“Anlatım Açısından Giderek Pratikleşen Bir Durum Var”

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin 82. haftası ve yeni yılın ilk röportajından herkese merhaba. Geçmişten bugüne farklı disiplinlerinde üretim gerçekleştiren sanatçıları etkileyen konuların yansımalarını sinemanın uzun, kısa veya belgesel türlerinde de denk gelebiliyoruz. Eski ve Yeni Ahit arasına sıkışmış Apocrypha kitabında anlatılan Judith’in hikayesini akıllara getiren bir konuyu kısa metrajında işleyen Bünyamin Bayansalda bu haftaki konuğum olacak. Üzerine konuşacağımız Görmediniz, tele pazarlama yayını yapan bir televizyon kanalının gözde sunucusu Azra’nın yayın sırasında her şeyi değiştiren bir telefon alması sonucu yaşadıklarını anlatıyor.

Filmin yönetmeni Bünyamin Bayansal ile gerçekleştirdiğim bu röportajda filmi, hikayesi, çekimleri, gelecek hedefleri ve merak ettiğim başka noktaları da konuşma fırsatı buldum.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Bünyamin Bayansal?

1985 İstanbul doğumluyum. Çocukluğumun bir bölümü Almanya’da geçti. 10 yaşımdan sonra tekrar İstanbul’a döndüm ve o gün bugündür buralardayım. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar’da sinema eğitimi aldım. Çocuk yaştan itibaren sinemacı olmayı düşündüğüm için 2006 yılında benimsinemalarim.com web sitesi ve kısa film platformundan tanıştığım arkadaşlarımla hızlıca kaynaşıp kısa film üretmeye başladık. O yıllarda çektiğim kısalar ve kurduğum arkadaşlıklar sayesinde bugün hayatımı bu işten kazanıyorum ve geri kalan yaşamımda da bu çevrede olmayı planlıyorum. Halihazırda devam eden platform projeleri için post prodüksiyon süpervizörlüğü yapıyorum. Aynı zamanda Soberworks isminde Emre Pekçakır ve Arda Pekçakır’la birlikte kurduğumuz yedi yıllık bir film şirketimiz var. Uzun ve kısa film projeleri üretiyoruz.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyonu ne kadar sürede tamamlandı?

Aslında önceki kısa filmimle bunun arasında çok uzun bir süre olduğu için yazım süreci çok uzun sürdü diyebiliriz ancak geçen sekiz yıl boyunca bu projeye hazırlanmadım tabii ki. Yönetmen olarak uzunca bir süre ticari diyebileceğimiz işler çektiğim için kısa filme uzun bir ara vermiş oldum ve bu süre boyunca bir sürü projeyi yazıp yazıp bozdum. Nihayetinde belki yaş olgunluğuyla bir yapmaya karar verdim ve Görmediniz’in yazım süreci başladı. Birkaç yıldır üzerine çalıştığım iki farklı hikâyenin kesişmesinden ortaya çıkan çatışma bir bakıma Görmediniz’in hikayesini oluşturuyor. Yıllardır bir telemarketing çalışanının hikayesini anlatmak istiyordum. Diğer yandan da dissosiyatif kişilik bozukluğu hastalığı uzun süredir çalıştığım ve iyi bildiğim bir konuydu ve Azra başka bir evrende çalıştığım bir karakterdi. Nihayetinde bu iki konunun ve yaratacağı duyguların kesiştiği bir yerden ortaya çıktı Görmediniz. Haliyle yazımı çok uzun sürmedi. Hızlıca oyuncularla çalışmaya başladım ve bir yandan da prodüksiyon hazırlığını yaptık. Çok yetenekli arkadaşlarla çalıştık. Dolayısıyla prodüksiyon süreci çok zorlayıcı olmadı. Kasım 2021’de filmin çekimleri iki gün sürdü. Günde 11 sayfa çekerek aslında çok gerçekçi durmayan bir takvimde olağanüstü bir iş başardık ve filmin çekimlerini eksiksiz tamamlandı. Devamında dokuz aylık bir post prodüksiyon sürecinden sonra filmi Eylül 2022 itibarıyla festivallere yollamaya başladık.

Filmde tele pazarlama yayını yapan bir televizyon kanalının gözde sunucusu Azra’nın yayın sırasında her şeyi değiştiren bir telefon alması sonucu yaşadıklarına tanık oluyoruz. Bu noktada hikaye, telefonun gelmesiyle ton değiştirerek karanlık bir tarafa geçiş yapıyor. Hikaye, karakter ve anlatımın tonunu birden tersine döndüren bu değişimin dengesini nasıl tutturdunuz?

Filmi yaparken beni en çok heyecanlandıran iki unsurdan biri bu değişim konusuydu. Filmin ilk bölümüyle ikinci bölümü her anlamda farklı olmalıydı ve her iki dil de seyircide karşılık bulmalıydı. Bunu başarabildiysek ne mutlu. Çünkü tek mekân bir iş, dekorda ve kostümlerde hiçbir değişiklik yok fakat atmosferi tamamen kırmak istiyoruz. Haliyle keyifli bir yarışma gibi gözüktü ve bunu başta filmin görüntü yönetmeni Emre Pekçakır’ın katkısı sonra da bütün ekibin bu değişimi doğru kavrayıp çok iyi bir şekilde uygulamaları filmde içime sinen bir fark yarattı. Işıktan kamera diline kadar hayal ettiğim atmosfer, oyuncu arkadaşlarımın olağanüstü katkılarıyla keyifli bir sonuç verdi. Çünkü çok riskli bir durum, bir bakıma filmin bütün inandırıcılığı buna bağlı. Ben biraz hazırlıklı olmayı seviyorum. O nedenle beklentilerim ve görmek istediklerim konusunda hazır ve açık olmaya çalışıyorum. Oldukça profesyonel bir ekiple çalıştım. Bu açıklığın çalıştığını görmek güzel.

Hikayenin derinlerine indikçe Azra’nın karakterinin de yeni yönleriyle karşılaşıyor, adeta ikinci bir başrolle daha tanışıyoruz. Senaryo yazım sürecinde özellikle başrolün üzerinde nasıl çalıştınız?

Bu bir çatışma filmi. Filmsel zamanda birkaç saat içinde yaşanan ve derin bir çatışmanın hemen öncesi ve hemen sonrasını anlatan bir hikâye. Reji anlamından karakterlerin doğru anlatılması için oldukça kısa bir zaman var. O nedenle karakterlerin nüansları ve durumun kendisine gösterdikleri tepkiler bize kim olduklarını anlatıyor. Bu bağlamda en zoru şüphesiz Azra. Çünkü hikâye boyunca bize iki farklı evrenden sesleniyor. O yüzden hem her iki karakterin de doğru anlaşılması hem de o geçişin her anlamda pürüzsüz olması gerekir. Olay anının çarpıcılığı biraz bu konuya hizmet etmesi açısından önemliydi. Dolayısıyla karakteri çalışırken önceliğim o tetikleyici noktanın hem hareketi başlatacak kadar güçlü olması hem de karakterin tutarlılığı açısından filmsel olaya hizmet etmesiydi. Bu çatışma çözüldükten sonra benim için öncesi ve sonrasını yazmak çok olmadı. Daha önce de bahsettiğim gibi ikisi de iyi bildiğim karakterler.

Azra’nın bilinmeyen yanlarını ortaya çıkaran telefon araması, onun bir bakıma kendi savaşını vermesinin de tezahürü oluyor. Bu da Eski ve Yeni Ahit arasına sıkışmış Apocrypha kitabında anlatılan Judith’in hikayesini akıllara getiriyor. Bilindiği üzere Judith ve Holofernes’in öyküsü, Rönesans ve Barok dönemlerinde sanatçılar tarafından defalarca betimlenerek ele alınmış bir konu olma özelliğinde. Filmin hikayesinin yaratım sürecinde bunun izlerinin hakim olduğunu söyleyebilir miyiz?

Filmdeki ikinci önemli heyecan noktam da burası. Judith’in hikayesi her zaman beni etkilemiştir. Hem inisiyatif alarak savaşı kendi savaşına çevirmesi hem de savaşırken gösterdiği kararlılığı çok önemsiyorum. Fakat en önemli nokta şu ki hikâyenin finalinde Judith savaşı kazanmış olsa bile ortada bence çok ciddi bir ahlaki tartışma bırakıyor. Bu filmi yapmakla bir anlamda bu felsefi tartışmayı da ortaya sermek beni heyecanlandırıyor. Çünkü Judith bir savaş verdi ve kazandı ancak bunu bir kelle alarak yaptı. Niyetim buna doğru ya da yanlış penceresinden bakmak değil. Sadece bir soru bu. Görmediniz’in finalinde de benzer bir soruyu ortaya çıkarmaya çalıştım. Eee ne oldu şimdi? İçimizden geçen bir yandan oh iyi oldu demek gelirken diğer yandan da ne gerek vardı şimdi duygusunun çatışmasını tetiklemek. Bu anlamda izleyicide bu hissiyat oluşuyor mu bilmiyorum ama sonunda konunun haklılık tartışmasından başka bir yöne evirildiğini düşünüyorum. Tabii ki filmin üretim aşamasında Judith hikayesine pek çok atıf ve gönderme koymayı hatta bunları bir anlamda şifre gibi gizlemeyi çok istedim. Nihayetinde bu gelen soruyla bu şifrelerin sezildiğini görmek beni hem şaşırttı hem de çok sevindirdi. Bunun için ayrıca teşekkür ederim. Filmin ilk planında duvardaki resimler bahsettiğiniz dönem sanatçılarından Judith yorumları. Azra’nın kostümleri, filmde kullandığımız bazı objeler ve duvar kâğıdı tercihlerimiz bu yorumlara istinaden. Şöyle ki filmin bir planı bir anlamda Klimt’in Judith eserinin reprodüksiyonu gibi tasarlandı. Bunu da kendi Judith yorumum gibi görmek hoşuma gidiyor.

Azra’nın kişiliğini değiştiren ve onu çift kimlikli biri haline dönüştüren erkek egemenliğini, çalıştığı yerde de görmekteyiz. Azra’nın son sahnedeki eylemi ise intikamının zirve noktası oluyor. Ataerkil bir toplumda yaşayan bir erkek birey olarak kadın hikayesi anlatmak sizin için nasıl bir tecrübe oldu?

Başlangıçta da dediğim gibi ben bu filmi bir kadın filmi olarak görmüyorum. Bir kadın filmi yapma haddini de kendimde görmüyorum. Azra’nın kadın olmasının birincil önemli nedeni bu hastalığın kadınlar özelinde daha yaygın olması. Elbette kahramanı kadın olan bir hikâyenin sonunda bunun bir kadın hikayesi olduğunu düşünmek doğal fakat ben konuya kendimce daha adil bir yerden bakmaya çalışarak erkekleri ötekileştirmeden, kendi gerçekliklerini de ifşa ederek eşit mesafede durmaya çalıştım. Filmin finalindeki eylemi her açıdan değerlendirebiliriz fakat benim açımdan güzel olan tarafı hiçbir değerlendirmenin doğruyu ya da gerçeği yansıtmayacağı. Bu da az önce bahsettiğim soruya getiriyor bizi. Eylemi yapanın diğer iki kadınla aynı kişi olup olmadığını bilmiyoruz. Hatta bir kadın bile olup olmadığını bilmiyoruz. Bu belirsizlik acaba eylemi ahlaki nasıl bir noktaya götürüyor? Bu felsefi tartışma hoşuma gidiyor ama başa dönersek. Ben kendi adıma bunu bir kadın filmi olarak değerlendirmiyorum ama kadın kahramanı olan insani bir çarpışma hikayesi olarak bakıyorum.

Filmin başrolü Duygu Serin’in performansına da ayrı bir parantez açmak gerekiyor kesinlikle. Duygu değişimlerindeki dikkate değer oyunculuğuyla hikayeye başka bir boyut katıyor ve adeta tek başına taşıyor. Kendisiyle ön hazırlık, prova ve çekim anındaki çalışma tecrübenize dair neler söylemek istersiniz?

Duygu, bu filmin gerçekleşmesini en sağlayan en önemli dinamiklerden biri. Kendisini 10 yılı aşkın süredir tanırım fakat ilk kez çalışma fırsatımız oldu. Daha önce de bazı girişimlerimiz oldu ancak şartlar ancak müsaade etti diyelim. Öncelikle heyecanı, hevesi ve projeye olan inancı filmin en önemli yakıtlarından biri oldu. Çünkü filmi yazdığımda, sizin de bahsettiğiniz üzere oyunculuk bakımından çok hassas bir rol. İnandırıcılığı bir tarafa işin sonunda gülünç bir noktada hayal kırıklığına uğramak da var. O nedenle uzun süre çalışabileceğim hem zamanı hem de inancı açısından katkı sağlayacak biriyle çalışmak istiyordum. Yani herkesin tanıdığı ve bildiği fakat kısıtlı zamanda ancak oyuncudan çıkan oyuna mecbur kalacağım bir seçenek yerine, yeni, iyi olduğunu düşündüğüm ve çalışma heyecanıyla karakteri uzun uzun eğip bükebileceğimiz bir seçenek olsun istedim. Bu bağlamda Duygu gerçekten olağanüstü bir iş çıkardı. Üç aydan fazla bir süre haftada bazen birkaç kez buluşarak çalıştık. Denedik ve sonucunda sete geldiğimizde ben Azra’nın da Vahide’nin de nasıl olacağını biliyordum ki kulis sahnesi beklentilerimin çok üzerinde oldu. O nedenle disiplini ve işe duyduğu saygıyla birlikte şahane oyunculuğuyla filme çok büyük katkı sağladı. Tabii diğer oyuncu arkadaşlarım da burada ciddi övgüleri hak ediyorlar. Yiğit’in filme girişiyle birlikte film gerçekten bambaşka oluyor. Enerjisi, duygusu ve müthiş oyunculuğuyla tansiyonu bir anda tavana çıkarıyor. Kulis sahnesindeki olağanüstü performansı, gerçekten hayal ettiğim karakteri oynuyor. Sami ve Deniz, oyun tonları ve ilişkileri açısından kimyası çok tutan bir ikili oldu. Deniz’in Gaziantep’ten filmde oynamak üzere zaman ayırmış olmasını atlamak istemem. Sami, bütün saygısı ve gösterdiği müthiş performansla filme büyük kalite kazandırdı. Utku’yla ilk kez çalıştık. O da ilk işinde ne kadar yetenekli ve gelecek vadettiğini gösteriyor bence. O yüzden yardımcı oyuncu arkadaşlarımız dahil bütün oyuncu arkadaşlarıma bana sanat yaptığımı hissettirdikleri için teşekkür ediyorum.

Filmdeki hikayenin tamamı kapalı mekanda geçiyor. Tek mekanda çalışmanın dezavantajlarını yaşadınız mı yoksa anlatımınız açısından bir avantaj mı oldu?

Anlatım dili açısından bunun avantaj ya da dezavantaj yaratacağını düşünmüyorum ancak üretim ve seyir açısından durumlar biraz başka. Üretimde elbette avantajlı. Çünkü her şey tek bir mekânda ve hazırlığınız tamamsa her şey hesaplanabilir oluyor. Fakat izleyici açısından durum pek öyle değil. Görsel ve işitsel anlamda büyük değişimlerin olmadığı, aynı resimler ve sesler çevresinden dönen bir şeyi uzun süre izlemek kolay değil. Sinema görüşü açısından da izleyiciyi zorlayan hem tüketim hem de içerik anlamında seyirciye sorumluluk yükleyen bir tarafta değilim. O nedenle kolay tüketilebilir ve anlaşılır bir film yapma hevesindeydim. Bu bağlamda filmin tek mekân gibi hissettirmemesi ve seyircide devamını izleme isteği yaratması konusunda özellikle çalıştık. Bu noktada başta görüntü yönetmeni dostum Emre Pekçakır ve bütün teknik ekipteki arkadaşlarıma gösterdikleri bu özenden dolayı teşekkür etmeliyim. Çünkü anlatım açısından başta söylediğiniz dezavantajı sadece böyle bir dokunuşla avantaja dönüştürebilirsiniz. Atmosferin tutarlılığı ve filmin tonundaki değişim bu arkadaşlarımın emekleri sayesinde hayat buldu. O yüzden ben filmin tek mekân hissi vermeyen tek mekân filmi olmasından son derece memnunum. Bu sayede de sanat yaptığımız hissettim.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Düşüncenize katılmakla birlikte bu durumun yine bizler tarafından değiştirileceğini düşünüyorum. Uluslararası pazarda kısa filmin bir karşılığı var ve telif bakımından orta ve uzun vadede getirisi olacağını düşünüyorum. 10 yıl önce kısa film yaparken bu ihtimaller yine vardı ancak sinemacılar olarak bilgisizliğimizin kurbanı olduk. Şimdilerde genç arkadaşların hem finansman hem de satış konularında daha bilgili olduğunu görüyorum. Bence kısa zamanda sektörel anlamda da bu gelişimi göstereceğiz. Biz şirket olarak geçen yıldan bu yana yedi kısa film ürettik veya üretiminde yer aldık ve bunu bir ticari düstura çevirmeye çalışıyoruz. Ayrıca içerik olarak bakıldığında bütün görsel alışkanlıkların zaman açısından kısaldığını görüyoruz. Anlatım dili açısından giderek pratikleşen bir durum var. Bunun fayda sağlayacağını düşünüyorum.

İlerleyen süreç için birlikte veya tekil olarak üzerinde çalıştığınız başka projeler varsa ufak tüyolar alabilir miyiz?

Bir süredir yazdığım ve şu sıralar geliştirme aşamasında olduğum bir uzun film projesi var. Yine kendi yazdığım ve yöneteceğim fakat çekimlere başlayacağımız hafta pandemi nedeniyle ertelemek zorunda kaldığımız Eşik isminde bir uzun metraj projemiz var. Onu hayat geçirmeye çalışıyoruz. Ayrıca Aybike Turanve Melda Narin isimli iki oyuncu ve yazar, süper yetenekli arkadaşımla bir mini dizi projesi üzerinde çalışıyoruz. Bunlarla birlikte de Soberworks olarak ilk uzun metrajlı filmimiz, Barış Fert arkadaşımızın yönettiği Ölüler İçin Yaşam Klavuzu filmiyle yapımcılığını ve üretim sürecini yönettiğimiz filmi tamamladık. Hepsinin ötesinde kısa film yapmaya devam ediyoruz ve edeceğiz.  Size de bu kıymetli sorular ve dertlerimize gösterdiğiniz nazardan dolayı çok teşekkür ederim.

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir