‘Karakterin Yalnızlığını Göstermek İstiyorum’

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin yeni bir haftasından merhaba. Bu hafta da ödüllü bir filmin yönetmenini konuk ediyorum. Serinin 22. haftasında üzerine konuşacağımız kısa film, kızı Hacer’i terk eden nişanlısı İsa’yı bulmak için çıktığı yolda karşılaştığı gerçekleri konu edinen Yağmur Olup Şehre Düşüyorum olacak.

Bu haftanın röportajında daha yakından tanıyacağımız isim, 16. Akbank Kısa Film Festivali’nin Ulusal Yarışma’sında Mansiyon Ödülü’nü kazanan Yağmur Olup Şehre Düşüyorum filminin yönetmen ve senaristi Kasım Ördek olacak.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

***NOT: Film şu an için BluTV’de yer alıyor. Dilerseniz röportajı okumadan önce filmi buradan izleyebilirsiniz.***

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Kasım Ördek?

1992’de Diyarbakır’da doğdum. Üç yıllık bir çocukluk dönemi geçirdikten sonra ailem İstanbul’a göç ediyor ve o günden beri tüm yaşantım ve okul hayatım İstanbul’da geçti. 2017 yılında ilk kısa filmim Kerata ile iletişim fakültesinden mezun oldum. 2019’da ikinci kısa filmim Yağmur Olup Şehre Düşüyorum’u hayata geçirdim. O süreçten beri zamanımın çoğunu kendi projelerime ayırıyorum.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyon süreci ne kadar sürede tamamlandı?

Yağmur Olup Şehre Düşüyorum’un hikâyesi uzun süredir aklımdaydı ama ilk olarak 2018’in ortalarında yazmaya başladım. Hazırlık süreci çekim ile beraber 45 gün kadar sürdü. Daha sonra filmi kurguya soktuğumuzda askere gitmem gerekti. Askerden döndüğümde filmi 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne yetiştirmek istiyordum ve akabinde ciddi bir zaman harcayarak filmin tüm post prodüksiyon sürecini tamamladık.

Kerata isimli ilk kısa filminizi 2018’de çekmenizin ardından bir yıl sonra da Yağmur Olup Şehre Düşüyorum’u çektiniz. Senaryo yazımının, fon bulmanın, çekimler ve birçok faktörün kısa filmcileri zorladığı bu sektörde ikinci kısa metrajınızı nasıl bu kadar sürede yarattınız?

Kerata’nın festival sürecini devam ederken yazmaya başlamıştım ama itiraf etmeliyim ki zihnen beni yoran bir film oldu. Az önce de dediğim gibi filmle bağım çok önceden başladığı için senaryo ile çabuk vedalaştık. Senaryo tamamlandıktan sonra bakanlığa gönderdim ve o bir türlü geçmeyen süreci bekledim. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı projeyi desteklemeseydi filmi bu kadar hızlı hayata geçiremezdim herhalde.

Eğitim hayatınızı İstanbul’da tamamlayan ve uzun süre bu şehirde yaşayan biri olarak hikayeniz doğdunuz şehir Diyarbakır’da geçiyor. Filminizi uzun yıllar yaşadığınız İstanbul yerine doğduğunuz şehirde çekmenizin ne tür avantaj veya dezavantajları oldu?

Filmin dili Kürtçe olması ve filmde kullanılan bazı mekân ve dekorların ait olduğu yer Güneydoğu’ydu. Haliyle filmi İstanbul’da veya başka bir yerde çekebileceğim böyle bir alan yoktu. Bir de aile bağlarına oldukça düşkün biriyimdir. Benim ve ailemin doğduğu ve büyüdüğü o topraklarda filmi çekmek benim için çok değerliydi. Nihayetinde filmi istediğim yerde çekebildim.

Filmin oyuncu kadrosuna baktığımızda kariyerlerinde bir ya da iki kısa filmde rol aldıklarını görüyoruz. Son yıllarda tanıdık yüzlere de denk geldiğimiz kısa film dünyasında sizin bu tercihiniz bilinçli miydi ve oyuncuları seçim süreciniz nasıl gerçekleşti?

Oyuncunun tanıdık olması benim için çok önemli değil. Ünlü oyuncularla çalışmanın avantajı olduğu gibi dezavantajları da var. Ki zaten Filmi Kürtçe çekeceğim için Kürtçe bilen oyuncularla çalışmam gerekiyordu. Bu alanda da pek bir seçme şansım yoktu çünkü Kürt oyuncu sayısı çok fazla değildi. Özellikle orta yaş ve üstü. Hal böyle olunca o bölgedeki oyuncu havuzundan seçmem gerekiyordu. Her dilde olduğu gibi Kürtçe dilinin de kendi içerisinde belli başlı lehçe ve şiveleri var. Genel hatlarıyla filmi bütünlüklü ve coğrafi olarak da inandırıcı kılmak istiyordum. O yüzden en dikkat ettiğim husus Diyarbakır bölgesinde konuşulan Kürtçe’ydi. Bilinçli olarak da o sokakları ve kültürü bilen insanlarla çalışmak gibi bir amaçla yola çıktık. Açıkçası bir filmin gerçekçi olmasından çok sahici olmasını tercih ederim. Bu da kiminle çalıştığından çok kiminle çalışmaman gerektiğini gösteriyor.

Film, yaklaşık 15 dakikalık süresi boyunca adeta bir uzun metraj film izliyormuş hissi veriyor. Filmin akışı son derece sakin ve aceleye getirmeden işlenmiş. Buna karşılık seyirciye yansıyan duygu ise oldukça etkili. Bunu başarmak adına senaryoyu yazarken nelere dikkat ettiniz?

Edebiyatta veya sinemada karşıma çıkan bir eserin beni yönlendirmesini hiç hazzetmem. O eser sahibi gözümde bir korkaktan farksızdır. Cevaplar veren değil, cevapları aratan eserler benim için daha değerli olmuştur her zaman. Hikâye üretme mottosunu bu unsurlar üzerine kurarken, hazzetmediğim şeyi de yazmamaya dikkat ettim. Senaryonun ilk taslağında bazı sahneleri böldüğümde sinematografik olarak güçlü ama bu bahsettiğim unsurları karşılayan birkaç sahne yazmıştım. O sahnelerden vazgeçemeye kadar senaryo ile aramda geçmeyen bir soğukluk vardı. Ne zaman ki o sahneleri çıkardım, o an senaryonun tam anlamıyla bana ait olduğunu ve filmini çekme hissiyatına kapıldım. Hikâyedeki o samimiyeti yakaladığım an filmi de seyirciyi yakalayacaktır diye umut ettim.

Filmde Sait karakterine ilk saniyelerden başlayıp son kareye kadar eşlik eden teybi de yardımcı bir karakter olarak görebiliriz fakat “geçmiş yaşanmışlıklar, anılar ve acılar”ı çağrıştıran sembolik bir anlamı da var kesinlikle. Bu dolaylı anlatım için teybi seçmenizin özel bir nedeni var mı?

Mümkün olsaydı jenerikte oyuncuların yanına teybin de adını yazardım. Benim için o kadar değerli ki, filmin açılış ve kapanış sahnelerini teyp ile yaptım. Şehir ve bellek alt metni içinde yer verdiğim teyp, baba ile paralel bir yaşantı içerisinde. Ara sıra çalışan teyp, ara sıra unutup hatırlayan baba gibi… Güneydoğuda yakın tarihe kadar her evde teyp ve Kürt ozanları dediğimiz dengbêjlerin kasetleri vardı. O kasetlerde objektifçe söylenen hikâyeler ve türküler o bölgede yaşayan her bireyin geçmişle olan bağını güçlendirmiştir. Ta ki teknolojinin ve siyasi kavgaların kaçınılmaz yozlaşmasını yaşayana kadar. Üzülerek de olsa söylemek gerekirse şehir ve halk belleğini kaybetmek üzere. Filmin son sahnesinde babanın hem hafızasını hem de teybini kaybettiği gibi.

Sait karakterinin ağırlığı filmde açıkça hissediliyor ve bu da diğer karakterlerin daha geri planda kalmasına sebebiyet veriyor. Böyle bir hikâye anlatımında tek karaktere yaslanan olay örgüsünü yazmak zorluklar yaşattı mı?

Kısa metrajlı yapımlar çok karakterli olunca seyirci ile yeterince bağ kuramıyor. O kısa zaman diliminde de hikâyeyi en doğru şekilde anlatmak gerekiyor. Şimdiye kadar iki kısa filmimde tek karakterin etrafında dönen hikâyeler yazdım. Nedenini tam olarak bilmiyorum ama karakterin yalnızlığını ve yaşantısını göstermek istiyorum.

Filmde Sait’in unutkanlığı ile Alzheimer hastalığına dair de acı bir hatırlatma niteliği taşıyor. Alzheimer hastalığının anlatımına dair ne tür araştırmalar yaptınız?

Alzheimer, Sait için bir sonraki aşama gibi ama demansın ilk evrelerini yaşadığını söyleyebilirim. Bunama evrelerindeki insanlar sadece onlar için önemli anların ve her zaman yapmak istedikleri şeyler etrafında dönüp dururlar. Bir gün önce ne yediğini ne okuduğunu hatırlamazlar ama yıllar önce çocuklarını götürdükleri doktorun adını hatırlarlar.

Pandemi sürecinde sinema sanatı da değişime açık bir konuma geldi diyebiliriz. Mevcut koşullarda uzun metrajlı film çekmek çok zorlu bir süreç olduğu için yönetmenler kısa film çekmeye biraz daha odaklanabilir ve önümüzdeki birkaç yıl içinde bunun sonuçlarını daha net görebiliriz. Bu düşünceye katılıyor musunuz?

Keşke kısa filmleri bu sebeplerden dolayı çekmeseler.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, YorgosLanthimos, David Lynch ve PedroAlmodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Dünya sinemasında kısa filme değer her zaman vardı ama Türkiye’de kısa filmin değeri henüz anlaşılmadı. Ne zaman farkına varırlar kestirmek çok güç. Kısa film çekmenin bir geçiş süreci olarak görülmesi kadar yanlış bir düşünce olamaz. Kısa film ayrı bir formatta yazılır, çekilir. Fakat ilk uzun metraj filmden önce kısa filme uygun bir hikâye çekmeleri gerekiyor bence. O da film çekmenin ne kadar zor olduğunu daha doğrusu kısa bir film çekmenin ne kadar meşakkatli olduğunu görmeleri için. Uzun metraj filmlerinde onlarca başarı sağlamış ama kısa filmleri bir o kadar kötü olan yönetmenler var. Bu tamamen yönetmenin becerilerine ve hikâye oluşturma metoduna bağlı.

İlerleyen süreç için üzerinde çalıştığınız başka kısa film projeleri mevcut mu?

Halihazırda bitmiş bir kısa film senaryom var. Her şey yolunda giderse bu yıl içerisinde çekmeyi hedefliyorum.

 

Halil Şimşek

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir