“Kuşku Barındıran İlişkiler Bireyleri Aileden Koparabiliyor”

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin 83. haftasından herkese merhaba. Uzun veya kısa metraj fark etmeksizin yönetmenlerin sıklıkla tercih ettiği temaların başında gelen aile, farklı hikayelerle kendisini her daim izletmeyi başarıyor. Babalarının otoritesinin altında kalmış ve yıllar içerisinde aralarında güvensizlikler oluşunca birbirilerinden uzaklaşmış iki erkek kardeşin hikayesini işleyen Alkım Özmen de bu tema etrafındaki kısa metrajıyla röportaj konuğum olacak. Üzerine konuşacağımız Gece Babamızı Ararken, babalarının satışa çıkardığı evden pay isteyen iki erkek kardeşin babalarını ikna etmek için bir gecelik yolculuğa çıkması sonrasında aralarındaki güven problemiyle yüzleşmek zorunda kalmalarını anlatıyor.

Filmin yönetmeni Alkım Özmen ile gerçekleştirdiğim bu röportajda filmi, hikayesi, çekimleri, gelecek hedefleri ve merak ettiğim başka noktaları da konuşma fırsatı buldum.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Alkım Özmen?

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema-TV yüksek lisans programından mezun oldum. 2006 yılından itibaren sektörde, dizi ve sinema filmlerinde yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya başladım. Yüzlerce bölüm dizi filmde ve 15 sinema filminde yönetmen yardımcılığı yaptım. Bu filmler arasında, Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü alan Bir Zamanlar Anadolu’da ve Venedik Film Festivali’nde gösterilen Araf gibi uluslararası ve ulusal ödüller kazanmış pek çok film var. Ayrıca üç kısa belgesel ve dört kısa film yazıp yönettim. Bu filmler çeşitli ulusal ve uluslararası festivallerde gösterildi, ödüller kazandı. Ayrıca film çalışmalarıma devam ederken çeşitli üniversitelerin Sinema-TV bölümlerinde yarı zamanlı eğitmen olarak dersler verdim.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyonu ne kadar sürede tamamlandı?

Gece Babamızı Ararken’in ilk versiyon senaryosunu 2018 yılının Ocak ayında tamamladım. Ardından aynı yıl içerisinde birkaç farklı versiyon yazdım. Proje, Sinema Genel Müdürlüğü’nün kısa film yapım desteğini 2019 yılında aldı. Filmin çekimi 2021 Mayıs ayında yapıldı. Çekimler 10 günlük bir süreye yayılmış halde beş gece sürdü. Filmin montajı 2022 Nisan ayında tamamlandı. Renk ve ses işlemleri de 2022 Temmuz ayında bitti. Filmin ilk gösterimi ise Eylül 2022’de Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde gerçekleşti.

Kısa film türünde sinemacılar açısından fon bulmak uzun metraja nazaran daha çetrefilli bir süreç. Gece Babamızı Ararken, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Maltepe Üniversitesi destekli. Fon bulma süreci nasıl ilerledi?

Daha önce de belirttiğim gibi proje 2019 yılında Sinema Genel Müdürlüğü’nün kısa film yapım desteğini aldı. Ardından aynı sene bu projeyle Clermont Ferrand Kısa Film Festivali’nin market bölümüne katıldım. Filmin Fransız yapımcısıyla giriştiğimiz fon arayışı sonuç vermeyince bir kitlesel fonlama kampanyası düzenledik. Ardından, Sinema Sanatta Yeterlilik programında öğrencisi olduğum Maltepe Üniversitesi’nden de belirli bir oranda destek aldık. Filmin post prodüksiyon masraflarını da ortak yapımcım Samet Hamiş ile tamamladık.

“Aile” ve aile içinde yaşanan çatışmalar, sinemamızda sık işlenen konuların başında geliyor. Gece Babamızı Ararken’in hikayesini yazmak için çıkış noktanız ne oldu?

Çıkış noktam kardeşlik ilişkisi oldu. Kardeşlik ilişkisindeki bağ ve bu bağın içinde bulundurduğu anlamlar beni bu hikâyeye getirdi. Bu ilişkideki güvensizlik temasından iyi bir dramatik çatışma çıkabileceğini düşündüm. Böylece birbirini seven ama birbirine nasıl güveneceğini bilemeyen iki kardeşin hikayesini anlatmaya karar verdim. Sonra da bu kardeşlerin nasıl bir ailenin içine yetiştiklerini hayal ederek, hikayedeki aileyi kurguladım. Doğal olarak karşıma çıkan aile, Şirinler köyünden çıkma bir aile olmadı. Sağlıklı bir iletişimden uzak, birbiriyle konuşamayan insanlardan oluşmuş bir aileydi.

Babalarının satışa çıkardığı evden pay isteyen iki erkek kardeşin babalarını ikna etmek için bir gecelik yolculuğa çıkması sonrasında aralarındaki güven problemiyle yüzleşmek zorunda kalmalarını izliyoruz filmde. İki kız kardeş ve bir erkek bir kız kardeş yerine iki erkek kardeş seçmenizin film ve hikâye özelinde bir nedeni var mı?

Bu proje kardeşlik ilişkisi üstüne yazdığım ilk senaryoydu. O nedenle benim de bir erkek kardeşim olduğundan, bildiğim bir ilişki modeli üstünden gitmek istedim. Yani, iki erkek kardeşin dünyasındaki detayları daha rahat kurabileceğimi fark ettim. Bir de hikâyenin içinde asla gözükmeyen fakat filme de ismini veren bir baba karakterimiz var. Bu gözükmeyen baba karakteriyle iki erkek kardeş arasında iletişimsizliğe dayanan bir çatışma kurmak da oldukça çekici geldi. Böylece senaryoyu yazarken daha çatışmalı durumlar yakaladığımı hissettim. Tüm bunların ışığında iki erkek kardeşi tercih ettim.

Gökşin ve Dorukhan ismindeki iki erkek kardeşin maddi durumları sallantıda ve düzlüğe çıkmak için de tünelin ucundaki ışık olarak babalarının satma kararı aldığı evi görüyorlar. Yıllar içinde aralarındaki güvensizlik nedeniyle birbirinden uzaklaşan iki kardeşin maddi çıkar için bir araya gelmesi maddiyata verilen değeri net biçimde resmediyor. İnsanoğlunun maddiyat ve çıkarları uğruna yaptıklarına dair düşünceleriniz neler?

Senaryonun ilk yazımlarında karakterler arasında mal veya para konularından kaynaklanan bir gerilim yoktu. Kardeşler arasında oldukça soyut bir boyutta kalan, güven problemleri vardı. Bir noktadan sonra tek başına bu güvenmeme durumunun, somut çatışmalar yaratmak için yeterli olmadığını fark ettim. Bu nedenle sonraki yazımlarda, daha elle tutulabilen bir çatışma üstünden, yani maddi problemler üstünden ilerlemeyi tercih ettim. İki kardeş babalarından gelmesi muhtemel bir mirası nasıl paylaşacaklarını tartışırken, aslında alttan alta “Biz birbirimize nasıl güvenebiliriz?” sorusunun cevabını arasınlar istedim. Birisine inanma ya da inanmama durumunu maddesel çıkarlar üstünden ele alıp anlamaya çalışmak ana amacımdı.

Filmin kardeşlik duygusu ve babayla olan ilişkiye dair yaklaşımı, seyircinin de kendi yaşamını irdelemesine sebep oluyor adeta. Seyirciyle kurduğunuz bu özel bağın senaryo yazım aşamasındaki oluşturulması nasıl gerçekleşti? Nelere dikkat ettiniz?

Bu soruyu cevaplamak için ilk olarak hikâyeyi oluşturma sürecinden bahsetmek istiyorum. Bu hikâyenin özelinde öncelikle hangi karakterleri anlatmak istediğime karar verdim. Yani ilk olarak aklımda Gökşin, Dorukhan ve Refihe karakterleri belirdi. Sonra bu karakterleri bağlayacak, bir araya getirecek bir olay örgüsü aradım. Olay örgüsünde ortaya çıkan her durumu, seyircinin karakterleri daha yakından tanıması için bir fırsat olarak kullanmaya gayret ettim. Böylece seyredildiğinde, yaşadığı hissedilen karakterler kurgulayabilmeyi amaçladım. Bu nedenle senaryo yazım aşaması uzun bir sürece yayıldı. Bahsi geçen karakterleri, tutarlı bir olay örgüsüne yerleştirmek meşakkatli bir süreçti. Bu süreçte yakın çevremdeki arkadaşlarımdan yazdıklarımı okumalarını rica ettim. Bu noktada Oğuz Arıcı, Gülengül Altıntaş ve diğer tüm meslektaşlarıma özellikle teşekkür etmek istiyorum. Onlardan aldığım geri bildirimler senaryonun yapısını kökten etkiledi.

Şüphe ve güvensizlik duygusu, günümüz modern yaşamında köklü değişikliğe uğrayan aile kurumunu da değiştiriyor. Değişimin kendi içindeki tutarlılığı, günümüz ailelerinde ne tür değişimlere yol açıyor?

Bu sorduğunuz sorudan ilginç bir bitirme tezinin çıkabileceği fikrindeyim. Fakat bu soruyu kısaca cevaplamak için şunları yazabilirim. Yaşadığımız zaman ve toplumda güven konusunda, ben de dahil olmak üzere birçoğumuzun kafasının karışık olduğunu düşünüyorum. Bu durumdan toplumun en küçük yapısı olan aile de payını alıyor. Aile içerisindeki kuşku barındıran ilişkiler uzun vadede bireyleri aileden koparabiliyor. Böylece bireylerle aileleri arasındaki fiziksel ve duygusal mesafeler artabiliyor. Ancak aralarında güven, sevgi, saygı gibi değerler olan insanlar, herhangi bir kan bağına sahip olmasalar bile aile sıcaklığı denilen duyguyu yaratabiliyorlar. Bu bağlamda belki de günümüz insanının kendisini huzurlu, iyi hissettiği insani ilişkileri, onun ailesine dönüşebiliyor.

Hikâyenin en gizemli yanı ise hiçbir şekilde görmediğimiz ve nerede dahi olduğunu bilmediğim baba oluyor. Baba figürünün bu ulaşılamaz konumunun dikkat çeken yanı ve kardeşlerin hikayesini anlatımda nasıl dengede tuttunuz?

Hikâye konusundaki ilk fikirler aklıma düştüğünden beri, olay örgüsü görmediğimiz bir babanın etrafında geçsin istedim. İki kardeşin ortada olmayan bir babayı aramaları ve diğer karakterle onun hakkında zaman zaman abartılı bir şekilde konuşmaları bana anlamlı geldi. Ancak senaryonun ilk yazımlarında baba hakkında geçen konuşmalar çok daha fazlaydı. Yazımlar ilerledikçe iki kardeşin çözümü dışarıda bir yerde ararken kendi aralarındaki ilişkide bulmaları benim de süreç içinde keşfettiğim ve sevdiğim bir durum oldu. Bu nedenle son yazımlara doğru babayla ilgili diyalogların çoğunu senaryodan çıkartıp hikâyenin merkezini kardeş ilişkisinin kendisine kaydırdım.

Ülkemizdeki film festivallerinin uzun metraj, kısa metraj ve belgesel sinemaya dair yaklaşımını nasıl değerlendirirsiniz? Nitekim birçok festival özellikle son yıllarda yarışma kategorisine kısa ve belgesel kategorilerini de eklemeye başladı ve hatta kısa film festivallerinin sayısı da bir hayli arttı.

Festivallerin varlığı filmlerin görünürlüğü açısından oldukça önemli. Ayrıca ülkemizde köklü ve sektörün üretimine katkı sağlayan festivaller de mevcut. Bu festivallerin bir kısmı, kendilerini yenileme ve kendi takipçilerine daha iyi bir şekilde film sunmanın peşindeler. Bunu yaparken festivallerin sinemaya dair bir eğilim belirleme gibi etkileri de oluyor. Kendi adıma bu etkinin ülke sinemasının yararına kullanıldığı fikrindeyim. Bu bağlamda da ülkemizdeki film festivallerinin gelişimini olumlu olarak görüyorum.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Okuldan mezun olduktan sonra yaptığım ilk kısa filmde, kısa filmi sizin de tabir ettiğiniz gibi bir sıçrama tahtası olarak görüyordum. Fakat zaman içerisinde kısa filmler üretmeye devam ettikçe kısa filmin kendi içinde bir yöntemi, anlatısı hatta ayrı bir endüstrisi olduğunu anladım. Bu anlayış bende sonradan gelişti. Yaptığım kısa filmler sayesinde çok şeyler öğrendim ve bunları hâlâ bir uzun metraj filmin çatısı altında değerlendirmek niyetindeyim. Fakat bundan sonrasında da yapımsal şartlarım elverdiği ölçüde kısa filmler üretebileceğimi görüyorum. Ne var ki Avrupa’nın birçok ülkesiyle kıyaslandığında kısa film yapım şartları anlamında ciddi sorunlarımız olduğunu da kabul ediyorum. Fakat bu zorluklara rağmen ortaya çıkan üretime de son derece saygı duyuyorum.

İlerleyen süreç için birlikte veya tekil olarak üzerinde çalıştığınız başka projeler varsa ufak tüyolar alabilir miyiz?

Şu an birden fazla proje üstünde aynı anda çalışıyorum. İlk uzun metrajlı film projem için senaryonun ikinci yeniden yazımını bitirdim ve bu senaryo için finansman kaynağı arayışımız devam ediyor. Ayrıca bir dizi projesi geliştirmek için uğraşıyorum. Son olarak da bu iki projenin işleri biraz daha hafiflediği zaman yazmak istediğim bir kısa film projem daha var.

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir