“Herkesin Yaşadığı Aşk Biriciktir”

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin 71. haftasından herkese merhaba. İlk kısa metrajını çeken yönetmenlerin aldığı riskler, kendi sinema dillerinin ilerleyen aşaması için önemli referanslar gösterebiliyor çoğu zaman. Henüz ilk kısasında yenilikçi veya tercih sırasında geri plana itilen konuları işleyen yönetmenlerin cesur tavrı, sonraki filmlerini takip etme açısından da seyirci için yeni bir keşif oluyor. Toplumsal görünürlüğü olmayan, toplum tarafından kabul edilmeyen, edilmeyecek olan bir aşkın ve kaybın hikayesini iki kadının üzerinden anlatan bu haftaki röportaj konuğum Burcu Görgün, cesur sinema diliyle kısa metraj kariyerine sağlam bir giriş yapıyor. Aşkını kendisine bile itiraf edemeyen akademisyen Derya’nın, apartman görevlisinin kızı Esma’yla dış dünyaya kapalı, gerçek ile hayal arasında gidip gelen ilişkisinin son durağını aktaran Kırk Mum, üzerine konuşacağımız film olacak. Filmin başrollerindeki iki isim ise başarılı oyuncular Esra Bezen Bilgin ve Elit İşcan.

Filmin yönetmeni Burcu Görgün ile gerçekleştirdiğim bu röportajda filmi, hikayesi, çekimleri, gelecek hedefleri ve merak ettiğim başka noktaları da konuşma fırsatı buldum.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Burcu Görgün?

Merhaba. Marmara Üniversitesi Sosyoloji bölümü mezunuyum. 2009 yılından itibaren profesyonel olarak senaristlik yapıyorum. 2019 yılında da kısa film yönetmenliği maceram başladı.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyonu ne kadar sürede tamamlandı?

Kırk Mum’un ön hazırlık ve çekim süresi çok hızlı ilerledi. Aslında Kırk Mum’dan önce Ruj isimli kısa filmimi hayata geçirmeye çalışıyordum ama o dönemki bazı süreçlerden ötürü Ruj’u erteledim ve çok hızlı bir şekilde Kırk Mum’u yazıp hayata geçirdim. Ön hazırlık yaklaşık 1,5 ay sürdü. Filmin çekimleriyse sadece iki gün sürdü. Ancak post prodüksiyon aşaması epey sürdü. Yaklaşık 8-9 aya yayılan bir süreci oldu.

Filmin macerasını başlatan kıvılcım ne oldu? Senaryoyu yazmaya nasıl karar verdiniz?

Yıllar önce, “tutulamayan yas” kavramıyla ilgili bir makale okumuştum. Yas kavramına ve tutulamayan yasa dair hikayeler belirmişti kafamda. Bir gün uzun metraj senaryosunu yazmalıyım bunun diye hep aklımda olan bir hikaye vardı. Sonra bu hikayeler birken iki, ikiyken üç oldu. Kırk Mum aslında bir üçlemenin ilk hikayesi. Diğer iki filmi uzun metraj olarak düşünüyorum ama şu anda zamanı ve şartları çok belirsiz benim için. Ruj isimli kısa filmimi o dönemde hayata geçiremeyeceğimi kabullenince, Kırk Mum çok daha hızlı bir şekilde kendini var etti. Var etti diyorum çünkü benim inancım ve inadım dışında, filmin ve hikayesinin de bir yolculuğu olduğuna inanıyorum. Dayanışmayla, ekibimdeki tüm arkadaşlarımla birbirimize inanarak çok kısa sürede kısa filmimizi çektik.

Kariyeriniz önceki yıllarında çeşitli projelerde 2009 yılından bu yana senaristlik yapıyorsunuz fakat “Kırk Mum” yönetmen ve senaristliğini üstlendiğiniz ilk kısa filminiz. Daha önce tecrübeniz olsa dahi kısa filmin dinamikleri ve matematiği diğer türlere göre daha farklı. Bu sizin için nasıl bir tecrübe oldu özellikle senaryo yazımı noktasında? Önceki deneyimlerinizin sağladığı katkılar oldu mu?

Kısa film senaryosunun matematiği elbette uzun metraj senaryosuna ya da bir dizi bölümüne göre daha farklı. Daha hızlı, daha çarpıcı bir yapısı ve daha minimal bir anlatısı oluyor genelde. Kırk Mum bana göre kısa film olmak için katmanları geniş bir hikayeydi, anlatım açısından zordu ama kendime karşı bir meydan okuma oldu. Senaryo yazımından ziyade, çünkü senaryosundan çok memnun olarak sete çıktım, bir filmi hayata geçirip, “bitti” diyebilmek başlı başına büyük bir tecrübe oldu benim için.

Birçok başarılı projede imzası bulunan kurgucu Fırat Terzioğlu ve uzun yıllardır birçok dizi projesinin sanat yönetiminde yer alan Buket Kalyoncu, kamera arkası ekipte dikkatimi çeken isimlerin başında geliyor. Henüz ilk kısa metrajınızda alanında nitelikli isimlerle çalışmak size nasıl avantajlar sağladı?

Aslında benim senarist kimliğimi dışarıda bırakırsam, benim dışımda herkes benden daha tecrübeliydi sette ve hiç sorunsuz, uyumla çalıştık. Herkes elinden gelen desteği ve katkıyı sundu. Buket çok uzun yıllardır arkadaşım ve profesyonelliğine, işine çok güvendiğim biriydi ayrıca. Filmime inandı sağ olsun ve destek oldu. Fırat ile ilk kez Kırk Mum’da çalıştık ve çok iyi bir uyum yakaladık. İkimiz de filme benzer bir yerden baktık ve kurgu aşamasında hiç zorlanmadan çalıştık. Fırat ve Buket dışında, görüntü yönetmenimiz Tayfun Çetindağ, filmin son aşamalarında birlikte çalışma şansı yakaladığım, ses tasarımımızı yapan Noyan Çoşarer, oyuncularımız Esra Bezen Bilgin ve Elit İşcan, Kırk Mum’da birlikte çalışmaktan çok mutlu olduğum, filmimizin daha iyi olmasını sağlayan diğer kişilerdi. Ayrıca, her başım sıkıştığında sorularıma sabırla ve dayanışmayla karşılık veren Anna Maria Aslanoğlu ve desteğini hiçbir zaman esirgemeyen Yamaç Okur, Kırk Mum’u nihayete erdirebilmeme çok yardımcı oldular.

Marmara Üniversitesi’nde sosyoloji okudunuz. Hikayenizi oluşturma ve içinde bulunduğunuz toplumun dinamiklerini inceleyip yazıya dökme anlamında sosyolojiden ne derece faydalanıyorsunuz?

Sosyoloji sadece yazmakla ilgili, mesleğimi icra ederken faydalandığım bir bölüm değil sadece. Yaşadığım hayatı, bu hayata bakış açımı da şekillendirdi. Tabi ki bir konuyu incelerken ya da yazıya dökerken toplumsal dinamikleri, bir yazar olarak sorumluluklarımı fark etmemde bana ayrıca bir bilinç ve bakış açısı veriyor, ne mutlu ki.

Aşkını kendisine bile itiraf edemeyen akademisyen Derya’nın, apartman görevlisinin kızı Esma’yla dış dünyaya kapalı, gerçek ile hayal arasında gidip gelen ilişkisindeki son durağı izliyoruz filmde. İki kadının birbirine duydukları aşkta sadece ikisini, tek bir mekanda ve kapalı kapılar ardında görüyoruz. İçinde bulunduğumuz toplumun dinamikleri ve bu tip ilişkilere bakış açısını düşündüğümüzde bu tercihiniz bilinçli miydi?

Tabii ki. Tek mekan olması ve bunun Derya’nın evi olması, olduğu iddia edilen ama bir türlü yakalanamayan fareler, duyulan sesler, hepsi hikayenin dinamiklerini oluşturan, toplumu da kapsayan, simgeleyen temsiller. Çünkü Kırk Mum, bir “tutulamayan yas” ya da başka bir ifadeyle “mahrum kalınan yas” hikayesi. Bu tanımlama psikolojide, bir kişinin, kaybının toplumsal kabul görmediği durumlar için kullanılıyor. Ülkemizde de dünyada da hala eşcinsel/biseksüel ilişki “normal” bir birliktelik olarak kabul edilmediği için, toplum bunun bir parçası olan insanların kayıplarını da kayıp olarak görmüyor. Yasını, yas olarak kabul etmiyor ve yas, toplumsal bir kucaklama, sahiplenilmeyle kendini sağaltan, gerçekleştiren bir eylem. Toplumsal bir kabul olmadığı için de yasını yaşamaya çalışan taraf(lar) aslında hiç bitmeyen bir döngünün içine giriyor. Tutulamayan yas hayatlarına yayılıyor, adeta kemikleşiyor, hiç bitmiyor. İnsan, kaybettiğinin yasını tamamlayamadığında, kaybettiği kişi hayatından çıkamıyor. Peşi sıra bir hayaletle yaşıyor. Oysa yas yaşandığında, kaybettiğimiz kişiyi “zihnimizden”, “kalbimizden” uğurladığımızda, o kişiyi gömebiliriz. Kırk Mum, yas tutma hakkı elinden alınmış Derya ile Esma’nın “tanınmayan yas”ının, sönmeyecek kırkıncı mumunun hikayesi. Toplumsal kabul görmeyen her ilişki gibi de gizli saklı, kapalı bir ortama kaçak göçek yaşanmaya çalışılan, aslında yaşanamayan da bir ilişki var.

Aşk kavramı sinemada çok uzun yıllar tek tip şekilde ele alındı. Son yıllarda ortaya koyulan işlerde yelpazenin biraz daha genişleyerek toplumdaki farklı renkleri de ekrana taşıması hakkında düşünceleriniz neler? Ülkemizin global anlamdaki konumunu ve geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Ben aslında bunu yelpazede bir renk olarak görmüyorum, bu bir gerçeklik. Renk kelimesiyle elbette kastınızı anlıyorum ama renk kelimesinin bir gerçekliği kabul ettirmek için onu romantize etmeye çalışan alt bir anlamı var gibi geliyor bana. Aşk, aşktır. Sadece inkar ve yok sayma politikaları bize, aşkın kendi doğasını, gerçekliğini tek bir doğruya, yönelime indirgiyor. Aşkın gerçekliğini topluma unutturmaya çalışıyor. Aşk aşktır ve herkesin yaşadığı aşk kendisine göre biriciktir. Bu yüzden de çeşit çeşit. Hepsi de gerçek ve köklü. Silinemez, unutturulamaz ya da yok edilemez. Eğer sinemamızda eşcinsel aşklara yönelik filmler daha çok işleniyorsa bu tabii ki olumlu bir gelişme.

Pandemiden sonra genel olarak tüm dünyada sinema sektöründe bir durulma ve ciddi dalgalanma oldu. Bizim ülkemizde de bunun etkileri sert yaşandı elbette. Pandeminin bitmesiyle yeniden eski günlere dönüş için bir hareketlilik var gibi görünüyor ama bağımsız sinema için her geçen gün koşullar daha zorlaşıyor gibi geliyor.

Derya ve Esma arasındaki ilişkinin ne derece güçlü olduğu, filmi izlerken diyaloglardaki ifadelerin derinliğinde çok rahat görülebiliyor. Adeta bir romanın cümleleri veya bir şiirin mısralarından alıntılanmış gibi olan ve üzerine düşünüldüğü vakit çok farklı anlamlar çıkarılacak bu cümleleri de senaryoya aktarmak hiç kolay olmasa gerek. Bu noktada senaryo yazımında karşılaştığınız zorluklar oldu mu ve bunları nasıl aştınız?

Kırk Mum’un senaryosunu yazmak benim için çok keyifli bir süreçti ve çok hızlı ilerledim. Birkaç taslak sonrasında sete çıkacağım senaryonun bu olduğunu biliyordum. Tutulamayan yas/mahrum kalınan yas kavramı üstüme okumalar yaptığım, uzun süredir çalıştığım bir konu olduğu için, aklımdaki hikayeyi senaryolaştırırken çok zorlandığımı söyleyemeyeceğim.

Aşk kavramı sinemanın varoluşundan bu yana farklı şekillerde kendine yer bulan bir tema. Siz “aşk”ı tanımlarsınız?

Bu epey zor bir soru. Aşkın bir tanımı var mı sahiden? Varsa da ben bilmiyorum henüz. Yaşadıklarımı da tek bir tanıma sığdıramayacak kadar edebiyatım zayıf.

Özellikle son yıllardaki kısa filmlerde, ekranda ve sahnede gördüğümüz başarılı isimleri daha sık izliyoruz. Özellikle ilk filmini çeken yönetmenlerin sinemada ilerlemesi adına bu iş birlikleri ayrı bir motive kaynağı oluyor. Bu noktada başrol oyuncularınız Esra Bezen Bilgin ve Elit İşcan ile yollarınız nasıl kesişti? Her ikisiyle çalışmak nasıldı ve oyuncu yönetimi konusunda size hangi tecrübeler kazandırdı?

Esra’yı tiyatro sahnesinde izlediğim oyunlarından hayranlıkla takip ediyordum ve filmi yazmaya başladığım anda Derya’nın o olmasını istiyordum. Ondan başka da tek bir isim bile yoktu aklımda. Ona teklif ettik ve cevabını bekledik. İkinci bir oyuncu ismi bile düşünmedim. Çok şanslıyım, o da kabul etti. Aynı şekilde Elit de projeyi okuduğunda hemen kabul etti. O dönem Hamburg’taydı ve filmimiz için İstanbul’a geldi. Elit de Esra da birlikte çalışmaktan çok mutlu olduğum, her zaman çalışmak isteyeceğim, çok değerli, profesyonel ve yetenekli iki oyuncu. İyi ki Kırk Mum’da ikisiyle de birlikteydik.

Filmde Johann Sebastian Bach’ın Concerto en ré mineur, BWV 974: II. Adagio parçası çalıyor. Bu seçiminizin özel bir sebebi var mı?

Senaryoyu yazarken de sıklıkla dinlediğim bir eserdi. Hikayeyi tamamladığını, yas duygusunu ve o bitmeyen döngüyü, bitmediği için de içinde barındırdığı trajediyi en iyi ifade eden eserlerden biriydi bence.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Ben kısa filmlerin, uzun metraj film çekmeden önce bir basamak olduğunu düşünmüyorum. Kısa metraj filmler kendi alanı olan bir mecra. Bir basamak ya da deneyim alanı değil. Dünyada da böyle yaklaşılmıyor zaten. Ama bizde kısa film çektikten sonra uzun metraj bekleniyor ya da uzun metraj çektikten sonra kısa metraj çekmek istediğinde bu bir geriye dönüş, geri adım olarak yorumlanıyor. Oysa sinemanın farklı bir alanı. Türkiye’de de bu bakış açısı değişiyorsa bu hepimiz için olumlu bir süreç.

Kırk Mum, çekeceğiniz üçlemenin ilk filmi olma özelliğini taşıyor. İkinci film üzerinde çalışmalarınız ne durumda ve konusu ne olacak? Ufak tüyolar alabilir miyiz?

Üçlemenin diğer iki filmini uzun metraj olarak düşünüyorum. Biri, uluslararası bir hikayesi olan, yine tutulamayan yas üstüne bir film. Diğeri de toplumsal yas üstüne. İkisinin de hikayeleri hazır ama sete çıkmaları için henüz ikisinin de zamanı var.

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.