Kısalar adında 8 oyundan oluşan online bir proje yaptık. O projede tiyatro ve sinema ilişkisi üzerine çeşitli denemelerimiz oldu. Buradan bu vasıtayla Boa Sahne, Gökhan Gürün ve Aytekin Atabey’e de hem teşekkür hem tebriklerimi iletiyorum. Bu projelerde, teatral dünyayı sinemasal bir dile nasıl dönüştürebiliriz üzerine çalışmıştık.

Ardından, filmi çekmek için hazırlıklara başladığımızda, o işlerde yaptığımız doğruları yanımızda getirip yanlışları arkamızda bırakmak için hummalı bir çalışma izledik. Filmin tiyatro dünyasını, sinema dünyasını ve sinemasal dünyasını bir arada aktarabilmek için Nilsu Baldan ve Onur Sekmen’in de dahil olduğu birçok toplantıda görsel bir dünya yarattık. Ben yönetmen olarak, Ahmed de görüntü yönetmeni olarak bu dünyalar arasındaki geçişleri nasıl en akışkan biçimde yapabileceğimiz üzerine hem birbirimize fikirler verdik hem de detaylıca çalıştık. Her seçimin ve her anın bir gerekçesi olmalıydı. Genç bir kadının çevresindeki sesleri anlatıyorsak birer erkek olarak, karakterimizin mekanla ve çevresiyle olan ilişkisini çok kuvvetli kurmalı ve hiçbir şekilde sahte bir empatiye düşmemeliydik. Tüm teknik kararları bunu gözeterek verdik. Çok spesifik bir örnek olarak, filmin tüm renk tasarımında büyük katkısı olan tasarımcımız Nilsu Baldan’ın da fikriyle, filmi soft, ton sür ton bir palette tasarlamak, renk teorilerinden kopup aşırı anlam aramaktan ve objeler, karakterler arası kontrastı artırıp ayrıksı bir dünya yaratmaktan bizi ayırıp, karakterin gerçekliklerin iç içe olduğu karmaşık dünyasına seyirciyi sokmak için özel bir tercihti.

Teknik tarafta ise Ahmed’in ders niteliğinde bir çalışması oldu. Değişen zamanlar ve mekanlar için değişken bir ışık tasarımı, kamera dili ve tutarlılık, derinlik yaratan tercihleri vardı. Bunların bazılarını sette görmek hem ufuk açıcı hem de heyecan vericiydi.

Filmdeki hikaye her ne kadar bir sonuca bağlansa da sanıyorum ki izleyen pek çok seyirci için izledikten sonra da zihinde akmaya devam ediyor. Bu da sinema sanatının eşsiz gücü ve etkileyiciliğini kanıtlayan en net referanslardan biri. Peki siz yönetmen olarak filminizi çekip bitirdikten sonra hikayeyi zihninizde yaşamaya devam ettiniz mi?

Evet tabii ki. Filmi bitirmeyi tercih ettiğim nokta da çok özel. Sürprizi bozmamak adına detay vermeyeceğim ama sonrası, öncesi ve hatta senaryoda aralarda atladığımız zaman aralıklarında ne olduğu bile sıklıkla aklımda canlanıyor. Filmin bazı dakikaları arasına kafamda yeni sahneler yazıyorum.

Filminizin başrolüne hayat veren Öyküsu Özyürek’ten de bahsedelim dilerseniz. Kendisinin duygu değişimlerindeki başarısı ve rolüne olan hakimiyeti arka plandaki emeği de ortaya koyuyor açıkça. Oyuncu yönetimini nasıl gerçekleştirdiniz?

Öyküsu Özyürek çok özel bir oyuncu. Her yönetmenin çalışmak isteyeceği türden biri. İşine olan saygısı beni her seferinde kendisine hayran bırakıyor. Çok uzun bir çalışma sürecimiz oldu. Kendisi projeye setten yaklaşık bir yıl önce dahil oldu. Bu arada sayamayacağım kadar okuma provası yaptık. Film üzerine, senaryo üzerine çok fikir tartıştık. Birçok kez diğer oyuncularla birlikte provalar yaptık. Filmi ve karakteri başka bir seviyeye taşıyan ise, Onat Bulut’un da dahil olduğu detaylı provalarımız esnasında, provalardan sonra karakterler ve söyledikleri üzerine uzun uzun tartıştığımız anlardı. Bu anlarda filmde birçok şey değişti, hem o hem ben, hem diğer oyuncular hem filmimize hem karakterlerimize dair çok şey öğrendik.

Film biçimi gereği, yönetmenin zihninde tamamen var olan, fakat diğer ekip üyelerinin canlandırmaları zor bir yapıdaydı. Bu sebeple Öykü de dahil olmak üzere tüm ekip üyeleri ve oyuncularımız, bana güvenmek durumundaydılar. Bu sebeple, başta Öykü, Onat, Kayhan, Ayda, Güçlü ve tüm oyuncularımız olmak üzere film ekibine çok teşekkür ediyorum. Çünkü her aşamada, “Tamam sana güveniyorum, bunu yapacağım” sözünü duydum. Filmin birçok anında nereden nereye geçtiğimizi, hangi zaman diliminde ve nerede olduğumuzu set sırasında kavramak çok zordu. Fakat Öykü, tüm bu sürecin en ortasındaki kişi olarak, her an doğru yerde ve zamandaydı. Benim için en ilginç tecrübe; Öykü’nün setteki heyecanı ve performansını, adeta sahnenin ortasında bir ışık parıldarken, onlarca kişilik ekibin onun ve Ahmed’in parıltısıyla daha da özverili çalıştığını görmek oldu.

Kameranın önünde, tüm setin ortasında oyuncular var. Kayıt ve oyun dediğiniz anda her şey susuyor ve oyuncuları izliyoruz. Onların her şeye açık ve yönetmenin tüm yönlendirmelerini heyecanla dinleyip fikirler veren, fikirler alan tavrı, seti bambaşka bir yere taşıyor. Dramanın büyüsü biraz da oyuncu yönetmen ilişkisinde bitiyor. Öyküsu bunu çok iyi kavrayan ve uygulayan bir oyuncu.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Durumun değiştiğinden emin değilim. Dünyada bu değerin verildiğinden de emin değilim. Hala en büyük festivaller bile kısa filmler için çok küçük kontenjanlar ayırıyor. Kısa filmlerin pazarı çok dar. Sinema yazarları, yapımcılar, dağıtımcılar kim gelirse aklınıza, hangi festivalde kısalar hakkında detaylı bir yazı gördünüz? Siz yazıyor musunuz mesela? Eleştiri, inceleme? Nerede? Kaç tane platformda kısa film ekipleri için takdir anlamına gelen ekip ödülleri var?

Hangi online platformda kısaları rahatlıkla izleyebiliyorsunuz ya da? Ben yıllardır festivallerde kısa filmleri takip ediyorum, neredeyse hiçbir yerde kısalarla ilgili bir eleştiri, övgü görmüyorum. Hepsi aynı anda yorumlanıyor. Bunda gösterim biçimlerinin de etkisi var. Yani şunu çok büyük bir özgüvenle söyleyebilirim ki son yıllarda festivallerde izlediğim kısalar uzunlardan ÇOK DAHA iyi. Uzun seçkisinden bir bilemedin iki filmi beğeniyoruz. Kısalarda her sene en az üç filmi sevip birkaç tanesini takdir edip hepsi üzerine tartışabiliyoruz. Yine de kısalara karşı “Hadi siz de burada takılın” gibi bir hava var. Filmi “satıyoruz” sözde. Gösterim hakkı veriyoruz. Gelen paralar çok komik paralar. Şimdi hiçbir yeri töhmet altında bırakmayayım ama bir filmdeki tek bir ekip üyesinin kaşesini karşılamayacak parayı bir yıllık kiralama bedeli olarak ödeyen platformlar var. Şunu da soruyorum tabi, o platformlar bu filmlerden para kazanıyor mu? Muhtemelen hayır.

Cevap çok basit: para dönmüyor. Dolayısıyla kısa filmler kendini gösterme ya da pratik tahtası olarak kalıyor. Bu bir eleştiri değil. Doğal bir sonucun tespiti.

İlerleyen süreç için üzerinde çalıştığınız başka projeler varsa ufak tüyolar alabilir miyiz?

İlk uzun metrajım üzerine çalışıyorum. Sinema dışında ürettiğim alanlarda projeler yapmaya devam ediyorum.

Röportaj için teşekkür eder, her yerde olduğu gibi, muhteşem ekibime selam ederim. Sevgiler.

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir