FilmArası Dergisi

!F İstanbul’da Kaçırılmaması Gereken Filmler

!f Bağımsız Filmler Festivali bu yıl 15. kez sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da dolu dolu bir program seyirciyi bekliyor. !f’i diğer film festivallerinden farklı kılan özelliklerinden biraz bahsedersek ilk olarak programın çok değişik türlerin ayrıksı örneklerine yer verdiğini söyleyebiliriz. Vizyona girmesi ya da başka bir festival kapsamında seyircinin karşısına çıkma ihtimali olmayan, kült, sınırları zorlayan, zihin açıcı ve allak bullak edici yapımlar deneysellikten hoşlanan sinemaseverler için bir hazine niteliği taşıyor. Ayrıca özgürlüklere, insan haklarına, farklı düşüncelere, tarihin gizli kalmış sırlarına vs. dair çok geniş bir tema havuzuna sahip festival programı.

Festivalin bu yıl eminim birçok seyirci için büyük bir müjde niteliği taşıyan bir değişiklikle filmleri tüm salonlarda aynı saatte başlatma yönündeki düzenlemesi en az festivaldeki filmler kadar heyecan verici. Önceki yıllarda birbiriyle çakışan filmler, iki film arasında beklenen uzun saatler, film bitiminde koştura koştura diğer salona ya da sinemaya gitme mücadelesi artık tarih oldu diyebiliriz. Geçen sene festivalin İstanbul ayağının kentin ender kara kışlarından birine denk gelmesinden ötürü ciddi bir seyirci kaybıyla geçtiği düşünülürse, bu yıl daha olumlu hava ve zemin şartlarında sinemaseverlerin yoğun bir taleple bu denli kaliteli programın hakkını vermesi dileğiyle diyelim.

Festyival bu yıl 18-28 Şubat tarihlerinde İstanbul, 3-6 Mart tarihlerinde de Ankara ve İzmir’de seyirciyle buluşacak. 5-6-7 Şubat tarihleri ise festival takipçileri ve özellikle öğrenciler için özel bir anlam taşıyor. Bilet fiyatlarının yüksek olduğunu düşündüğüm festivalde belirttiğim tarihlerde indirimli biletler alınabilir.

Artık geleneksel hale gelen ‘festival öncesi önerilerimizi’ sıralamaya çalışalım. Bir sinemasever için festival çizelgesinde hummalı bir çalışma sonucu bir seyirprogramı çıkartmanın zahmetli ve sancılı bir iş olduğu kadar zevkli de olduğu malumdur. İlk olarak garantici festival takipçileri olarak adlandırabileceğimiz, deneysel sürprizlerdense daha nokta atışı tercihler yapmayı adet edinmiş seyirciler için ‘gözleiri kapalı tercih edebilecekleri ve başlarının ağrımayacağı’ 11 film seçtim. Bu listeye David Bowie’yi yad etmek için gösterilecek The Man Who Fell To Earth ve The Hunger filmlerini eklemedim. Bu iki büyük klasiği beyazperdede izleme fırsatı bulmuşken kaçırmak olmaz. Ayrıca vizyona girmesi kesinleşen ya da girme ihtimali olan filmlere de listede yer vermedim.

Festivalde sürpriz ve keşfe açık sinemaseverlerin damak tadına uygun 11’lik listem ise daha sonra sizlerle olacak.
Herkese Şimdiden iyi festivaller…

1-GREEN ROOM – JEREMY SAULNİER
!F 2014’ün en büyük keşiflerinden biriydi Blue Ruin (İntikam). Anti kahraman diyebileceğimiz, tarifi zor ve seyirciyle tuhaf bir bağ kuran ana karakterinin hikaye boyu çırpınışlarını, kimlik değiştirmesini çok farklı bir üslupla ele alan yönetmen Jeremy Saulnier’in başardığı en önemli şeylerden birisi de atmosfer yaratımındaki titizlikti. Minimal bir yapısı olan Blue Ruin sonrasında bu yıl karşımızda bambaşka ve iştahımızı kabartan bir bir hikaye duruyor: Bir punk rock grubu izbe bir konser mekanında, dazlak neo Naziler tarafından esir alınır ve olaylar dehşet verici noktalara gider. Blue Ruin’i katbekat aşacak bir şiddet ve gerilim fırtınasına hazırlıklı olmak gerekecek galiba.

2-LISTEN TO ME MARLON – STEVAN RILEY
Marlon Brando gibi her daim bir merak unsuru olmuş, kendine has ve dışarıya kapalı bir dünyayı benimsemiş bir yıldızın hiç gün yüzüne çıkmamış ses kayıtlarına ulaşılmış, çok yaratıcı bir kurguyla ve arşiv görüntüleriyle bambaşka bir Marlon Brando evreni yaratılmış dense cevabımız ne olabilir ki? Büyük bir sanatçının iç dünyasına apaçık bir şekilde dahil olabilme şansı bir sinemaseverin ayağına kaç kez gelir.

3-THE WOLFPACK – CRYSTAL MOSELLE
Listen To Me Marlon gibi Antalya Film Festivali kapsamında gösterilen ve epey övgüler alan The Wolfpack belgeselinin sadece konusuna bakmak bile gözü kapalı tercih etmek için yeterli olur kanısındayım. Kendilerini ‘The Wolfpack’ olarak adlandıran ve dış dünyaya hiç adım atmamış altı erkek kardeşin dış dünya ile kurdukları tek bağ deli gibi seyrettikleri filmlerdir. Ayrıca seyrettikleri bu filmleri evde taklit eden aile üyeleri arasında mutlaka bir çıkıntı olacaktır. Kardeşlerden biri merakına yenik düşer ve evden kaçar. Sonrası mı? Zaten olayın merakı tırmandıran kısmı da bu kırılım noktasından sonra başlıyor.
Lütfen söyler misiniz, kendisine sinefil diyen birisi böylesi bir hayat hikayesine nasıl hayır diyebilir.

4- MASUMİYET MÜZESİ – GRANT GEE
Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı kitabı ve kendi objelerini sergilediği aynı adı taşıyan müze malumunuz. Joy Division belgeseliyle tanınan yönetmen Grant Gee, edebiyat-kent kültürü-nostalji-mekanın ruhu gibi temaları iç içe geçirdiği, gerçek ve kurmaca arasında gezinen bir belgeselle İstanbul’a farklı bir açıdan bakıyor. Son olarak Ben Hopkins’in İstanbul’a yakılmış bir ağıt olarak nitelediğim muhteşem Hasret (The Yearning) belgeselinde bu kente dışarıdan bakan bir gözün ne denli farklı detayları görünür kıldığına şahit olmuş bir seyirci olarak daha farklı argümanlardan ve disiplinlerden beslenen Masumiyet Müzesi’nin ortaya nasıl bir çalışma koyacağını fazlaca merak ediyorum.

5- QUEEN OF EARTH – ALEX ROSS PERRY
Bir mumblecore örneğini bu listede önermek biraz riskli olabilir, üstelik tavsiye ettiğim isim Alex Ross Perry ise risk oranı iki katına çıkabilir. Önceki filmi Listen Up Philip’in İstanbul Film Festivali’ndeki basın gösteriminde salon sinema yazarlarınca yavaş yavaş boşaltılırken benim filmle aramda gelişen bağın daha da samimi bir noktaya gelmesi çok ilginçti. Karakter tipolojisi ve dertleri bakımından Woody Allen’la çok benzeşen Perry, Queen of Earth ile mizahi tonu terk ederek psikolojik gerilim sularına davet ediyor seyirciyi. İki kadın karakter arasında yürek dayanmaz bir sinir harbine dönüşeceğinden şüphemin olmadığı yapım, festivalin en sağlam yapımlarından olmaya aday.

6- MÆND OG HØNS – ANDERS THOMAS JENSEN
Festivalin Oyun bölümü kapsamında gösterilecek Mænd Og Høns (Tavuklar ve İnsanlar) filminin hikayesinden önce yönetmenine bir göz atmakta fayda var. Belki sadece yönetmen faktörü bile bu filmi tercih etme konusunda yeterli olacaktır. Anders Thomas Jensen yönettiği Çaylak Kasaplar, Adem’in Elmaları, Blinkende lygter gibi muhteşem, zeka dolu filmlerle değil birçok usta yönetmenin filmlerine yazdığı senaryolarla marka haline gelmiş bir isim. Jensen, 10 yıl sonra kamera arkasına geçiyor ve karşımıza tekrar eksantrik karakterlerle örülü, tüm o renkli dokusu altında inceden inceye drama dokunduğunu tahmin ettiğimiz bir evren çıkarıyor.

7- JANIS: LITTLE GIRL BLUE – AMY BERG
!f music bölümünde birbirinden değerli sanatçılara dair belgeseller yer alıyor. Biraz kişisel bir tercih yaparak Kurt Cobain ve Blur’u pas geçerek sesi ve gizemli yaşamıyla her daim ilgimi çekmiş olan Janis Joplin’in belgeselini önermek istiyorum. Filmin tanıtımında geçen “Janis Joplin’i kültürel bir ikondan ziyade yeni bir kadın imgesinin öncüsü olarak konumlandırıyor” vurgusu belgesel hakkındaki merakımızı biraz daha arttırabilir.

8- YALLAH! UNDERGROUND – FARİD ESLAM
Ortadoğu coğrafyası son yıllarda hem siyasi hem de toplumsal açıdan büyük dönüşümler geçiriyor. Ve bu değişimler sanat dallarına da gayet provakatif, yenilikçi ve keşif ruhuyla dolu bir iştahla yansıyor. Yalah! Underground belgeseli de tüm baskı ve sansür uygulamalarına karşı çeşitli ülkelerde inatla icra edilen müzik çalışmalarına kamerasını doğrultuyor. 2009 ile 2013 yılları arasında Ortadoğu’da alttan alta kaynayan müzik akımlarına göz atmak keyifli olduğu kadar sosyopolitik okumalara da kapı açabilir.

9- GOKUDOU DAISENSOU – TAKASHI MIIKE
Dünyanın en üretken yönetmenlerinin başında gelen, çılgınlar çılgını Takashi Miike için !f’in müdavimlerinden diyebiliriz. Birçok Miike filmi yıllar boyunca sinemaseverleri şoke etti, bazen salon boşalttırdı ama hayran kitlesi yıldan yıla artarken yönetmenin işlediği konuların zenginliği de başka boyutlara yükseldi. Bu yıl karşımızda bir Takashi Miike karakteri olarak ‘vampir yakuzalar’ var. Üstüne de Miike usulü sınır tanımaz, bitmek tükenmek bilmeyen bir dinamizm ile absürd ve şiddetle devamlı dirsek temasında bir curcunayı eklersek seyrine doyum olmaz bir noktaya ulaşabiliriz. O bahsettiğim noktaya kaç sinemasever çıkmaya niyetlenir diye sorduğumuzda sayının çok olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama bir Takashi Miike müptelası, konusu ne olursa olsun o filmi bulur ve izler diye not düşelim.

10- THRU YOU PRINCESS – IDO HAAR
Konusunun yakaladığı güncellikle müzik belgeselleri tarihinde kendisine nadide bir yer edinmesi muhtemel Thru You Princess, özetle “Sen nelere kadirsin Youtube” diyebileceğimiz bir yapım. İşin esprisi bir yana Youtube’un müzik endüstrisine ek bir endüstri mecrası olarak kendini var etmesi yeni değil. Ama bu merceğimize aldığımız belgeselde klişe bir ‘bireysel müzik icra edip Youtube’a yüklemekle’ sınırlı değil; aksine, dünyanın bir ucunda takip ettiği müzisyenin hayallerine gelmeyecek bir müzik projesine imza atma gibi bambaşka bir vizyon açan olay söz konusu. Sosyal medyanın müzik endüstrisinde geldiği noktayı biraz daha yakından görebilmek için çok iyi bir fırsat Ido Haar’ın belgeseli.

11- BAKEMONO NO KO – MAMORU HOSODA
!f’in bir başka nüdavim yönetmeni olarak sayabileceğimiz Mamoru Hosoda’nın son animesi Bakemono No Ko (Çocuk ve Canavar) için vurucu ve sert olduğu kadar naif ve duygu yüklü yorumları yapılıyor. !f seçkisine Anomalisa gibi daha teknik ve felsefik bir animasyon eklenebileceği gibi Çocuk ve Canavar’ın işaret ettiği üzere daha kolay hazmedilebilmesi yanında duyguda duyguya sürükleyen bir animeye de şans verilebilir.

Avatar

Murat ATA

Sinema her şeyim. Hayallerim, bir şekilde hangi alanı olursa olsun temas halinde olmak istediğim, hayatımın vazgeçilmezi..

Woody Allen, Dardenne Kardeşler ve Reha Erdem'in sinema dünyalarından tarifsiz bir şekilde etkilenirken; sinema tarihinin en iyi filminin Yurttaş Kane olduğu üzerine düşüncem, seyrettiğim her filmle biraz daha pekişiyor.

Yorum Yap

Temmuz 2017