“Kısa Film Yeni Yapısal Denemelere Olanak Sağlıyor”

ayris alptekin

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin yeni haftasından herkese merhaba. Yıl içindeki festivallerde seyircisiyle buluşan kısa filmleri tanımaya devam ediyoruz. Bugün ise sinemanın farklı alanlarında üretim gerçekleştiren Ayris Alptekin’i daha yakında tanıma imkanı bulup kısa filmini konuşacağız. İlk olarak 2013 yapımı Mavi Dalga’nın başrolü olarak tanıdığımız; senaryosunu yazıp yönettiği Kot Farkı kısa filmiyle birçok ödül kazanan ve sonraki süreçte ise Kar filminin kurgucusu olarak karşımıza çıkan Alptekin’in yeni kısa filmi bu röportajın konusu olacak. Yönetmeniyle birlikte üzerine tartışacağımız kısa film, ergenliğin uç noktalarında ilişki kurmaya çalışan Ali ve Derya isimli iki gencin bir gününe tanıklık eden Ondan Bahsetmiyorum olacak. 

Bu haftanın röportajında daha yakından tanıyacağımız isimse 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Ulusal Kısa Metraj Film Yarışması’nda yer alan Ondan Bahsetmiyorum filminin yönetmeni, senaristi ve aynı zamanda başrol oyuncusu Ayris Alptekin olacak.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Ayris Alptekin?

Merhaba, zor bir soru ancak özetle sinemacı ve öğretim görevlisi diyebiliriz. Aslında lise ve lisans eğitimim tiyatro üzerindeydi. İstanbul Üniversitesi’nde Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü’nü bitirdikten sonra Kadir Has Üniversitesi’nde Film ve Drama Bölümü’nde yüksek lisansımı tamamladım. İlk sinema filmi deneyimim Zeynep Dadak ve Merve Kayan’ın yönetmenliğini yaptığı Mavi Dalga filmi ile gerçekleşti. Bu süreçten sonra hem kamera önünde hem arkasında farklı alanlarda çalışmaya başladım.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyon süreci ne kadar sürede tamamlandı?

Hikâye ve senaryo aşaması yaklaşık olarak iki-üç ay sürdü. Bu süreçte, Kar filminde de yönetmenim olan Emre Erdoğdu’nun varlığı ve verdiği cesaret süreci hızlandıran noktalardan bir tanesiydi. Ardından Beste Yamalıoğlu’nun yapım sürecini çevik bir şekilde ele almasıyla filmin yapımı başlamış oldu. Kitlesel fonlama ve prodüksiyon yaklaşık dört ay sürdü. Post süreci kurguyu ben yaptığım için aksak bir ritimle ilerledi ancak toplamda bir seneyi bulan bir süreçten bahsedebiliriz.

Film, ülkemiz açısından son derece hassas bir konu olan bekarete karşı biraz da mizahi açıdan yaklaşıyor. Böyle bir tercihi bilinçli olarak mı seçtiniz?

Anlatının merkezini oluşturan düşünce heteroseksüel -romantik ya da duygusal- ilişkilerde hissedilen ilk uçurum ve iki kişi arasındaki farkın idrak edildiği -bir anlamıyla büyünün de bozulduğu-o ilk andı aslında. Bekaret meselesi hikâyenin özünü oluşturan bir durum olmakla beraber film; bugün yetişkin dünyasında da benzer durumların ya da toplumsal cinsiyete dayalı iletişim sorunlarının temsilini sunmayı hedefliyordu. Açıkçası mizahi yaklaşım bilinçli bir tercih değildi, durumun kendisi içine hapsolmuş bir mizah ortaya çıkmış oldu.

Uzun metraj filmlerde dahi kadın-erkek ilişkilerini vurucu bir şekilde işlemek hiç kolay değilken siz bunu, ele alınan konuların sınırlı bir sürede dikkat çekici bir şekilde anlatıldığı kısa metraj filmde işlediniz. Bu konuda tereddütleriniz oldu mu hiç?

Yorumunuz için çok teşekkürler. Sizin nezdinizde vurucu bir şekilde işlenmiş olmasına sevindim. Filmin her izleyicide başka bir anlamı, hikâyesi ve hissi olduğunu fark ediyorum. Hikâyenin muğlaklığının sağladığı boşluğu herkesin kendi zihniyle ya da anılarıyla tamamlaması çok güzel bir duygu.

İçerik ya da hikâyenin kendisiyle ilgili tereddüt ettiğim bir an olmadı. Ancak kimi zaman bu hikâyeyi “nasıl” anlatacağım konusunda tereddütlerim elbette vardı. 

Filmin eleştirel okumasını yaptığımızda iki genç birey üzerinden toplumun ahlaki ve değer yargılarına karşı da bir tartışma başlatıyor esasında. Siz bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

İster istemez içine doğduğumuz toplumsal hayat karakterimizi şekillendiren bir dinamik olarak yaşamımız boyunca bize eşlik ediyor. Arkadaşlar arasında, iki sevgili arasında ya da anne-oğul arasındaki o ilişkiyi gizlice sarmış, iletişimi aksatan bir toplumsal ve kültürel bir zar mevcut. Tüm bunlara “rağmen” de iletişim kurmak ve var olmak mümkün. Zaten çoğumuzun yaptığı şey bu. Kendimize ait bir alan, hayat ve fahri bir aile yaratmak. Sadece ergenlik henüz bizim için kendimizi mümkün kılabileceğimiz başka dünyalar ihtimalinin keşfedilmediği, toplumsal hayatın bilinciyle karşılaştığımız ve altında ezildiğimiz daha zorba bir dönem.

Başrolünde yer aldığınız filmin aynı zamanda yönetmenliğini de üstleniyorsunuz. Filmde hem yönetmen hem oyuncu olmak arasındaki o ince çizgide dengeyi nasıl kurdunuz?

Şimdiki halime soracak olursanız, o ince çizgiyi kimi zaman kuramamış gibi hissediyorum. Bir daha bunu yapma diye not aldığım bir şey. Gerçi yine de tekrar yapabilirim belli de olmaz. Ondan Bahsetmiyorum’da Emre (Erdoğdu) kafamdaki tüm filmi ve filmin hissini en az benim kadar biliyordu. Çekim senaryosu ve provalar daha önce oturduğu için sette çoğunlukla oyuncu olarak bulunmamı hedefledik. Bu kural iyi de işledi. Emre’ye hem bir göz hem de bir yönetmen olarak fazlasıyla güvendiğim için sette yönetmen perspektifimi bir kenara bırakıp oyuncu olarak teslim olmam güç olmadı.

Sizi ilk olarak 2013 yapımı “Mavi Dalga”nın başrolü olarak tanıdık ve bu filmle pek çok adaylık ve ödül kazandınız. Senaryosunu yazıp yönettiğiniz“Kot Farkı” ile birçok ödül kazandınız ve sonraki süreçte ise yılın çok konuşulan yerli filmlerinden “Kar”ın kurgucusu olarak karşımıza çıktınız ve bu filmle de Adana Altın Koza Film Festivali’nden ödülle dönmüştünüz. Elinizi attığınız neredeyse her işte başarılı oluyor desek yanılmış olmayız sanırım. Birbirinden farklı bu görevleri başarıyla yerine getirmenizin özel bir sırrı var mı?

Çok teşekkür ederim. Sanırım hangi alanda olursa olsun kendimi toplamında bir şey “hissettirmeyi” hedefleyen hikayelerde, yönetmen tarafından çevrilmiş oyun alanında aynı zamanda özgür hissettiğim zaman ortaya güzel şeyler çıkıyor. Bu kesinlikle sadece benimle ilgili değil. Bugüne dek çalışma fırsatı bulduğum yönetmenler konusunda çok şanslıyım. Sanırım sırrı hikâye anlatıcılığı açısından -ister kurgu ister oyuncu olarak- oyunun kurallarını anlamak ve oyunu güzelce oynamak olabilir. Yönetmenlik için de tam tersi ve aynı şekilde.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, YorgosLanthimos, David Lynch ve PedroAlmodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Açıkçası kısa film formunun yekten değişime uğrayacağını düşünüyorum. Bugün bile bu değişimin parçalarını görmek mümkün. YouTube gibi platformlar bunun en önemli ve belki en klişe örneği. Kısa film üretiminin artması kadar, bu kısa formun kendisi ve sağladığı imkanları yeniden keşfedeceğimiz bir dönemin başladığını hissediyorum. Umarım yanılmıyordum. Bugüne dek bir basamak olarak görülen kısa film süreci aslında sunduğu sınırlılıkla beraber her zaman yeni yapısal denemelere olanak sağladı ve sağlamaya devam edecek.

Son olarak üzerinde çalıştığınız başka kısa veya uzun metraj projeleriniz varsa ufak tüyolar alabilir miyiz?

Şu anda kafamda birtakım düşünceler var ancak sadece hayal alemindeyim. Filme ya da başka bir şeye dönüşüp dönüşmeyeceği belli değil.

Halil Şimşek

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir